ANADOLU’DAN AND DAĞLARINA UZANAN KISA YOL

Fotoğraf Raziye Köksal Kartal

Önnot: Bu yazıyı Bulutsuzluk Özlemi’nin Şili’ye Özgürlük isimli şarkısını dinlerken okuyabilirsiniz…
“Yıl 1973
Ve 11 Eylül Perşembe
Saat 13’de TRT’de
Şili’de askeri darbe”

***

Kadın aynaya bakıyor. Aynadaki yansıması suyla beraber çalkalanıyor. Kendini görüyor ayna sandığı suyun aksinde. Kendi kendinin elinden tutuyor. Çekip çıkarıyor suda titreyen aksini.

Kim bilir kaç yıllar önce hangi hikayede doğmuştur bu ikiz kardeşler. Kayın-atası ‘Elalem tek tek doğurur sen çift çift doğuruyorsun kızları!’ der. ‘Ne edeceğiz ikisini birden?’ Birini köye gelen sığır tacirine üç kuruşa satarlar gider. Köyden kurtuldu bahtı açık olur inşallah, diye avutur anası kendisini. Kimse sormaz zaten anasına. Tacire verilen kızla köyde kalan kızın daha beşikten birbirlerinden ayrıldıklarından haberleri yoktur. 

Alışmadık götte don durmaz. Gökten inci yağsa kadersizin başına düşmez. Sığır tacirinin karısı, kocasının eve getirdiği kızı hiç istemez. Analık zaten zordur. Üvey analık hele. Ne idüğü belirsiz bu kızı aldın geldin evime. Büyüdü de şimdi evdeki oğlanı baştan çıkaracak, diye çırpınırken üvey ana evde, tacire satılan kız evden kaçmakta bulur huzuru. Sokaklarda huzur satıcılarıyla doludur. Ama şöyle işler sokaklardaki kanunlar: eğer huzur satın alacak kadar paran yoksa huzur diye seni satarlar.

Anaları ölür, köydeki kız büyür, öteki köye gelin gider. Tacirin evinden kaçan kız da büyür ama hiçbir yere gelin gitmez. Köydeki kızın evi anayol kenarında bir gölün kıyısındadır. Yoldan kamyonlar gelir geçer. Bir gün kim bilir kaç yıllar önce hangi hikayede doğmuş ama doğar doğmaz birbirinden ayrılmış ikizleri birleştirir zaman.Ama canım kardeşim diyerek birbirlerine sarılamayacaklar hiçbir zaman. 

Fotoğraf Raziye Köksal Kartal

Bir kamyondan fırlatılıp atılmış ikiz kardeşine bakakalır kadın. Medyatik değildir. Sosyetik değildir. Belki de hiç birleşmemek üzere ayrı düştüğü ikizinin cesedini gölden çekip çıkarması kimsenin umurunda olmaz. Onun aklından da sadece şu cümle geçmektedir zaten: ‘Onun yerinde ben de olabilirdim!’ der. Onun yerinde ben de olabilirdim. Onun yerinde. Ben.

Kader mi? Kader. Gerçek mi? Gerçek. Büyü mü? Lanet.

***

Üzerinde bulunduğumuz topraklardan Güney Amerika’ya bir kısa yol olduğunu düşünüyorum. Bu Alice’in içine düştüğü, onu harikalar diyarına götüren tavşan yuvası gibi, Stephen King’in 11.22.63 isimli kitabında anlatılan içine gireni sadece 8 Eylül 1958’e götüren kapı gibi bizim bilmediğimiz ya da gözle göremediğimiz bir kısa yol var belki. Ya da Jose Saramago’nın Yitik Adanın Öyküsü’nde İspanya’ya olduğu gibi Anadolu da Asya’dan kopup, binyıllar önce Akdeniz’den yola çıkıp, Cebelitarık boğasını esneterek geçtikten sonra tüm Atlantik’i aşıp giderek Güney Amerika kıyılarına çarpıp aynı hızla geri dönmüş olabilir. Her iki kara parçasında da aynı anda doğmuş iki bebeğin kırkları birbirine karışmış, kaderleri çakışmış olabilir. Bebeklerden biri gelip burada taht kurmuş, diğeri de İspanyollar gelip işgal edinceye kadar Güney Amerika’da kendi altın piramitlerini inşa etmiş olabilir. Dünyanın iki ayrı ucu ama yaşanılanların inanılmazlığı aynı derecede şaşırtıcı.

