IMG_0126-0.JPG
28 Ekim 2014. Saat 13.06.23. Gönderen tarafından kargo denen teşkilata teslim edilişim. Sıkışık mıyım? Evet. Mutsuz muyum? hayır. Her yeni yolculukta bir hayır vardır. Bekliyorum.

28 Ekim 2014. Saat 13.26. Safranbolu’ya gönderilişimin alıcı tarafa haber verilişi. Elektronik ortamda olan her şeyi görebilirim.

29 Ekim 2014. Saat 00.50. Alıcı teşekkürle beraber kargo teşkilatını soruyor. Demek artık kargo denen aracı ile yolculuk ediliyor.

29 Ekim 2014. Saat 06.55. Gönderenim erken kalkıyor anlaşılan. Kargo firmasının numarasını alıcıya haber veriyor. Alıcıdan ses yok.

30 Ekim 2014. Saat 08.08. Safranbolu’ya varış saatim. Halen bir kutunun içindeyim. Bu kutu ya bana mezar olacak ya da burada küllerimden doğacağım.

30 Ekim 2014. Saat 11.11. Gönderimi kargo firmasından alıyorum. Torbasını yırtıyorum. Kutu sağlam. Ama o anda açamam. Yağmur damlar, elimden kayar, yere düşer. Neme lazım. Akşama eve gidene kadar sabretmeliyim.

30 Ekim 2014. Saat 15.17. Kutu iş yerimde masamda. Meraklı gözlerden kaçıramıyorum. Bu ne diye soruyorlar. Hani diyorum, Facebook’tan beğendiğiniz hikayem vardı ya; kahramanı Seyfettin Efendi idi. İşte o hikayeyle kazandığım ödülüm var kutuda. Daha fazla açıklama yapmıyorum. Bu kadar merak da fazla insanoğluna.

30 Ekim 2014. Saat 17.56. Bu kutuya kapatıldığımdan beri sürekli hareket halindeyim. Bu kadar hızlı hareket edebilen araçlara gücü nasıl motorlarla sağlıyorlar acaba? Meraktayım. Alıcım beni bir yerden bir yere götürdü. Tahminen akşama kadar orada kaldık. Şimdi ise tekrar başka bir yere sevk ediliyorum. Heyecanlıyım.

30 Ekim 2014. Saat 18.33:

– Oğluuum ben geldim?

– Anne bu kutu ne?

– Masanın üzerine koy da açalım bakalım.

Silindirik otuz beş-kırk santim uzunluğundaki kutu, oğlum masanın üzerine koyar koymaz şekil değiştiriyor. Uzuyor, büyüyor, yere düşüyor, kocaman oluyor. Şeffafmış gibi görünen, civa gibi gümüşleşen ama arada gökkuşağının renklerinden hareler fışkırtan, değişken, akışkan ne olduğunu bilemediğimiz bir sıvı ile dolu dikdörtgen camdan bir tanka dönüşüyor.

– Anne bu illüzyonist Robert Angier’in içinde boğulduğu sıvı tankına benziyor! Dikkat içinde bir adam var! Tankı kırmazsan adam boğulacak!

Koşa koşa bahçeden bir kazma getiriyorum. Tankı üçüncü vuruşta patlatıyorum. Sıvı her yere dağılıyor.

– Ah şimdi de şu en son bitirdiğin Dali puzzle’ına benzedi bu olay. Neydi adı anne?

O sırada tıpkı Terminator 2’deki T100’ün sıvıdan yükselmesi gibi yere dağılan sıvıların fazlasını yakalarından iki eliyle silkerek bir adam oluşup çıkıyor şeffaf kutudan. Üzerindeki renkler suya karışan ham petrolün şavkı gibi değişip değişip en son, çok şık gri-mavi bir takım elbisede karar kılıyor. Saçları siyah ve geriye taranmış. Pos bıyık denebilecek kadar kuvvetli bıyıkları özenle pomatlanmış. Yakışıklı denebilecek kadar hoş bir edası var. Ve uzun boylu. Selvi boylum, al, yazmalıyım. Kahverengi gözleri çakmak çakmak her ikimize birden sırayla bakarken lafı yapıştırıyor:

– Geopoliticus child watching the birth of the new man; yeni adamın doğuşunu izleyen jeopolitik çocuk! Tam da seni tarif etmişler delikanlı!

