Simsiyah giyinmiş, gözlerine siyah kalem çekmiş, genç, zayıf, uzun boylu, kulakları küpe ile dolu, burnu ve kaşları piercing’li bir adam önde diğer on iki kişi arkasında olmak üzere, ağzına kadar sigara dumanı, bira ve sidik kokan bir barın merdivenlerinden zeminin bir alt katına indiler. En öndeki kişinin derin V yaka siyah tişörtünün içinden göğsünden boynuna uzanan bir ejderha başı dövmesi, ağzından alevler fışkırtarak çenesine kadar tüm boğazını dağlıyordu. Eski bir pavyondan bozma barın kapısında bekleyen çam yarması fedaiyle iki cümle konuştu.  

“Siber Can adına 14 kişilik yer ayırtmıştım Süleyman.” 

Fedai, “Tamam abi, en arkadaki koltuklar sizin.” dedikten sonra arkasındaki hostes kızlara dönüp “Kızlar yardımcı olun Siber Abimize!” diye gürledi. 

Mekâna girmelerinin ardından dört saat geçmişti. Artık sıkılmış olan Siber Can, elindeki kahverengi şişenin içindeki buz gibi amber renkli sıvıyı bir dikişte midesine indirdi. Karanlık ve izbe bir mekânda her türlü leke ve her marka sigara yanığından mustarip döşemelik kumaşları çoktan içine göçmüş süngeriyle bütünleşmiş alçak koltuklarda oturan beşi kız altısı erkek genç insana şöyle bir göz gezdirdikten sonra ortaya doğru sordu. 

“Al Capone kim, bilir misiniz?” 

Kızlı erkekli yan yana oturan ve gecenin ilerleyen saatlerinde hormonlarının öngördüğü şekilde çiftleşme amaçlı çiftlere ayrılan gruptaki gençler, alkol ve sigara dumanından zar zor açılan gözleriyle boşluğa baktılar. O sırada Siber Can’ın erkek arkadaşı ve ortağı olan Adonis Kazım da kasları, boyu posu ve yakışıklılığı ile tüm mekânın ilgisini üzerinde toplamış olmaktan memnun, sırıtarak alçak sehpanın etrafındaki koltuklarda yamulmuş gençleri izliyordu. Sadece biri, yani mekâna geldiklerinden beri aynı bira şişesini elinde gezdirerek içindeki birayı ısıtıp piç etmiş ama bir yudum dahi almamış olan Tilki Baki, anında cevap verdi. 

“Al Capone en meşhur Amerikan gangsterlerinden biridir Siber Can   Abi.” 

“Abi yok! Abi yok! O ne öyle esnaf lokantası gibi. Siber de. Can de. Ya da Siber Can de. Ama abi deme! Peki nasıl gangster olmuş bu Al Capone?” 

“Nasıl olacak, geri zekâlı Amerikalıların alkol yasağı döneminde! Paraya para dememiş adam zamanında!” 

Siber Can masadaki tek cevap veren gençten doğru cevabı alınca “Eh hadi kalkalım o zaman!” dedi ve zengin kalkışı yaparak hızlı adımlarla mekânı terk etti. Bu sırada koltuklarda otururken bedenen olmasa da zihnen Y düzleminden X düzlemine kaymış diğer gençler, bu gidişi pek de umursamadılar. 

Siber Can’ı koşar adımlarla zor takip eden Adonis Kazım ve Tilki Baki, onu kilidini açmakta olduğu arabasının yanında yakaladılar. Kazım ortağını çok iyi tanıdığı için kıs kıs gülüyordu. Merak içindeki Tilki Baki duramadı. 

“Abi sen benimle beraber içerdeki gençleri de bir iş konuşalım diye çağırmamış mıydın?” 

“Eveeet. Öyleee.” diye cevap verdi Siber Can üçü arabaya doluşurlarken. 

“E iş konuşurken de bir şeyler içelim, rahat edelim, birbirimizi tanıyalım diye bu mekâna getirmemiş miydin?” 

“Eveeet. Öyleeee.” 

“Ee o zaman neden masaya ha bire içki söyleyip hiç iş konuşmadın?” 

“Bak genç, yaşın daha çok genç. Görecek ve geçireceksin daha. Aslında iş konuştum ben. Hesaplar benden, dedim. Ne isterseniz için bol bol, dedim. Daha ne diyeyim? Ama anlayana. İçerdekiler n’aptılar? 