***

Ursula, bahçedeki kestanenin gölgesine biri kadınlar, öteki erkekler için iki hela, arka bahçeye büyük bir ahır, tel örgüleriyle çevrilmiş bir kümes, süt veren inekler için bir sundurma ve gelip geçen kuşlar diledikleri gibi tünesinler diye dört yandan rüzgar alan kuşhane yaptırdı. (…) Sönmemiş kireç ve katran kokusunun bütün kasabayı sarıp herkesin ciğerlerine dolduğu o kargaşa içinde, yalnızca kasabanın en büyük yapısı değil, aynı zamanda bataklık bölgesinde gelmiş geçmiş en serin, kapısı konuklara en açık evin yerden biter gibi nasıl yükseliverdiğini kimseler fark etmedi. O kargaşa içinde Tanrıyı avlayıp resmini çekmeye çalışan Jose Arcadio Buendia, evin nasıl yapılıp bittiğini en az anlayan kişi oldu. Evin bitmesine yakın, Ursula, kocasını hayal aleminden çekip cepheyi istedikleri gibi beyaza değil de maviye boyamak için emir aldığını haber verdi. Resmi belgeyi gösterdi. Karısının neden söz ettiğini anlamayan Jose Arcadio Buendia, kağıdın altındaki imzayı okudu.

“Kim bu adam?” diye sordu.

“Sulh yargıcıymış.” diye üzüntüyle karşılık verdi Ursula. “Hükümetin yolladığı bir yetkiliymiş.” Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez, S. 47.

***

Bir devlet görevlisi bizim buralarda da elinde evinizin ön cephesini zorunlu olarak şu renge boyayınız diyen resmi bir evrakla çıkagelebilir. Kimse sorgulamaz. Sorgulayamaz. Çünkü bizde hayatta kalmak için sorgulamamak gerekir. Fakirseniz üç ineğinizin birini devlet vergi olarak alabilir ama zenginseniz vergilerinize af gelebilir. Şikayet edemezsiniz. Tarla sürmeye mazot için alınan vergiyi kimse indirmez ama denizlerinizde keyif için dolaşan yabancıların teknelere aldığı mazottan daha az vergi alınabilir. Evinizde yiyecek ekmeğiniz var mı diye kimse sormaz ama evinizin ön cephesini maviye boyamanız gerekiyor denebilir.

Şikayet edemezsiniz. Olsa olsa türkü yakabilirsiniz. Zenginimiz bedel verir, askerimiz fakirdendir. Bu türküleri sessiz ve sakince boynunuz eğik söylediğiniz sürece kimse size dokunmaz. Ama şöyle şeyler söylerseniz konserleriniz dağıtılır, grup elemanlarınız tutuklanır, başınız dertten kurtulmaz:

“Büyüyüp de on yedine geldiğinde baban sana idamlar alacak.”

***

“Zaten var olan şeyi keşfedemezsiniz.” diyor Latin aktör John Leguizamo yazıp oynadığı Latin History for Morons / Gerizekalılar için Latin Tarihi oyununda. Güney Amerika’da 1492’den itibaren İspanyolların yaptıkları işgal, yerli halka yapılan da iğfal. Sen Avrupa’dan Amerika kıtasına gittiğinde ve keşfettik dediğinde oraları zaten birilerinin topraklarıydı. Sonra koca Amerika kıtasını -ismini de kendileri vererek- kendi aralarında paylaştılar. Kendi din ve dillerini zorla kabul ettirdiklerinde, bu güneye doğru dantel gibi nazlı nazlı uzanan kıtanın tüm zenginliklerini de sömürdüler. Batı Amerika’da 7 milyon Kızılderili, Meksika’da 30 milyon Aztek, Güney Amerika’da 33 milyon İnka ve Karayipler’de 3 milyon Taino halkı vardı, diyor Leguizamo. İşgalden sonra bu halkların %95’i dünyadan yok oldu. Ve yok olan halkların yerini Afrika’dan getirdikleri köleler aldı. Sömürmeye devam edebilmek için. Afro-Amerikalı, Afro-Kübalı gibi ırklar doğdu. Sömürdükleri yetmemiş gibi kıtayı tükenmek bilmeyen bir fakirliğe terk etiler.

