IMG_0190.JPG

Seyfettin Efendi evimize geldi, hoş geldi. Geliş hikayesi burada. Eğer kim bu Seyfettin Efendi derseniz, kendi hikayesi de burada

Bu İstanbul beyefendisinin akıllı olduğu kadar meraklı olduğunu görmüştük. Zaten İstanbul gibi uzun yollardan gelmiş birini civarda gezdirmemek, hele hele iş yerimin bulunduğu nadide ilçemiz olan Eflani’ye götürmemek ayıp olurdu.

Yola çıktığımızda Seyfettin Efendi’nin tamamen yabancı olduğu bir teknolojiden, emniyet kemerinin uyarı sisteminden gelen sesle başlayan muhabbetimiz, telefonumdan çıkarak bluetooth aracılığıyla araba ses sisteminden çalınan şarkılar eşliğinde hiç durmadan devam ediyor:

“Akşam oğlunuzla epeyi istişarede bulunduk. Kendisi yaşı küçük olmasına rağmen beni içinde adeta yaşadığınız bu inanılmaz hüner-bilim hakkında aydınlattı.”

“Hüner-bilim derken?

“Tekno-loji…. Tekno Yunanca’da sanat, hüner, yetenek manalarına geliyor_muş. Ben bunlardan hüneri beğendim. Metehan Siz de teknolojiden hiç anlamıyorsunuz! diye sitem edince bana, dün beraber baktık sözlüğe…”

“Bu durumda siz mi onu aydınlattınız o mu sizi aydınlattı, tartışılır…”

“Oynadığı oyuna baktım. Kendi başına oynamıyor. Sürekli birileriyle irtibat ve rekabet halinde. Biz çocukken sokaklarda oynadığımız çelik-çomak veya saklambaç oyunlarının masanın üstündeki ekrandan oynanan bir çeşit hali gibi.”

“Maalesef. Hem iyi hem kötü. Her şey 1960’larda Amerikan hükümetinin o zamanın bilgisayar sistemlerini muhtemel ama söylenmeyen bir savunma amacı için birbirine bağlamayı başarmalarından sonra başlıyor. Her türlü yazılı, sesli ve görüntülü bilginin de dijital yani kablolardan geçebilir, gönderilebilir, sıkıştırılabilir, kağıt olmadan taşınabilir, aktarılabilir hale gelmesi ile şu anki halimize gelmiş durumdayız: İnternet bağımlılığı…'”

“Yani diyorsunuz ki dünyadaki gelmiş geçmiş tüm bilgiler, kitaplar, resimler vesaireye bu ekranlardan ulaşılabiliyor! Müthiş bir şey bu! Doktorum Azizim duyunca heyecandan kendinden geçecek bence.”

“Evet ama her şeyi müthiş bir hızla tüketme çağındayız. Bilgi var kıymeti yok. Müzik var dinleyen yok. Kitap var okuyan yok ve bu böyle devam ediyor.”

“Biz son on beş dakikadır dinliyoruz ama… Demek bu şarkılar internet dediğiniz devasa bilgi yumağından telefonunuza indirmek _ doğru mu dedim?”

“Evet.”

“İndirmek sureti ile bir şekilde hapsettiğiniz sesleri_ o neydi adı?”

Bluetooth.”

“Hah ondan! Şarkıları arabaya yolluyor. Vay canına! Pekli ama neden Bluetooth? ”

“İsveçli bir telefon firması bulmuş bunu. Birbirine kablo ile bağlanan bilgisayar sisteminin kablosuz bağlanma hali. İsmi onuncu yüzyılda yaşamış bir İskandinav kralı Harald Blåtand -Bluetooth- Gormsson’un lakabından geliyor. İskandinav dilinin İngilizce karşılığı. Dağınık Danimarka kabilelerini tek bir krallık çatısında birleştirmiş kendisi.”

“Ne kadar ayrıntı biliyorsunuz…”

“Ben bilmiyorum. İnternet ansiklopedisi olan Wikipedia’dan okudum. Tabii akıllı telefon dediğimiz bu küçük bilgisayarcıklar yaygınlaşınca bluetooth’un ne kadar gerekli bir şey olduğu anlaşıldı.”

“Ne kadar gerekli acaba?”

“Nasıl yani?”

“Muharrem ayındayız değil mi?”

“Evet…”

“Az önce su pardon -paketlenmiş su- almak için girdiğimiz bakkalda paketlenmiş aşure gördüm. Aşure Nuh peygamberin büyük tufandan sonra elinde kalan son malzeme ile yaptığı yemek değil midir? Ayrıca Kerbela’da Hz. Muhammed’in torunu ve Hz. Ali’nin oğlu olan Hz. Hüseyin’in; Muaviye’nin oğlu Yezid tarafından ölümünü yad ederken pişirilen bir yemektir. Yemeği kutuya koyan bir zihniyet çekilen acıyı da kutuya koyup paketleyebilir mi?”

