Çingeneler Zamanı, 1988

3D, RealD, RealD XLS, XpanD 3D: Bu filmi sinemada gördüğümde bu teknolojilerin hiçbiri yoktu sanırım. Sene 80’li yıllardan birisi. Yanımda o devirde sadece beraber sinemaya gitme işlevini gerçekleştirecek olan erkek arkadaşım. Film bittiğinde ise ben âşık olmuştum!…

…O zamana kadar adını hiç duymadığım bir yönetmene! Ve onun insanlarına! Onun insanlarının müziğine! Çocukluğumda bir komşumuzda gördüğüm akordeonun, çok tanıdık ama yüzünüze kırbaç gibi inen bir hüzünle titreştirdiği vals ritimli nağmeleri kulağıma çalınınca da yine o zamana kadar ismini hiç duymadığım o müzik adamına âşık oldum.

Emir Kusturica ve Goran Bregoviç’in ellerinden şekillenen o üç boyutlu filmden bahsediyorum. Boyutlarını görmek için sahte gözlükler takmak zorunda kalmadığınız filmden. İnsanın gururu ne kadar yüksek, kalbi ne kadar derin ve aklı ne kadar geniş ise o kadar engin olan o filmden: THE TIME OF THE GYPSIES/Çingeneler Zamanı’ndan.

***

“…ninem kirecin Taş Ana’nın göğüsleri olduğunu söyler. Ama Taş Ana’yla Orman Ana kavga etmişler. Sonra da Orman Ana Taş Ana’nın göğüslerini ısırıp koparmış. O yüzden kireç süt gibiymiş. Onu toprak doğurmuş, su vaftiz etmiş, ateş de beslemiş…”

***

Bir diğer filmine üç kişi gitmiştik, ben, İpek ve onun bir arkadaşı. Biz, kimi seyrettiğimizin gayet bilincinde ve keyfinde, üçüncü arkadaşımız ise BLACK CAT WHITE CAT/Ak Kedi Kara Kedi isminden çerezlik bir Hollywood komedisi olarak tahmin ettiği filmde, birbirinden ilginç hatta çirkin denebilecek tiplemelerle ve sadece satırları okuduğunuzda saçma sapan gelebilecek olaylarla karşılaştığı zaman filmi ilk yarıda terk etmişti. Arkasından gülsek mi ağlasak mı bilemedik. Bazı seyircilerin beklentisi ne kadar Amerikanvari ki hep yakışıklı adaleli aktörler ve dolgun dudaklı baygın gözlü aktrislerin kucaklaşmasından ibaret sanıyorlar sinemayı. Yazık.

Hayatın üzüntüleriyle yeterince boğuştuğunu sananlar için ‘10 dakika ara’da alınan patlamış mısır eşliğinde ve aynı hızla tüketilen Hollywood filmleri tercih sebebidir. Fakat biz içimizi kurutan bir fakirlik ve sefilliğin ağız dolusu telaffuz edildiğinde bile kelime olarak yetersiz kaldığı bir mahallede, anneleri eperken yaşta öldüğü için iki torunu ve aklı kıt bir oğulla kalakalmış bir ninenin evindeyiz şimdi. İnsanların neredeyse delilik sınırında yaşamasının normal olduğu bu toplulukta; kavgalarının en gürültülüsünden, düğünlerinin en neşelisinden, acılarının en ağırından olması tesadüf değil.

Oysa kurgulanmış tesadüfleri severiz biz. Aniden ortaya çıkarak hayatını kurtaran (ve hatta gizli hayatında sonu ‘man’le biten bir kahraman olan) yakışıklı erkeklerle hoşça vakit geçiren (hoşça vakit geçirmek neyse) güzel kadınları severiz (güzel işçi kadınları da severiz Ustam ama o ayrı mesele). Mum ışıklarında masalar, eğlenceli arabalar, lüks iş yerleri ve evlerin görüntü yönetmenliğini yaparken, üçüncü-dördüncü-beşinci dünya ülkelerine bol bol Amerikan rüyası pazarlamayı da ihmal etmeyen, son bir ağlatıcı sahneden sonra mutlaka gözyaşları içinde gülümsemenizi (satisfaction guaranteed) garanti eden “happy ending”li masallar; ortalama doksan dakika hayattan soyutlanan sevgilinizin beş dakikalığına sizin Bruce Willis/Goldie Hawn gibi gülümsediğinizi sanmasına sebep olabilir.