“Eee ha bire içtiler.” 

“Sonra?” 

“Eee dans edip çiftleştiler ay çift çift ayrıldılar yani birbirleriyle…” 

“Tamam tamam anladık. Peki ben dark web’de senin de aralarında bulunduğun #klavyemdenaşağıkasımpaşa hashtag’ini kullanan hacker grubundaki altı kız ve erkek arkadaşa ne diye mesaj attım?” 

“Gözünüzü dört açmanız gereken bir iş var. Biraz AFK (away from keyboard) olup şu mekâna gelin. İçkiler benden, dedin.” 

“Peki onlar ne yaptı? Gözlerini mi açtılar gönüllerini mi?” 

“Gönüllerini açtılar ama neredeyse fermuarlarını da açacaklardı! Ay yani evet sarhoş oldular abi!” 

“Oğlum bana abi deme demedim mi ben sana? Siber Can de.” 

“Tamam abi… Ay Siber abi… Can abi… Ay yani Siber Can abi!” 

“Tamam ulan de! Ne dersen de!” 

Siber Can “Bu akşamdan itibaren bizimle kalacaksın, ailenin haberi var değil mi?” dedikten ve Tilki Baki’den olur aldıktan sonra sustu. Bir kaç dakika yol aldıktan sonra sessizliği yine kendisi bozdu. 

“Peki neden geri zekâlı dedin?” 

“Estağfurullah abi ben sana tövbe_” 

“Bana değil oğlum, geri zekâlı Amerikalıların alkol yasağı döneminde dedin ya!” 

“Haa Al Capone’un zengin olma şeysi. Zamanı yani. E abi geri zekâlılar işte. Bir şeyi yasaklamakla onunla başa çıkılamayacağını ve hatta başlarına daha çok dert açılacağını en sonunda anladılar. Bunu anlamaları 1920’den 1933’e kadar 13 yıl sürdü. Bir sürü yasa dışı adamın çok para kazanarak güçlenmesi bir yana, satılan onca içkiden bir kuruş vergi de alamadıklarını fark ettiler. New York’ta 5000 olan dönemin kaçak içki üretici firma sayısı yasaktan beş yıl sonra 30.000’e çıkmıştı. Sonra 1933’te Roosevelt bıraktı, isteyen istediği kadar içsin. 18 yaş altına satılmasını engellediler o kadar. Kimsenin ağzına mühür vuramazsın abi. Hür irade bu. İsteyen insan gibi içer keyif alır, isteyen hayvan gibi_ Aaaaaaaaaaaaaaaaa! Ben şimdi anladııııım! Neden bizi mekâna toplayıp o kadar içki ısmarladığını! Sonunda ayık kalan kazansın diye değil mi abi? 

“Evet ve hayır. O gençlerin hepsi ayrı ayrı klavyede çok iyi olabilirlerdi. Ama bana başka meziyetler de lazım. Adına iş dendi ise barda bile olsa gözünü dört açan, beleş içki buldum diye yumulmayan ve karanlıkta yanında oturan kıza on beşinci dakikadan sonra sarmaşık bitki gibi tırmanmayan biri bulabilir miyim acaba diye deney yaptım.” 

Bunları konuşurlarken bindikleri 1996 model siyah Porche 911 Carrera, sabahın dördünde şehrin boş sokaklarında hızla kayarken yanlarından ok gibi geçen motosikletin markasını anlamaları mümkün olmadı. “Sesine bakılırsa bir Kawazaki Z1300 idi.” dedi Adonis Kazım. 

 Tilki Baki sıkıştığı arka koltuktan tekrar soru sormaya cüret etti. 

“Abi sen de bira içmedin mi? Keşke ben kullansaydım.” 

“Üç şeyi unutma Tilki Baki. Bir, benim arabamı benden başka kimse kullanamaz. İki, iş görüşmelerinde asla alkol almam. O şişelerde elma suyu vardı!” dedi ve gaza basmaya devam etti. Tilki Baki “Üçüncüsü ne abi?” diye mızırdanınca “Elini kaldırıp Baki’yi susturdu. 

“Zamanı gelince öğrenirsin koçum.” 