“……”

“Şarkıyı kulaklıktan ya da telefondan dinleyip, sahne sanatlarını evdeki küçücük ekrandan seyrediyorsunuz. Bilgiyi bir satırcık açıklama yapan ve ilk gördüğünüzü doğru kabul ettiğiniz arama motoru adı verdiğiniz sanal sistemlerden ediniyorsunuz. Birbirinizin yüzüne bakıp konuşmak yerine anın donmuş sahte gülücüklü karelerini fotoğraflayıp gönderiyorsunuz. Kitabı ya da gazeteyi kağıdını hissedip cildine el değmeden, titreşen aydınlıklardan okuyorsunuz. Şu ana kadar ben kendimi sanal alemde hapis sanıyordum. Ama asıl hapis olan sizlersiniz…”

Yolun kalan yarısında bir sessizlik hakim. O çok gurur duyduğum bluetooth’umu bile kapatıyorum. Yalnızca yol, sonbahar ve biz varız. Böylesi biraz daha iyi.

Eflani’ye geliyoruz. Şıklığı ve tarzı ile dikkat çeken Seyfettin Efendi’yi zor durumda bırakacak meraklı sorulara maruz bırakmadan ben açıklıyorum komşularıma:

“Arkadaşım İstanbul’dan geldi. Kendi tiyatrocu.”

Seyfettin Efendi 1920’lerden fırlayıp gelmişse Eflani’ye; Eflanimiz de 1950’leri yaşıyor hala. Bilemedin 60’ları. Komşuluk, esnaf ilişkileri, kapının önünden geçerken ‘hayırlı işler’ demeden geçmeyen insanı, komşusu açken tok yatmayan bir kasabadayız.

Aşureler paketle değil elle yapılıyor. Hindiler çiftlikte değil kümeslerde yetiştiriliyor. Bir de haşlayıp özel bir yufka ekmeğini bu haşlama suyuna banarak yapılan ‘bandırma’sı yöresel deyişle ‘banduma’sı var ki… Bir yiyen pişman bir yemeyen…

“Ah oğul, henüz kar düşmedi. Banduma zamanı geleydin parmaklarını yerdin,” diyor eczaneme gelen teyze. Formunu sıkıca korusa da Anadolu’nun kendini bu kadar iyi koruyabilmiş halkının yaşadığı bu ilçede böyle bir teklife hayır diyemezdi Seyfettin Efendi.

“Sağolun teyzem, ellerin dert görmesin. Bir dahaki sefere inşallah,” diyor. Ellerinden öpüyor.

Bakıyorum. Teknolojiden kurtulup doğal bir mekana kavuşunca rahatlamış. Nefes alabildiğini hissediyorum

Kalfamın başında dikiliyor bu sefer. Merakı her şeyden üstün.

“Tabipler reçeteleri artık elle yazmıyorlar anlaşılan. Küçücük kağıtlardaki harf ve rakamları ekrana tuşluyorsunuz ve devam ediyorsunuz. İlginç…”

“Evet,” diyor kalfam Ersin. E-reçete. Reçete kodu ve Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası lazım.”

“Nasıl yani?”

“Kısaca T.C. numarası diyoruz ya. İşte bu kimliğimizde yazan numara. Devletin şahsın sağlık, finans, vergi, ticaret, suç gibi her türlü işlevini kayıt ve kontrol altına alabilmesi için verdiği rakamlar. 11 haneli olduğu için herkesinki kendine özel,” diyerek durumu kurtarmaya çalışıyorum ama nafile:

“Verin kimliğinizi. Bakıyım gittiğiniz hastanelere, aldığınız ilaçlara,” diyor kalfam, son derece iyi niyetli olarak.

Seyfettin Efendi şaşkın. Cebinde bir kafa kağıdı var ama… Hala Osmanlıca… Ne diyorlar, merak kediyi öldürür. Ama merak yaşamayan, daha doğrusu daha düne kadar kanlı canlı var olmayan bir kişiye ne eder? T.C. kimlik numarası yoksa sen de yoksun. Kurtarmalıyım:

“Kuzum gelirken otobüste düşürmemiş miydiniz cüzdanınızı? Metro şubesi var burada. Gider sorduruveririz bizim muhtara. Muhtarımız hem Metro şubesi, hem Eflani minibüsleri durağı işletiyor, hem de muhtar. Burada insanlar çok işlevli Seyfettin bey, telefonlar değil.”

Gülümsüyor. Aslında gözleri gülüyor.

“Şanslısınız. Yolda gelirken söylediklerim için kusura_”

Derken sözü kesiliyor. Elinde bir mukavva kutu, kutu içinde yavru, ne yavrusu yarım saat önce doğmuş daha plasentası göbek bağıyla bağlı bir köpek yavrusu bir esnaf kapımda bitiyor. Adı Mustafa.

“Tuğba hanım. Bu yavruyu şimdi buldum. Aklıma siz geldiniz. N’aapsak?”

“Ay o ne? Nasıl yanı? Kim atmış onu sokağa? İnsafsızlar! Getirin getirin. Buz gibi olmuş yavrucak. Ölecek yahu! Dişidir. Dişi olanları sokağa atıyorlar. Ama bu kadar küçüğünü atmak için?”