Tat veren şey olan şeker kamışından zevk veren şey olan koka yaprağına kolaylıkla geçiş yapabilen kıta ikliminin bu elverişliliği, bir lanet gibi üzerine yağdı. Kendi petrolünü bile çıkartmasına izin verilmeyen güneydeki kıta, kuzeyinde yaşayan ve kendi refahları için tüm dünyayı ateşe atmaktan çekinmeyen Kuzey Amerikalıların keyfi için yasadışı pazarlar yaratarak yasadışı paralar kazanıyordu. Ama dünya yuvarlağını döndürüp parmağınızı tam Anadolu’nun ortasına denk getirdiğiniz zaman orada bir kadın “Haydan gelen huya gider oğul.” diyordu bu durum için. Yahut “Haram para bizim nemize gerek?” diyordu öte evdeki bir başka kadın, bir oğlunu askere diğer oğlunu isteyerek veya istemeyerek o askere kurşun sıkmak için dağlara uğurlarken.

“Benim meskenim dağlardır dağlar” diyenlere karşılık, “Dağlar seni delik delik delerim” diyenlerin memleketinden And Dağları’na kuş uçuşu geliyoruz ve 1972 yılında Uruguay’ın Montevideo şehrindeki bir kolej rugby takımını Şili’nin Santiago şehrindeki bir turnuvaya götürecek olan uçağın bu dağların zirvelerinden birine düştüğünü öğreniyoruz. Kazada hayatta kalanlar uçakta buldukları çalışır bir radyodan dokuz gün sonra arama-kurtarma çalışmalarının durdurulduğunu öğreniyorlar. Artık kurtarılmayı beklemek değil, kendi kurtuluşlarını aramak tek çareleridir. Açlıktan ölmeden bunu nasıl başaracaklardır? Kazada ölenlerin donmuş etlerini yiyerek! 

Aralarından iki kişinin burada ölümü beklemektense kurtuluşu ararken ölürüz diyerek zirveden aşağı dondurucu soğukta 10 gün boyunca yürüyerek yaptıkları yolculuğun sonunda medeniyete ulaşarak kurtulurlar. Dağdaki insanları almaya gidenlerin arasında bulunan Katolik rahip hayatta kalmak için insan eti yemek zorunda kaldıklarını öğrendiği zaman bu sebeple suçlanamayacaklarını çünkü o ağır şartlarda hayatta kalmak için yapılan şeylerin günah sayılamayacağını söylemiştir. 

Kuş uçuşu geri gelirken İspanya üzerinden Avrupa’ya dalıp ateist lider Tito’nun yönetimindeki Yugoslavya zamanında yaşadığı refah ve mutluluğa asla ulaşamamış Bosna-Hersek’e gidiyoruz. Drina nehri üzerine 1577’de Sokullu Mehmet Paşa tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan o muhteşem köprünün bulunduğu Vişegrad kasabasındayız. İvo Andriç, Drina Köprüsü isimli romanında onca farklı din ve ırktan insanın o zamanlar mutluluk ve huzur içinde yaşamasına vesile olan din adamlarından bahsediyor. Adaletli  İmamlardan, vicdanlı Papazlardan ve dürüst Hahamlardan. Müslüman bir genç intihar ettiği zaman “O şirk koşmuştur, biz onun cenaze namazını kılmayız!” diyen cemaate, “Bu dünyada yeterince çekmiş ki kendi canına kıymıştır, öte dünyada ne olacağını sadece Allah bilirken buna karar vermek size mi düşer!” diyerek cemaatin gencin cenaze namazını kılmasını sağlayan İmamı anlatıyor mesela. Tıpkı And Dağları’nın zirvesinde asla tahayyül edilemeyecek şartlarda hayatta kalmayı başarmış insanları yargılamayan Katolik Rahip gibi bu İmam da oyunu insanlıktan yana kullanabilen nadir din adamlarından.