*** 

Siber Can ve Adonis Kazım alelade bir binanın zemininin iki kat altında sığınak olarak yapılmış kocaman alanda faaliyet gösteriyorlardı. Bu kocaman alanda 8 bilgisayar masasına yayılmış 18 bilgisayar, iki kocaman L koltuk takımı, 2 banyo, bir açık mutfak, bir bilardo masası, bir masa tenisi masası vardı. Ayrıca pavanlarla ayrılmış üç yaşama ve uyuma alanı vardı. 

Ertesi gün sabah erkenden Siber Can Tilki Baki’ye bu mekanla ilgili gerekli açıklamaları yapıyordu. 

“Al Capone’un kartvizitinde ‘ikinci el mobilya satıcısı’ yazarmış bilir misin Tilki Baki? Biz de ikinci el telefon satış ve tamiratı diyerek paravanlaştırdık burayı. Yoksa meraklı apartman sakinleri, çok bilmiş site yöneticileri ile uğraşmamız gerekecekti. Bu da ne demektir, buraya girip çıkarken sen de ağzını sıkı tutacaksın.” 

Siber Can konuşurken, at kuyruğu yaptığı upuzun saçlarını daha dün Koleston yoğun kızıla boyadığı her halinden belli, kırmızı kapüşonlu svet-şörtün altına kırmızı kadife pantolon ve kırmızı botlar giymiş zayıf upuzun boylu bir genç kız at kuyruğunu sallaya sallaya emin adımlarla içeri girdi. 

Ağzından çıkardığı kocaman sakızı top edip elinin üzerine yapıştırdı. Siber Can’ın sandalyesine oturunca kollarını şöyle bir sıvayıp klavyeye elini atmıştı ki odanın öbür ucundan uçup gelen Adonis Kazım kızın bileğinden kavradı. 

Bunun üzerine kırmızı saçlı kız bağırdı. “Hooop? Neler oluyor be? Yasak mı bu bilgisayarı kullanmak?” 

“Ne bu şiddet bu celal küçük hanımefendi? Kimsin? İn misin? Cin misin? Hele anlat bakalım.” diye cevapladı kızı Siber Can gülerek. 

“İş görüşmesi dediniz ben de geldim. Fazla konuşmaya gerek yok bence. Dark web’deki sayfamı açacaktım size.” 

“Biz insanlar elimizin altında klavye olmadığı zaman konuşarak anlaşıyoruz genelde. Hem sen burayı nasıl buldun bakalım?” 

“Bizi dün akşam o izbe yere davet ettin ya!” 

“Hmm tevekkeli değil, davet ettiğim kızlardan biri gelmedi. O sendin demek.” 

“Hayır geldim. Ama sevmem öyle mekânları. Hem baktım yanında oturan tiplerde hayır yok. Herkes klavye başında çok akıllı çok karizmatik. Ama genelde hepsi e-salak. Bir mekâna gelince ise a-salaklaşıyorlar. A-salak dediysem ilk a’dan sonra ‘m’ harfi var ha!” 

“Ooooo! Harf oyunları! Kelime oyunları! Severim. Eeee?” dedi siber Can. 

“Eee’si bu nasıl iş görüşmesi ya, dedim kendi kendime. Seni dark web’de genç erkek ve kadın avlayan o kart iş adamlarından sandım. Ama sonra şeytan dürttü.” 

“Kolundaki muhteşem şeytan dövmesine bakılırsa dürtmemesi mümkün değil!” dedi Adonis Kazım. 

“Gece oraya tekrar geldim. Çıkışınızı yakaladım. Ve sizi takip ettim. Bu kadar basit!” 

“Yanımızdan ok gibi geçen Kawazaki sendin anlaşılan. Sonra ertesi sabah yani bugün buraya geldin ve koşa koşa gidip bilgisayara oturdun. Demek bu kadar basit! 

“Şu Tilki Baki denen tilki suratlıyı işe aldıysanız beni haydi haydi işe almalısınız!” 

“Sen benim adımı nereden biliyorsun?” 

“Tilkiciğim dur. Bırak da soruları ben sorayım. Öncelikle sizin adınızdan başlasak hanımefendi?” dedi Siber Can. 