Köpeğin göbek bağını karşı kaldırımdaki veteriner komşum Kemal bey kesiyor. Kucağımda. Buz gibi. Elektrik ocağını yakıyoruz. Evdeki anne köpeğim -onun da hikayesi ayrı- kabul ederse yaşar. Yoksa öldü ölecek.

“Dur ben buna süt alıp geleyim.”

“Ben de sizinle geliyorum.”

Seyfettin Efendi ile en yakınımdaki -4 dükkan ileri- markete gidiyoruz.IMG_0187.JPGIMG_0188.JPG

Orada 3 dükkan ilerimdeki dükkanın sahibi Akın soruyor:

“Tuğba abla köpeği sen mi aldın?”

“Sen nereden biliyorsun köpeği Akın?”

Olay yarı yarıya aydınlanıyor. Yine aynı dükkanın çalışanı Mehmet köpeğin doğurmak üzere olduğunu, kendine yer ararken birden ve aniden birinci yavruyu öylece bahçeye doğurup girmek istediği odunlukta insanlar olduğu için korkup kaçtığını, yavrusunu almaya da bir daha geri dönemediğini anlatınca rahatlıyorum. Demek ki yüz gram ağırlığındaki bir canlıyı sokağa atacak kadar gaddar kimse yaşamıyor burada. Aksine anne köpeği bulmak için Seyfettin Efendi ve benle sokaklara düşen insanlar var. Biri Mehmet, diğeri Mustafa.

Olayın diğer yarısı çözmek yani anne köpeği bulmak için yavru köpeği ilk getiren Mustafa ve  olayın şahidi Mehmet’le beraber sokaklardayız. Odunluklar, kıyı köşeler, terk edilmiş iş makineleri, sıvası ve kapıları olmayan bir inşaatın odaları. Sonra bir bahçede bir köpek sırtı görüyoruz. Tamam diyorlar. Bu renkti. Açık sarı köpek. Uzaktan bakıyorum. Yanına gitmiyorum. Hemen ardından ses geliyor:

“Değilmiş. Bu erkek bir köpek.”

Aramaya devam. Sonunda naylondan yapılmış bir araba garajının içinde duran kırmızı bir arabanın altından cızık cızık sesler geliyor.

“Buldum! Buldum!”

Tarihin en güzel buluşlarından birisi.

IMG_0194-0.JPG

Eczaneye dönüyoruz. Elemanlar meraklanmışlar:

“Sütü inekten mi sağmaya gittiniz Tuğba Hanım?”

Olayı anlatıyorum. Elif ve Ersin biz yokken bir sıcak su torbasını doldurmuşlar. Yavru köpeği sarıp üstüne koymuşlar. Vücut ısısı yükselen hayvancığın burnu pembeleşmiş, Kendine gelmiş. Ama ağlıyor haliyle. Isındığına göre şimdi geriye bir gereksinim kaldı: Yemek yemek.

Doğranmış ekmek ve süt anneyi kandırmak için. Daha doğrusu barış çubuğu. Nasıl da açtır şimdi. Kim bilir kaç yavru doğurdu?

Yanına varıyoruz. Seyfettin Efendi her noktada olduğu gibi son derece nazarı dikkatini vererek tüm olan biteni seyrediyor. Cep telefonu yok. Fotoğraf çekemiyor. Ama hafızasının her şeyi kaydettiğini biliyorum.

Birimiz anne köpeğe doğumdan sonraki ilk yemeğini yere diz çöküp vermeye çalışırken diğerimiz de yavruyu annenin koynuna doğru koyuyoruz. Toprağı kazmış. Anne ve yavruları hafif çukurdalar. Böylece yer çekiminden de faydalanan yavrucağız şuursuzca denize yürüyen karetta-karettalar gibi annesinin koynundaki kardeşlerinin arasına karışıveriyor. Dünyanın en güzel buluşması.

Yolda eve dönerken:

“Neden diyor ilk bulduğumuz sarı renkli köpek için oralı olmadınız?”

“O köpek otların arasından gördüğüm kadarıyla yusyuvarlak olmuş huzur içinde uyuyordu. Halbuki doğum yapmakta ya da yeni doğum yapmış annenin yavrularını koruma iç güdüsü ile kendine o kadar yaklaşmış insanları duyunca kafasını kaldırması gerekirdi. Annelik acı çekerek başlar. Ve üstelik bu acı hiçbir tarife ya da kutuya sığmaz. Haksız mıyım?”

“Haklısınız. Ama acı çekmek sadece analara mahsus değildir. Size köpeği getiren ve sonradan olayı anlatıp anne köpeği bulmanızı sağlayan insanların isimlerine bakınız. Mehmet ve Mustafa. Mehmet Muhammed’ten gelir. Şimdi yüz gramlık bir canlıya dahi kıyamayan bir mehdi, ümmetinin ümmet olmak uğruna birbirinin kafasını kestiğini izlerken ne kadar acı çekiyordur sizce?”