***

“Bu, işçiler için, ilerlemeyi sağlayacak kapasitede olmayan egemen sınıfın bağımsızlık adına yüz elli yıldır sömürdüğü çileli halkımız için zaferdir. Hepimizin bildiği gerçek şudur ki, halkımızın ve üçüncü dünya halklarının geriliği, cehaleti ve açlığının devam etmesinin nedeni, bunun ayrıcalıklı küçük gruplar için karlı olmasından ileri gelmektedir.”

Yer Şili. Tarih Eylül 1970. Bu sözleri söyleyen Salvador Allende Şili’nin ilk Marksist lideri seçiliyor. Başa geldikten sonra yerli halka 70.000 hektar tarım arazisi veriyor. Ekonomiyi üç yıl içinde %7.7 büyütüyor. Çift hanelerde olan işsizliği %3’e indiriyor. Başlıca doğal kaynakları millileştiriyor.

“Senatör Trueba (…) her parlamento seçiminde (Muhafazakar Parti’den) yeniden senatör seçiliyordu. Tek tutkusu halk arasında yavaş yavaş yayılmaya başlayan “Marksist kanser” dediği şeyi tepelemekti. “Hangi taşı kaldırsan altından bir komünist çıkıyor!” diyordu her zaman.

Ona kimse inanmıyordu. Komünistler bile. (…) O, “Oy sandıklarını oy sayımından önce ele geçiremediğimiz gün işimiz bitik demektir!” diyordu.

Öbür partililer “Komünistler daha dünyanın hiçbir yerinde oy çoğunluğunu kazanamadı.” diye karşılık veriyorlardı. “En azından bir ihtilal gerek, böyle şeyler de bizim memlekette olmaz.” (…)

“Latin Amerika’da Marksizmin zerre şansı yoktur. Bilmiyor musun hayatın büyülü yönüne olanak tanımaz Marksizm. Allahsız, pratik, işlevsel bir doktrindir. Burada tutunmasına olanak yok!” Ruhlar Evi, İsabel Allende, S.311.

İsabel Allende La Casa de Los Espiritus isimli ilk romanında amcası Salvador Allende’nin seçilmesinin, sürekli iktidarda oldukları için yan gelip yatmaya alışkın muhafazakarlar tarafından ne kadar imkansız görüldüğünü bu cümlelerle anlatmıştır. Allende seçildikten sonra, ülkenin refahı artıp kendi ayakları üzerinde duran bir Şili ortaya çıkınca 11 Eylül 1973 askeri darbesi sahneye konur. General Augusto Pinochet’nin liderliğinde gerçekleştirilen bu darbe Salvador Allende’nin ölümüne sebebiyet verecek ve Şili’nin yıllarca baskı rejimiyle yönetilmesini sağlayacaktır. İsabel Allende ise darbenin ardından Venezuela’ya sürgün gidecektir.

İsabel Allende’nin ülkesine dönemediği için göremeyeceği hasta büyükbabasına 8 Ocak 1981 günü yazmaya başladığı mektup, sonunda bitmek bilmeyen sayfalara dönüşür. Mektubu postalayamadan büyükbabasının ölüm haberini alacaktır ama bu sayfalar onu dünyaya tanıtırken, bize de Ruhlar Evi olarak Türkçeye çevrilen bu muhteşem ilk romanı kazandıracaktır.

***

Atlantik’in bu yakasında lider seçilemeyeceği için Salvador Allende’den daha az şanslı bir fikirdaşı olan Bülent Ecevit, Ortanın Solu diye bir grup kurduğu zaman bu ‘sol’ kelimesi o zamanki partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi içinde ve dışında tepkilere yol açıyor. Allende’den farklı olarak Ecevit ve arkadaşları ayakta durabilmek için Makrsizm’den farklılıklarını vurgulayarak, toplumsal ve ulusal değerlere ve inançlara saygılı laikliği benimsediklerini açıklıyorlar.