– Si_si_si_siz_… ama sizzzz!?

– Bizim oralarda öncelikle selamınaleyküm derler. Bu size “Anne senin içinde kaç öpücük var?” diyen 11 yaşındaki oğlunuz olmalı.

– Ah ama nereden_?

– Elektronik ortamda olan her şeyi bilebilirim. Oradan geliyorum.

– Bizim buralarda da şeffaf bir kutudan her gün evimize adam doğmuyor yalnız…

– Akıllı çocuk.

– Nasıl yani? Ben ödülüm Seyfettin Efendi’nin bir çizimi olacak sanıyorum… Gölgeler içinde.. Zeplinle…

– Sahi ya… O zeplin işi fena değildi. Nereden geldi aklınıza kuzum?

– Bi_bilmem… de… Siz nereden çıktınız… Ki_kimsiniz?

– Ben Seyfettin Efendi. Hakkımda hikaye bile yazdıktan sonra beni tanımamanıza çok üzüldüm kuzum. Aşk olsun size. Bu arada yerlere saçılan sıvı için üzülmeyiniz. Halılarınız güvende. Görünmez mürekkepten müteşekkildir kendisi. Biraz su, limon suyu filan. Sitrik asidin alevle dansı. İlkokul bilgisidir.

– Ama siz bu görünmez mürekkepten nasıl görünür hale geldiniz inanamıyorum?

– Benimkini Devrim yaptı.

– Bence siz az önce devrim yaptınız!

– Sanırım. Sene kaç bu arada?

– Nasıl yani?

– İlginçsiniz. Mürekkepten görünür hale gelmeme şaşırıyorsunuz ama konuşur hala gelmeme şaşırmıyorsunuz! Sene kaç demiştim?

– Anne Seyfettin Efendi Back to the Future’daki Marty McFly gibi geçmişten ışınlanmış işte. Hala anlamadın mı?

– Sene 2014 de nasıl olur bu yahu?

– Oh mon Dieu!

– Biz artık ona “Oh my God” diyoruz. Fransızca değil İngilizce yaygınlaştı tüm dünyada.

– Şaşırmadım. Peki oğlunuzun elindeki şu mekanizma nedir?

– iPod Touch 5.

– Hmmm. İlginç. 5 dediğine göre delikanlı, bundan önce dört tane daha yapılmış demek. Güzel. Ben geldiğimden beri hiç bir güç kaynağına bağlı olmadan ışık vermeye devam ettiğine göre ya müthiş bir akümülatör icat etmişsiniz ya da elektriği havadan transfer etmeyi başarmışsınız.

– Ohooo havadan daha başka neler transfer ettiğimizi bir bilseniz…

– Gel bakalım Küçük Bey. Sanırım size soracak epeyi sorum var. Bu arada Hanımefendi, sene 2014 de olsa bizim Türk misafirperverliğimizden bir şey kaybetmemiş olduğumuzu ummak hayalperestlik sayılmaz değil mi? Yoldan mı geldim desem, geçmişten mi… Ama bu kutuda saatlerce beklemek oldukça karnımı acıktırdı.

– Hay hay efendim memnuniyetle… Peki… Kargo torbasının üzerinde Devrim Bey’in telefonu var. Arayıp sağ salim vardığınızı haber versem?

– Zahmet etmeyin… Nasıl olsa sizinle bu şehirde bazı incelemelerde bulunacağım. E siz de bunları ister istemez kağıda dökmek isteyeceksiniz. O beyefendi beni iki boyutlu çizerken, üç boyutlu benim  buralarda gezdiğimi hikayelerden haber alması daha ilginç olmaz mıydı?

– Siz bilirsiniz…

– Burnuma gelen kokular diyor ki az daha mutfağa gitmezseniz mercimek çorbası dibine tutacak ama…

-Ayyy çorbam!

– Allah’ım bu kadınlar… Sene 2014 de olsa aynılar…