“Adım Haypatya. Tüm hayatım, bu arada 19 yaşındayım, insanlara Haypatya ne demek, onu anlatmakla geçti. Sizi uzaktan zeki gibi görünüyorsunuz. Size de anlatmayayım artık.” 

“Abi, Yunan kadın filozof Hypatia’dan bahsediyor. Milattan sonra 4. yüzyılda İskenderiye’de yaşamış olan. Dinsizlik ve şeytanlıkla suçlanan. Sokrates’in parçalanmış bedenini yaktılar diye anlattığı kadın” diye atıldı Tilki Baki. 

“O Hypatia’nın kim olduğunu biliyorum Tilki Baki. Ama bize bu Haypatya’nın kim olduğu lazım şu an!” 

“Eh peki o zaman. Müsaade edin de tanıtayım kendimi. Babam Yunan bir şeyi ve bir şeyi üzerine öğretmen. Üniversitede yani. O Yunan kızın adını koymuş bana. İyi halt etmiş. Neyse sadece uzaktan değil yakından da zekiymiş bu Tilki kardeş!” diyen genç kız hızlıca klavyeye davrandı. Adonis Kazım kıza tekrar engel olmak istedi ama Siber Can’ın rahat bırak işareti ile yerinde kaldı.  

Haypatya otuz saniye süren klavye tıkırtısının ardından dark web’deki kendi sitesine erişti. Bir video açıldı. Charlie’nin Çikolata Fabrikası filminde Willy Vonka’nın fabrika tanıtım şarkısının müziği eşliğinde dans eden bebekler aynı melodi ile şu şarkıyı söylemeye başladılar: 

Haypatya Haypatya! 

Sıra dışı bir hacker o! 

Haypatya Haypatya! 

Şeytan denen filozof o! 

“Eğlenceli bir kişilik olduğun kesin. Ama iş görüşmesine gelmeden kendini işe aldırmaya çalışacak kadar ukala isen yap bakalım bir-iki numara da marifetlerini görelim.” dedi Siber Can ekranda gördüklerine gülerek. 

Zaten kızın klavyede tıkır tıkır işleyen parmakları hiç durmamıştı. Derken ekranlara tek tek görüntüler düşmeye başladı. Birinde Mesut Özil Kısıklı’daki evinde eşofmanları ile spor yapıyordu. Diğerinde Papa Francis Vatikan’da bir yemek salonunda diğer papazlarla beraber kahvaltısını ediyordu. Diğerinde Madonna Los Angeles’ta bir kayıt stüdyosunda kulağında kulaklıkla şarkı söylüyordu. Sonuncusu ise Beyaz Saray’ın koridorlarında dolaşan özel güvenlik görevlilerinin görüntüsü idi.  

“Eee Biden Reis’i göremedik, malum Amerika’da gece ya şu an.” diye sırıttı Haypatya.” 

Siber’in bürosundaki renkli basan bir printer’dan Alman şansölyesi Nerkel’in dark web’deki yasadışı DarkMarket’i patlatması için Alman istihbaratına imzaladığı emir belgesi de çıkınca “Uuuu! Beni yak kendini yak belgeyi yak! Muhteşemsin Haypatya!” diyerek ellerini ovuşturdu Siber Can. Sonra devam etti. 

“Şov yapmayı kesebilirsin. Üstelik sizi ne için işe aldığımı da biliyorsun. DarkMarket’i çökerteceğiz. Fakat ikiniz de Industry dizisindeki gibi stajyersiniz hâlâ. Oradaki stajyerler gibi uçkurlarınıza sahip olmamanız halinde kapının önüne koyulursunuz bilesiniz. İşimiz bitene kadr bizimle burada kalacaksınız. Sen de ailene haber vereceksin Haypatya. OK? Haydi iş başına!” 

*** 

Siber Can, Tilki Baki ve Haypatya klavye başında çalışır, Adonis Kazım da onlara mütemadiyen çay-kahve ve kuruyemiş taşırken Tilki Baki’nin meraklı soruları ardı ardına geliyordu. 

“Sen anlatmadın abi bize hikayeni. Haypatya babasını filan anlattı. Ben desen pek bir numaram yok. Gecekondu mahallesinden kopmuş ama parası olmadığı için okul masraflarını çıkarmaya çalışan biriyim. Senden n’aber Siber Abi?” 

