MASALIN GÖLGESİNDE BİR YÜZLEŞME: SAFRANBOLU’DA BİN İKİNCİ GECE  

Söyleşi: Nil Ucuzsatar Danışmaz  

Sabaha karşı üçte, Safranbolu’nun dar ve sessiz sokaklarında çiçeği burnunda bir gelin kapıyı çarpıp sokağa fırlıyor ve karanlığı yaran bir cümle haykırıyor: “Ben kocamı öldürdüm.” Safranbolu’da Bin İkinci Gece, işte bu sarsıcı anla açılıyor. Ancak roman ilerledikçe bu cümlenin bir suç itirafından çok, hakikatin çatladığı bir eşiğe ait olduğu hissediliyor; gerçek ile sanrı, kader ile sorumluluk arasındaki çizgi baştan itibaren titrek. 

Tuğba Turan, Safranbolu’nun tarihî dokusunu yalnızca bir fon değil, hikâyeyi taşıyan bir hafıza mekânı olarak kuruyor. Aile, burada çoğu zaman bir sığınak değil; suskunlukların ve eksilenlerin büyüdüğü bir yer. Erkekler varlıklarından çok yokluklarıyla beliriyor; evlilik ise yan yana durmaktan ziyade tamamlanmış görünmenin biçimine dönüşüyor. Romanın bir başka damarında ise sözün hem şifaya hem lanete yaklaşabildiği bir mistisizm dolaşıyor; kulaktan kulağa aktarılan inançlar, alternatif şifalar ve görünmeyene duyulan inanç, gündelik hayatın içine sızıyor. 

Aynı anlatı evreninde, bir LGBTİ+ karakterin maruz kaldığı şiddet, aile içindeki tahakkümün ve toplumsal baskının en çıplak yüzlerinden biri olarak beliriyor. Şiddet, suskunluk ve bastırma biçimleri farklı hayatlara temas ederken; adalet arayışı başka bir hatta ilerliyor. Ve bütün bu katmanların altında, örtülmeye çalışılsa da susmayan bir şey var: Hakikat. 

Bu çok katmanlı anlatıyı, yazarı Tuğba Turan ile konuştuk. 

  1. Safranbolu’da Bin İkinci Gece’yi mübadele gerçeğiyle açmanız ve “barış-kardeşlik” söylemine yer vermeniz dikkat çekici. Bu başlangıç sizin için geçmişle bir hesaplaşma mıydı yoksa bugüne dair bir hatırlatma mı? 

Bulgaristan’dan mübadeleyle gelmiş hiç tanımadığım bir dede ve anneannenin torunuyum. On sekiz yıl önce mübadele olmasa da tercihli bir göç olarak Ankara’dan gelip Safranbolu’ya yerleşince, bu şehrin de böyle bir hikayesi olduğunu öğrendim. Mübadeleyle gelenlere de gidenlere de haksızlık edildiğini ama o dönemin politik şartlarının böyle gerektirdiğini düşünüyorum. Safranbolu’dan gönderilecek olanların gitmek istemediklerine dair bir dilekçe yazdıklarını öğrenince, aklıma bu hikâyeyi tersine çevirmek ve dilekçenin kabul olunduğu ve dinleri farklı olsa da bu topraklara ait insanların Safranbolu’da yaşamaya devam ettikleri bir what if hikâyesi yazmak geldi. Böylece Safranbolu’ya olan saygı duruşum mübadele konusuyla taçlandı. 

  1. Romanınızda anlatı düz bir çizgide ilerlemiyor; geçmiş ile bugün, söylenti ile itiraf, suskunluk ile söz sürekli yer değiştiriyor. Okur, gerçeğe yaklaştığını düşündüğü anda başka bir katman açılıyor. Bu parçalı yapı, romanın hakikat anlayışını nasıl şekillendirdi? 

Ortada bir cinayet olduğu zaman maktulü en son gören kişiler sorguya alınır. Maktulü ne zaman, nerede ve ne yaparken gördükleri sorgulanır. Bunun üzerinden polis maktulün son anlarını inşa ederek katilin kim olduğu bulunmaya çalışılır. Maktulü son kez canlı olarak gören kişiler Mermerli Konak ahalisi olduğu için hikâyeyi onların ağzından anlatmaya karar verdim. Ama herkesin gerçeklik anlayışı kendine göreydi. Yalan olduğunu bile bile konaktan çıktıktan sonra bıçaklanarak öldürülen maktulü tanımadıklarını söyleyişlerini keyifle yazdım. İnsanlar başları sıkışınca bütün olanı biteni çarpıtıyorlar ve hikâyeyi kendilerine göre anlatıyorlardı. Bencillik, coğrafya, din, dil ya da ırk göz etmeden tüm insanların içindeydi.  Ama hakikat tekti ve sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardı.  

  1. Safranbolu romanda yalnızca bir arka plan değil; sokakları, evleri, söylentileri, gelenekleri ve gündelik hayatıyla anlatının ruhunu belirleyen canlı bir hafıza mekânı gibi duruyor. Bu şehre içeriden bakıyor olmanız, anlatının atmosferini nasıl etkiledi? Sizce bu hikâye başka bir şehirde aynı kaderi yaşayabilir miydi?  

