thewall2Sabah sabah bilmediğim bir dilde çığırışlarla uyanıyorum. Değişik erkek sesleri, gırtlak nağmeleri Türkçe’den fazla ama Arapça’dan az bu dille birbirlerine bağırıp duruyorlar. Komşu binanın inşaatında çalışan Kürt kökenli işçiler bunlar. Bence binanın dış peyzajına pek de uymayan bir taş duvar işçiliği sergiliyorlar. Komşu bina ile aramıza koca koca taşlardan bir duvar örüyorlar.

Hiç Kürt arkadaşım olmadı benim. Sabahları nağmeli sesleriyle beni uyandıran işçileri saymazsak hiç Kürt komşum da olmadı. Keşke olsaydı. Ya da olsaydı nerden bilebilirdim ki Kürt olduklarını eğer dillerini yanımda konuşmazlarsa? Şu coğrafyada, bu kırda, o dağda; orda uzaktaki bir köyde doğmuş olanın ben / sen / siz ya da onlar olması ne fark eder ki?

14 Temmuz 1789 da Paris’te yaşıyor olsaydım, ben de yürürdüm: Bastille’e. Liberté, Égalité, Fraternité; ‘Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik’ diye bağırarak hem de. Hangimiz yürümezdi? Kim istemezdi özgür, eşit ve kardeş olmayı?

Ben biliyorum kim:

Petrol şirketleri, silah, bomba, tank, top, tüfek, tabanca ve mayın tüccarları, maden şirketleri, dağdaki suyu şişeleyip satan su şirketleri, denizdeki foku kafasına vura vura öldürüp kürk yapıp satan kürk şirketleri, Kızılderilileri yerlerinden yurtlarından edip tüm dünyaya vahşi olarak tanıttıktan sonra ‘Dances with Wolves’* diye film yapıp sözde en iyi film ödülü ile ödüllendiren Hollywood şirketleri, vesaire vesaire…

Özgür, eşit ve kardeş olmak isteyenlerden daha özgür daha eşit ve daha kardeş bunlar çünkü. Tüm dünyada istedikleri gibi hareket edebilme özgürlüğü, dolar veya avro milyarderliği eşitliği ve para ile edindikleri hayat arkadaşlarının koynunda milyarlık mücevherleri utanmadan sergiledikleri yüksek bütçeli yardım balosu kardeşliği!

Şimdi Ramazan ayındayız. İftar vaktinde İstanbul’da kuş uçuşu uçsanız, o büyük büyük salonlu büyük büyük otellerde büyük büyük baş adamlarla onların aşırı süsten zevksizliğin dibine vurmuş karılarının nasıl huşu ve saadet içinde o pahalı iftar menülerini midelerine indirdiğine şahit olursunuz. Tuttuğunuz oruçtan utanır, bunlar da oruç tutuyorsa eğer ben tutmayaydım keşke diye hayıflanırsınız ki; çoğu zaten oruç tutmadan ama bu devirde toplum içinde yükselecekse oruç tutmanın (tutuyormuş gibi yapmanın) zaruri olduğunu bildiğinden renk vermeden otururlar o sofrada. Solaryum ile diyetisyen arasında koşuşturan bedenleri sezonluk 50 bin dolar verdikleri Bodrum ‘beach’**lerinde şık durmayacak diye yemeğin çoğunu da ziyan ederler bunlar.

Akşam eve döndüğümde komşu binanın inşaatında çalışan işçiler yerlerinde olmuyorlar artık. Ama biliyorum ki inşaatta kalıyor olanlar arasından oruç tutanlar kuru soğan, ekmek, domates, Bartın biberi ve beyaz peynirle açıyorlar oruçlarını muhtemelen, hem de ekmeğin bir zerresini bile yere düşürmekten yani israf etmekten imtina ederek. İnşaat işçilerinin meyve kasasından bozma sofraları, büyük büyük otellerin büyük büyük mutfakları gibi dolup dolup taşmaz.

Çünkü israf fakirlikte haramdır; zenginlikte ise daha da zenginliğin göstergesidir.

Tabağındaki yemeğini bitirmemek burnu büyüklük emaresidir ki öyle her fakire nasip olmaz.

Sabahleyin beni uyandıran işçilerle komşu değilim maalesef. Hiçbir zaman da olamayacağım. Tüm ömür boyu kazandıkları parayı hiç harcamadan bir kenara koysalar bile yine de alamayacakları evlerin inşaatında çalışan işçiler onlar. Komşu binanın koca koca taştan duvarı, bizi onlardan, onları bizden (onlar kim biz kimiz, ben onlar olsam onlar biz olsak ne değişirdi bu yazıda?) ayırıyor. Bizi ayırmak isteyenlerin, tavşana kaç derken tazıya tut diyenlerin lehine ama tavşanla tazının aleyhine işliyor bu duvar.

Yıllardır memleketimde tavşanla tazıyı güden her çoban tarafından üzerine eklenen taşlardan dolayı o kadar yüksek ki birbirimizi görmemizi, duymamızı bile engelliyor bu duvar. Duyduğumuz zaman da benim gibi, aslında dibinizde yaşanan ve yaşatılan bir dili anlamamanın şaşkınlığıyla uyanıyorsunuz bir sabah.

En azından bir sabah uyanıyorsunuz. Bazılarımız öyle bir ana(yasa) ninnisiyle uyutuluyor ki; derin uykularından tüm memleketim bu duvarlarla örülmeden uyanamayacaklar.

* Kurtlarla dans; Kevin Costner’in yönetmenliğini ve başrol oyunculuğunu üstlendiği 1990 yapımı film. Amerikan ordusunda bir askerin Kızılderililerin yaşadığı bir bölgede göreve başlaması ile Amerikalıların Kızılderililere karşı yaptığı zulmü anlamaya(!) başladığını gösteren film 12 dalda Oscar adayı idi ve akademinin merhameti ile bunların 7’sini kazandı.

**İng.; plâj.

[27 Kasım 2010]