Derin V yaka tişörtünün içinden göğsünden boynuna uzanan ejderhanın ağzından fışkıran alevlere dokundu Siber Can. Sonra anlatmaya başladı. 

“Madem o kadar merak ettiniz, anlatayım. Ben orta Anadolu’nun oldukça dindar bir sülalesinde doğmuş babayiğit bir genç bir adama, Sivaslı ve Alevî, genç ve güzel bir kadının gelin olarak asimile edilmeye çalışılmasından doğan ucubeyim. Nasıl mı? Babam hiç mezun olamadığı ODTÜ’de okurken annem de Ankara Üniversitesi Devlet Konservatuvarı’nda şan bölümünde türkü çığırırmış. Bir de dededen babadan öğrendiği bağlamayı çalmakta imiş. Ağzına lokma içki koymayan babam, arkadaşlarının zoruyla ilk defa bir türkü bara gidince, sen orada çalıp söyleyen anneme âşık ol. Annem de ona. Etrafındaki gürültücü, çok konuşan, çok okuduğunu iddia edip çok bilen arkadaşlarının yanında zeki ama sessiz sakin, korumacı, kol kanat gerici, kara yağız bu Anadolu erkeğine âşık oluyor tabii ki. İşte ikisi de salak salak okulu bırakıp evleniyorlar. Babam da memlekete gidince o sessiz sakin, korumacı tavırları, yerini, saz-söz icra eden genç kadını eve kapatıp kayınvalidesi ile baş başa bırakan ilgisiz kocaya bırakıyor. Ayrı ev tutmak filan ne kelime, annem kayınvalidesine alınan hizmetçi modeli sanki. Babam her gün babasının sobacı dükkanında çalışmaya gidiyor. N’apsın okul filan bitmeyince. Annem ben doğunca benimle biraz avundu. Bana da saz söz öğretti. Bağlama çaldım, türkücü mü olacaksın, dediler. Futbol oynadım, topçu mu olacaksın, dediler. Bilgisayar istedim, oradan bakıp bakıp Allah’sız kitapsız şeylere mi alışacaksın, dediler. Sonra tuttular istemem dememe rağmen yaşım geldi diye beni gencecik bir kızla evlendirdiler. Kendi aralarında nişan etmişler. Sonra düğün dernek kurup kızı aldılar, geldiler. Ne yapaydım? Kızı evden kovalasam ömrü billah bir daha evlenemezdi. Lekeli gelmiş der adını çıkarırlardı zavallının. Bütün gece dil döktüm, seninle alakası yok ben kadınlardan hoşlanmıyorum dedim. Ağlaması dinmedi. Sonra ‘Sen beni beğendin mi?’ dedim. Boynunu büktü. Ne yapayım, kızı da boş çeviremedim, bir sene sonra çocuğumuz oldu. Dünyalar güzeli bir kız. Kız beş yaşına gelince bilmemne cemaatinin yatılı okuluna göndereceğiz dedikleri zaman bende hatlar koptu. Eeeee yeter ulan, dedim. Nikahlı karımla kızımı ve annemi alıp evden kaçtığımda ben yirmi iki yaşındaydım, annem kırk yaşındaydı. Amcalarım geldi peşimizden. Birisi annemi bıçakladı. En küçük amcamdı o. Tutuklandı. Kadıncağız on beş gün yoğun bakımda yattı. Ben bir kere bile göremedim. Öldü. Biz ellerinden kaçıp hayatta kalabildik. Uzaktan yazıştığım Baca Selami vardı. İnternet kafe sahibi adam, üç tane bilgisayarın başında aynı anda beş sigara birden yakar uzaktan bakılınca baca gibi tüterdi. Karımı ve çocuğumu güvenli bir yere gönderdi. Diğer amcalarım bizi aramaktan vazgeçip şehri terk edene kadar bana yer verdi, yatırdı sağ olsun Baca Selami. O sırada ben zaten boşandığım eski karım Leyla’ya, çocuğuma ve kendime yeni bir kimlik ve hayat satın almıştım. Düğünde takılan altınları yürütmüştüm evden. Eğer o evde kalsaydım, odasında tek başına oturup internetin pornoya bağlanmasını beklerken bilgisayar başında bir paket sigara içerek ergenliğini tüketmiş, ailesinden kopuk, annemi tenzih ederek söyleyeyim, ne annesinden, ne anneannesinden ne de babaannesinden bir gram kadın sevgisi ve sıcaklığı alamamış, büyüyünce yazdığı romanlarda sadece bir gecelik düdüklediği veya itip kaktığı kadınlar hariç hiç kadın sesi ve nefesi olmayan, hayatı ‘sikimden aşağı Kasımpaşa’ olarak yaşayan alkolik, hapçı ve faşist homofobik bir heteroseksüel erkek romancı olmam işten bile değildi. Ama sanırım ben bir tık daha akıllıymışım da roman yazmadım, hacker oldum! 