12 Eylül 1980 sonrası Ecevit siyaset yasaklısı olduğu için fikirlerini savunacak partiyi karısı Rahşan Ecevit’in kurması gerekiyor. Demokratik Sol Parti. Tarih Kasım 1985. Eylül 1987’de yapılan halkoylamasında siyaset yasağı kalkan Ecevit partisinin başına geçiyor ve kaybettiği birkaç seçimden sonra Aralık 1995’te solun en büyük partisi olarak meclise girmeyi başarıyor. Söylediği söz Güney Amerika kıtasının en sonunda hatta dünyanın en sonunda yer aldığı söylenen -çünkü dünya haritası bencil egemen güçler tarafından çizilmiştir-aslında dünya yuvarlaktır ve hiç kimse dünyanın sonunda yaşamamaktadır- Salvador Allende’nin sözleriyle benzer anlam taşıyor:

“Türkiye’de demokrasiye zararın halktan değil, toplumun okumuş-yazmış üst tabakalarının bazı kesimlerinden geldiği nedense bilmezden geliniyor.”

***

Ama asıl anlatacağım bunlar da değildi. Bu Ecevit ve Allende hikayesini neden anlattım biliyor musunuz? Anadolu’nun kuzeybatısında şu anda yaşadığım, tabelada 2200 nüfusu olan ve 2002’den beri yüzde ellinin üzerinde sahnedeki muhafazakar partiye oy çıkaran ilçede duyduklarımı anlatacaktım. Şu anda sahnedeki partinin ateşli savunucularından birinin Demokratik Sol Parti’nin ilçe teşkilatı kurulacağı zaman nasıl canla başla çalıştığını, ses sistemi bulabilmek için kimlerden hoparlörler ödünç aldığını ve Ecevit’in seçim propagandası için kendi yazdığı “Gözün aydın Türkiye, ak güvercin geliyor / güçlendikçe DSP halkın yüzü gülüyor” türküsünün nasıl hala zihinlerde capcanlı kalabildiğini. Ve zamanın en çok sevilen, dürüst diye anlatılan Karaoğlan lakaplı Ecevit’inin yaptığı büyük hatayı. Bu kadar aydın fikirli, bu kadar demokrat, bu kadar ‘sol’, bu kadar şair ruhlu birinin yapmaması gereken bir hatayı. Ülkede başörtüsü takan kadınlarımızın sayısı takmayanlardan fazla iken, halkın arasına karışamadığından mı nedir meclise girmeye hak kazanmış ve belli ki bu “başörtüsü” olayını “türban meselesi” haline getirmesi amaçlanmış bir genç kadına “Lütfen bu hanıma haddini bildiriniz!” derken yaptığı büyük hatayı. Umarım bu sözü için sonraki yıllarda kendisi de pişman olmuştur ama nafile. Çünkü duydum ki Ecevit’in elini sıkmak için sıra bekleyen Anadolu’nun ücra köşelerindeki delikanlılar, büyükşehirlere okutmak üzere gönderdikleri kız kardeşleri ve ablaları, meclisten başlayıp tüm ülkeye dalga dalga yayılan başörtüsü düşmanlığından sebep yüksek okullardan geri dönüp gelince Ecevit’ten bir hamlede vazgeçmişler maalesef. Laikliğin, devletin, hangi dinden olursa olsun tüm vatandaşlarının dinlerini layıkıyla ve hakça yaşamasının garantörü olduğunu anlatmaları gerekirken, okumuş adamlar tarafından başlatılan başörtüsü düşmanlığının halk arasında laiklik eşittir dün düşmanlığı cümlesine kadar gitmiş olmasına şaşırmamak lazım. Ve rahmetli Ecevit’in ülkeye zarar veren okumuş yazmış üst tabakaların bazı kesimleri derken bir günün birinde kendi de bu kesimin içinde yer alacağını görmemesi acıdır elbet. 

