
Pip: Gece yarısı bir sokak, bir kapı çarpması ve “Ben kocamı öldürdüm” diye yükselen bir ses — B A L I K H A F I Z A bu hafta bizi doğruca Safranbolu’nun dar sokaklarına sürüklüyor.
Mara: tugbaturan’ın sitesindeki bu söyleşi, Safranbolu’da Bin İkinci Gece romanını ve yazarı Tuğba Turan’ı mercek altına alıyor: hafıza, adalet, sessizlik ve sözün gücü. Hadi romanın gölgesine girelim.
Masalın Gölgesinde Bir Yüzleşme: Safranbolu’da Bin İkinci Gece
Mara: Bu söyleşinin merkezinde tek bir soru var: Bir roman, gerçeği hem gizleyip hem de açığa çıkarabilir mi? Tuğba Turan’ın Safranbolu’da Bin İkinci Gece’si, tam da bu gerilimin üzerine kurulu.
Pip: Söyleşide sözün işlevi doğrudan sorulmuş — gerçeği örten bir perde mi, yoksa onu açan bir anahtar mı? Turan’ın yanıtı net: “Aslında cevabı her ikisi de.”
Mara: Ve bu ikiliği somutlaştırmak için şöyle bir örnek veriyor: Büyü ve şifa pratikleri inancın karanlık sularında boğulmaktan korkanları bir süre oyalar; ama pozitif bilime inanan Savcı Yağmur’u sinirlendiremez bile. Söz, neye inanmak istediğini seçenlerin elinde şekilleniyor.
Pip: Romanın parçalı yapısı da tam bu yüzden var zaten. Maktulü son görenler Mermerli Konak ahalisiyse, hakikat onların ağzından çıkıyor — ama herkesin gerçeklik anlayışı kendine göre. Turan bunu açıkça söylüyor: “Bencillik, coğrafya, din, dil ya da ırk gözetmeden tüm insanların içindeydi. Ama hakikat tekti ve sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu vardı.”
Mara: Safranbolu ise bu hakikat arayışının zemini. Turan on sekiz yıl önce buraya yerleşmiş; şehrin konakları, adetleri ve yaşanmışlıkları onu derinden etkilemiş. Yine de şunu da ekliyor: tarihi dokusu bozulmamış başka bir şehirde de hikâye aynı şekillenir, “başroldeki kadın Mübeccel aynı Mübeccel olurdu. Çünkü insan, iyisiyle kötüsüyle her yerde ‘insan’.”
Pip: Kadınlar meselesine gelince, Turan’ın en sert gözlemi belki de burası: güçlerinin farkında olan kadınların bu gücü zaman zaman hemcinslerinin aleyhine kullandığını yazıyor. Örneği keskin: “Gız gısmısı okula gidip de ne olacak! Otursun oturduğu yerde!” diyen babaanne.
Mara: LGBTİ+ karakter de bu baskı örüntüsünün içinde duruyor. Turan’ın etik çerçevesi sade: “Etik sorumluluğum, insan olmamdı.” Ve o aşkı anlatan cümle şu: “Bizimki, yepyeni model deri koltukları alttan ısıtmalı arabalarla boğaz köprüsünden geçerken caka satan bir aşk değil, elektrik faturasını ödeyemediğimiz zaman küçük tüpe takılmış lüks ışığında peynir ekmek yiyebilen bir aşktı.”
Pip: Adalet de bu romanda sabit değil. Turan’ın en yüklü sorusu şu: Kadına yönelik şiddet suçlarında cezalar gerçekten caydırıcı mı? Ve Necmiye’nin ağzından düşürdüğü o cümle — “Derdim adalet değil ki! Derdim intikam!” — romanın ahlaki kırılma noktasını işaret ediyor.
Mara: Mübadele meselesi de romanın açılışını belirliyor. Turan, Bulgaristan’dan mübadeleyle gelmiş hiç tanımadığı bir dedenin torunuyken Safranbolu’dan gönderilecek olanların “gitmek istemediklerine dair bir dilekçe” yazdığını öğrenince bir what-if sorusu sormuş: ya dilekçe kabul olunsaydı?
Pip: Geçmişle hesaplaşma, bugüne hatırlatma — ikisi aynı anda. Safranbolu’da Bin İkinci Gece’nin tam ortasında duran soru bu.
Mara: Hafıza, adalet ve sözün ağırlığı — bu temalar bir romanda nasıl birikiyorsa, gündelik hayatta da öyle birikim yapıyor.
Pip: Hakikat tekti ve ortaya çıkmak gibi bir huyu vardı — bu cümle bu haftanın her şeyini söylüyor.
Mara: Bir sonraki bölümde hangi hafızalar, hangi sokaklar bizi karşılayacak merak ediyorum.

Yorum bırakın