Adonis Kazım’a gelince… Onu da ben anlatayım. Zira kendisi konuşmayı pek sevmez. Nasıl diyeyim, hayat bir okey masası gibidir. Kimse masaya kaybetmek için oturmaz. Sen çok iyi oyuncusundur. Bense taşları çok iyi sayarım. Otistik gibi aklım vardır. Ama bu hayatta hiçbir zaman çok iyi olmak yetmez. Çünkü karşında mutlaka hileli iş yapan adamlar olacaktır. İşte Adonis Kazım okey masasında benim yancım. Çünkü onun görünümü ile benim zekâm ancak bir kişi ediyor. O takım elbise giyince kalabalıklarda hoş bir şekilde karşılanıp muhteşem yakışıklı bir heteroseksüelmiş gibi kendini kabul ettirebiliyor. Ama ben takım elbise giyince şu tipimle ve dövmemle eşeğin sikine kelebek konmuş gibi oluyor! Adonis Kazım’la ben birbirimizi dengeliyoruz.  Adamın tipine bak, onun için ölecek on tane genç kız bulabilir bir saatte, ama ismi Kazım. Değiştirmiyor adını ne kadar ısrar etsem de. Bir yamukluk olmalı diyor bende. Suratımda olacağına adımda olsun!” 

*** 

Siber Can, Tiki Baki, Hatpatya ve dünyanın dört bir yanından polisle çalışmayı seçen hacker’lar sayesinde piyasanın en büyük illegal dark web marketi olan DarkMarket kapatıldı. Yarım milyon kullanıcısı olan market, uyuşturucu, sahte para, çalıntı kredi kartı bilgisi, anonim SIM kartlar ve daha neler neler pazarlamaktaydı. 

Almanya’nın Koblenz ve Oldenburg şehrindeki savcılar, DarkMarket’i kuran bir Avustralyalı kişiyi Almanya-Danimarka sınırında faaliyet gösterirken yakaladılar. DarkMarket’in 140 milyon € tutarında kripto para ile ticaret yaptığı iddia edildi. 

Bu arada DarkMarket’i indirmek için Amerika’dan FBI, DEA-(Drugs Enforcement Administration), IRS (International Revenue Service) ve Avustralya, İngiltere, Danimarka, İsviçre, Ukrayna ve Moldova polisi, Europol ile koordineli çalıştı. Kapatıldığı sırada kayıtlı 2400 satıcısı vardı. 

*** 

Siber Can “Dark web’deki çökertme işimiz bittiğine göre stajyerlerimize de yol verme zamanı geldi değil mi Kazım’cığım?” diye sordu. 

O anda ekranlara düşen mesaj dikkatini çekti. Dünyaca ünlü Hasbro oyuncak şirketi Lucasfilm’den aldığı lisans ile tüm Star Wars oyuncaklarını üretmekteydi. Star Wars’ın yeni gözdesi Mandolorian dizisindeki çelik maskeli savaşçının yol arkadaşı olan Baby Yoda, hem çocuklar hem büyükler tarafından çok sevilmişti ve oyuncakları yok satıyordu.  

Fakat bu uzun kulaklı yeşil suratlı Baby Yoda’nın kadınlar tarafından amigurumi tekniği ile taklidinin yapılarak Instagram üzerinden satışa sunulduğunu tespit etmişlerdi. Hem de bir-iki-beş değil yüzlercesi satılıyordu. Ekranlara düşen mesaj, bu Instagram adreslerini ve korsan oyuncak yapımcılarını tespit etmek için hacker’lar arandığını bildiriyordu. 

“Ne dersiniz gençler?” diye sordu Siber Can. “Hasbro ile uğraşmaya var mısınız?”