Amerikan film endüstrisi, göçmenlerin Green Card problemini, zenci-beyaz kavgasını, evsiz insanları, kasırgaları, işsizliği, kendi büyük şehirlerinde artan suç oranlarını, arka sokaklarda yaşanan akıl almaz silah, kadın ve uyuşturucu ticaretini bile allayıp pullayıp heyecanlı aksiyon filmleri halinde altın tepside ikram edebilir size. Tıpkı AVATAR’daki gibi.

[Filmden çıkınca nasıl araba kullandım nasıl eve geldim bilmiyorum sinirimden. Öncelikle 3 boyutlu seyredenleri gani gani tenzih ediyorum. Ve lakin 3. boyut gözlerinizi nasıl bürümüşse, o börtü böcek, yanardöner türlü hayvanat ve nebatat nasıl ağzınızı açık bırakıp salya akıtmanızı sağlamışsa kısa devre yapmanıza da sebep olmuş.

Amerikan ordusunun girip çıkmadığı yer kalmadığı gibi şu dünyada; ileri tarihte herhangi bir gezegende olabilecekler için bir Hollywood’a günah çıkarttırmadıkları kalmıştı, o da oldu işte. Gandhi ile Hintlilerden (gerçi orda emperyalist ülke İngiltere’dir), Out of Arfica ile Afrika yerlilerinden, Dances with Wolves’la Amerikan yerlilerinden, Schindler’s List ile Yahudilerden özür dileyen zihniyet şimdi de ikibinyüzbilmemkaç yılında olması olası (n’olur n’olmaz biz yaparız gider elin mis gibi gezegenine accaip silahlarla saldırırız dur hazır ele almışken filmini yapalım da özür dileyelim hahahahaha) bir gezegen istilası için kolları sıvamışlar.

Hayır ben her gün bu filmin 20 dakikalık çizgi film versiyonlarından seyrediyorum: Benten, Dexter’ın Laboratuarı, Phineas ve Ferb, Casus Köpekler. Bunların her birinde o üç beş seçme Amerikalı’dan çok daha yetenekli çocuklar ve hayvanlar dünyayı ve hatta evreni kurtarıyorlar her gün.
Born On the Fourth of July’daki Tom Cruise gibi sakat bir asker, Lost’taki melez polis kadın Michelle Rodriguez pilot rolünde, Sigourney Weaver Alien filmlerinden bu işlere yatkın nasıl olsa, eeee koskoca gezegeni kurtaran bunlar işte!! Bir sürü mavi kocaman ve kuyruklu yaratıklar âleminden bi cengâver çıkmaz ama sakat Amerikan askeri kocaman gezegeni kendi ordusuna karşı savaşmaya ikna eder!! Yerim ben seni!!

3 boyutlu seyrederken beni alıp da o Avatar’ın içine yerleştiremediği sürece bu film için denecek tek bir şey var onu da burada diyemem!

Ama Oscar’ı alır mı alır. O ayrı mesele.

Bitmez bu Amerikalılar’ın günah çıkarması arkadaş. 25.01.2010]

İnsanı neyse o olarak gösteren, filme boyutunu gözlükle değil, duyguyla kazandıran o yaşlı eski kıta, Avrupa filmlerinde ise gerçek olduğu gibidir, hatta bazen o kadar ki gerçek üstü olmaya aday.

***

“…uzun zaman önce yeryüzü ve gökyüzü karı kocaymış. Beş çocukları varmış. Güneş, ateş, ay, bulutlar ve su. Yeryüzü ve gökyüzü çocukları için yedi katmanlı güzel bir yer yaratmışlar. Kibirli güneş dünyayı gökten ayırmaya kalmışmış. Ama başaramamış…”

***

Gözümde üç boyutlu gözlük yoktu ama torunlarını yollayan ninenin bir damla gözyaşı kocaman oldu geldi yüreğime oturdu.