***

Ülkesi için bıraktığı miras, sosyalizm adına yapmak istedikleri miydi acaba diye sorgulamadan edemediğimiz efsane lider Hugo Chavez, 2009 yılının Eylül ayında Obama’ya bir kitap hediye eder: Eduardo Galeano’nun Las Venas Abiertas de América Latina / Latin Amerika’nın Kesik Damarları isimli kitabını. Bu olaydan sonra kitabın satışları birdenbire tüm dünyada tavan yapar. Aslında Obama’ya bilmediği bir şeyi anlatmamaktadır bu kitap. Büyük kardeş Kuzey Amerika havalı kotlarla gezsin, 2500cc motorlu havalı kabriyole arabalara binsin, rock’n’roll yapabilsin, Oscar ödüllerinde kırmızı halılarda moda tasarımcılarına ait pahalı kıyafetlerle arz-ı endam edebilsin diye küçük kardeş Güney Amerika it gibi çalışmakta ve üstelik sınıra inşa edilmesi istenen kocaman bir duvarla büyük kardeşini ziyaret etmekten men edilmek istenmektedir.   

Galeano der ki:

“Uluslararası iş bölümü sonucu bazı ülkeler kazanırken, bazıları da kaybediyor. Bizim bugün Latin Amerika diye adlandırılan toprağımız, kendini kaybetmeye adamış durumda. Rönesans Avrupalılarının, dişlerini boğazımıza geçirmek üzere okyanusa atladıkları uzak çağlardan beri bu böyle. Fetih ganimetleri, altınla örülü vadiler, gümüşle kaplı dağlar karşısında hayal gücünün şaşkınlığa düştüğü o eski yerler değil artık buraları. Ama bölge hizmetçi konumunu koruyor. Yabancı gereksinimlerin hizmetinde olmaya, dışarısı için tükenmez petrol ve demir, bakır ve et, meyve ve kahve, hammadde ve zahire kaynağı olmaya devam ediyor. Zengin ülkeler bütün bunları tüketirken, Latin Amerika’nın bütün bunları üretirken kazandığından daha fazla kazanıyorlar.” 

Bu cümleler bize çok uzak değil maalesef. Özneyi değiştirseniz, Latin Amerika yerine birazcık coğrafyayı genişletip Ortadoğu kelimesini koysanız, yüzyıllardır petrol üzerine edilen kavgaları ve bundan sonraki yirmi-otuz yıla kalmadan insanoğlunun kavga edeceği tek meta olacak su üzerinden edeceğimiz kavgaların hikayesini duyar gibi olabilirsiniz.

Ama duymamak en iyisidir. Kulaklarımızı tıkar ya da gençlerin yaptığı gibi kulaklarımıza kocaman kulaklıklar takarız. Zamanın rap şarkılarını dinlemeye başlarız: “Bu hayatın heyecanı meyecanı yok!” Çünkü kendi kibirli gerçekliğimiz içinde sürü psikolojisi ile sürünürken, başkalarının büyülü gerçekliğini, ne kadar büyüsek de anlayamayacağız. Ne de olsa Galeano’nun şu cümlesi,  dünya nüfusunun bizim de içinde bulunduğumuz yarısından fazlasının içinde bulunduğu ruh halini anlatmaya yetiyor: 

“Aptallığa oldukça benzeyen bir suskunluk içindeydik.”

***

Son-not: Bulutsuzluk Özlemi’nin şarkısı şu sözlerle bitti: 

“Santiago stadında  

Binlerce tutsak arasında 

Şarkı söyler Victor Jara 

İşkenceden ölene dek!” 

1970’de Venceremos / Yeneceğiz ismli şarkısı, Allende’nin aday olduğu sol birlik olan Unidad Popular’ın seçim şarkısı haline gelen Şili’nin solcu ve halkçı şarkıcısı Victor Jara, darbeden hemen sonra General Pinochet tarafından tutuklatılıp binlerce insanla beraber Santiago Stadı’na konuldu. Orada askerler tarafından parmakları kırılarak şarkılarını söylemesi istendi. Kırık parmaklarla bile Venceremos şarkısını defalarca çalmış olan Jara’yı susturabilmeleri için ellerini ve dilini kestikleri rivayet edilmektedir. 

Kader mi? Kader. Gerçek mi? Gerçek. Büyü mü? Lanet. 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s