On sekiz yıl önce gelip, eczanemi Eflani’ye, evimi Safranbolu’ya ve oğlumun eğitimini Karabük’e emanet ettiğimde Ankara’daki büyük kalabalıklardan sonra burada kucaklandığımı ve ayaklarımın toprağa bastığını hissettim. Bu şehirdeki konaklar, yaşanmışlıklar, adetler ve evlerin hikâyeleri beni çok etkiledi. Tabii ki tarihi dokusu bozulmamış başka bir şehirde de olsaydı hikâye yine aynı şekillenir, başroldeki kadın Mübeccel aynı Mübeccel olurdu.  Çünkü insan, iyisiyle kötüsüyle her yerde ‘insan’. 

  1. “Bin İkinci Gece” başlığıyla masalın alanına açılan roman, içeride dolaşan mistik söz kültürü, büyü ve şifa pratikleriyle birlikte anlatının kendisini neredeyse metafizik bir zemine taşıyor. Sözün bu romandaki işlevini nasıl tarif edersiniz? Gerçeği gizleyen bir perde mi, yoksa onu ortaya çıkaran bir anahtar mı? 

Aslında cevabı her ikisi de. Büyü ve şifa pratikleri, neye inanacağını bilemeyenleri bir süre oyalamış olsa da romandaki Savcı Yağmur gibi pozitif bilime inanan bir kanun insanını sinirlendirmekten öteye gidemiyor. Çünkü inancın karanlık suları sadece o suyu aydınlatmaktan korkanların boğulacağı derinliktedir. Hikâyede herkes gerçeği kendi penceresinden bakarak anlatıyor. Zengin bir konağın önünden geçen aç birini gören konağın hanımı, adama mutfaktan ekmek verdirip konuya komşuya “Bugün pek bir iyilik yaptım” diye anlatabilir. Ama o ekmeğin küflü olduğunu kimseciklere söylemez. O yüzden bu olayı bir de kocaman konaktan önüne küflü ekmek atılan aç kişinin ağzından dinlemek lazım.   

  1. Romanınızdaki kadınlar yalnızca şiddete maruz kalan ya da suskun kalan figürler değil; aynı zamanda düzeni sürdüren, kıran, dönüştüren ve bazen de yeniden üreten karakterler. Bu kadınları yazarken sizin için asıl mesele neydi? Hangi deneyim ya da duygu belirleyici oldu? 

Kadınlar bazen kendi güçlerinin farkında olmazlar. Güçlerinin farkında olanlarsa bu gücü erkek egemen toplumun güdümünde yani kadınların aleyhinde kullanmakta bir beis görmezler. Örnek vermem gerekirse, evin reisi denen baba, kızını okula göndermekte kararsız kalınca, o evdeki gizli reis babaannenin kız çocuklarının okutulması konusundaki tavrı şöyle oluyor: “Gız gısmısı okula gidip de ne olacak! Otursun oturduğu yerde!” Kraldan çok kralcı hemcinslerimiz bizlere erkeklerden daha çok zarar veriyor. 

  1. LGBTİ+ karakteriniz romanda bir suskunluğun, bir korkunun ve bir ifşanın tam ortasında duruyor. Onu yazarken hangi etik ve edebî sorumlulukla hareket ettiniz? Bir hayatı temsil etmekle, onu bir sembole dönüştürmek arasındaki çizgiyi nasıl kurdunuz? 

Etik sorumluluğum, insan olmamdı. İnsan haklarını savunmazsam, kadın haklarından, sokakta veya vahşi doğada yaşayan hayvanların haklarından da söz edemezdim. Edebî sorumluluğum da aynı paralellikte ilerledi. “Bizimki, yepyeni model deri koltukları alttan ısıtmalı arabalarla boğaz köprüsünden geçerken caka satan bir aşk değil, elektrik faturasını ödeyemediğimiz zaman küçük tüpe takılmış lüks ışığında peynir ekmek yiyebilen bir aşktı.” cümleleriyle anlattığım aşıkların, hangi cinsiyete ait oldukları kimin umurundaydı ki? 

  1. Romanınızda bazı karakterler hukukun sınırlarını aşarak kendi adaletlerini kurmaya yöneliyor; hakikat kadar adalet de sabit değil, kimi zaman gecikiyor, kimi zaman kişisel bir hesaplaşmaya dönüşüyor. Bu romanda adaletin kırılgan ve tartışmalı hâlini yazarken sizi en çok hangi soru meşgul etti? 

Aslında günümüzde hepimizi meşgul eden sorular: Özellikle kadınlara yönelik şiddet suçlarında, suçlulara hükmedilen cezalar ne kadar caydırıcı ya da bir insanın tüm hayatını karartan suçlara (örneğin tecavüz gibi) karşın verilen cezalarda adalet gerçekten yerini buluyor mu? Hiç kimse romanımdaki Necmiye gibi eline silahı alıp “Derdim adalet değil ki! Derdim intikam!” dememeli. Bu yüzden günümüzün sekülerlikten giderek uzaklaşan ikliminde bir suçun cezasının bundan sonra yaşanacağı iddia edilen hayatta değil bu hayatta çekildiğini görmek istiyorum. 

  1. Son olarak bu romanı bitiren okura tek bir şey söyleme imkânınız olsa, bu ne olurdu? 

İnstagram’dan Okumayanlar Kulübü’mü takip edebilirler. Söyleşi için teşekkürler.  

Yorum bırakın

WordPress.com'da bir web sitesi veya blog oluşturun

Yukarı ↑