***

“…diğer çocuklar da denemişler ama nafile. Bir gün rüzgâr da denemiş ve bütün gücünü kullanıp başarmış bunu. Sonra da rüzgâr kral tüm gücüyle saldırmış anasına ve yeri gökten ayırmış…”

***

Damadın çocuğun kendisinden olduğuna emin olmamasına rağmen dokuz aylık hamileyken evlendiği Azra’nın, çocuğunu doğururken ölmesine sebep olan kan; geldi damarlarıma oturdu.

***

“…tanrının hepimiz için bir planı olduğunu anladım artık…”

***

Perhan’ın Roma’da kız kardeşini ararken onu görme ihtimaliyle koşarken daralan nefesi geldi ciğerime oturdu.

Hani sigara içiyorsunuz ya, biliyorsunuz sağlığınıza zararlı ama vazgeçemiyorsunuz; Emir Kusturica filmleri de öyle işte: Tüm acı gerçekleri, o arabesk şarkı gibi, sizi ağlatacağını bile bile, ‘ama o çok güzel anlatıyor’ diye diye izliyorsunuz tekrar ve tekrar.


UNDERGROUND/Yeraltı’nda, insanoğlunun paranın ılık tadını tattıktan sonra nasıl başkalarının hayatını kendi zevk-ü sefa içindeki yaşamı uğruna hiçe sayabildiğini görüyorsunuz. İç ya da dış savaş bahane, birileri diğerlerine bitmez tükenmez kaynakları olan bir öteki dünya vaat ederlerken, kendileri bu dünyanın biter tükenir kaynaklarıyla testi(s)lerini doldurmaktalar ha bire.

Filmin en trajik ve en komik yanı da bu aslında. Hangi tarihte, hangi ülkede, hangi savaşı anlatmak için çekilmiş olursa olsun; iyi tasarlanmış bir takım elbise gibi her zalim ve mezalimin üzerine ‘cuk’ diye oturmakta.

Soraya’yı Taşlamak, 2008

[Önce başıma bir darbe alıyorum. Hafif bir darbe. Alnımın sağında bir iz oluşuyor. Canım acıyor. Sonra alnımın tam ortasından kocaman bir darbe alıyorum. Kafam ve toprağın üzerinde kalmış gövdem arkaya doğru hacıyatmaz gibi kaykılıyor ama yıkılmıyorum. Yıkılamıyorum. Kanım parmak uçlarımdan koltuğa damlıyor. Kanım son damlasına kadar akacak biliyorum.

Koltuk ıslanıyor ve sinemanın halı kaplı yerleri. Ellerim uyuşmuş hiçbir şey yapamıyorum. Gövdem hızlandırılmış görüntüde oracıkta bir deri bir iskeletten doğaya karışmak üzere üretilmiş poşetler gibi yok olacak sanki.

Sinema koltuğundaki ıslaklık lisedeyken erkeklerin bize anlattıkları şehir efsanesi üç film birden sinemaların koltuklarındaki gibi şehvetin yapış yapış ıslaklığı değil elbet.

Aslında tam da şehvetten.

14 yaşındaki bir çocuk-kadınla evlenmesi için kendinden boşanmayan karısına yalan yere iftira atan adamın, karısından nafaka da vermeden kurtulmak üzere zina suçundan recm edilmesini bizzat kendi eliyle düzenlediği bir olayda şehvet?

Evet başrolde.

Dehşet.
Şehvet.
Dehşet.
Şehvet.
Vahşet.
Şehvet.
Dehşet.

Nasıl da aynı harfler var işin içinde? Ve nedense hep erkeklerin dehşete, şehvete, vahşete açlığı.

Soraya’nın saçlarından kan damlarken, ben saçlarımı yolarak ağlıyordum. Tüm erkek neslinden ve “o artık benim kızım değil hadi artık öldürelim şu fahişeyi” diye bağıran babasının nezdinde neredeyse babamdan da nefret ederek. Kocaları konu bile etmiyorum.

Ellerim titriyor. Sinemada 5 kişiyiz. Bir tek ben yalnızım. Neyse ki. The Stoning of Soraya M., 29.06.2010]

Çünkü akan kanın rengi her filmde kırmızı.

İyi seyirler.