Sinema yönetmenlerine çok özenmişimdir. Anlatmak için sayfalarca kelime ile uğraştığınız bir sahneyi, bir anlık görüntüde yakalayıverirler. Lakin kim bilir ne zor iştir yönetmen olmak, çünkü kaprisli yıldız oyuncularından tutun da yardımcı oyuncusu, setçisi, ışıkçısı, senaristi, makyözü, resim seçicisi, kurgucusu kameramanı, hepsi ayrı ayrı ilgi ve dikkat ister. Ya bunların hepsi bir kişide toplanırsa? Çizgi-roman çizmek bence böyle bir yetenek. Saatler, hatta günler, haftalar harcayarak film tadında bir çizgi-romanı adeta yaratırken, başrol oyuncusu da, makyöz de, ışıkçı da siz olduğunuz için kaprisini çekmek zorunda olduğu tek kişi kendinizsiniz.

Neden bir çizgi-roman tanıtımı yazısına sinema ile girdim? Çünkü Hikmet Yamansavaşçılar’ın KARABALA’sı bende bir sinema filmi hissi yarattı okurken. Bir çizgi-romanı okurken okur-yazar olmak yetmiyor, okur bakar, bakmaktan ziyade görür ve okur-seyreder olmanız lazım.

Gırgır dergisi yaşıyorken (hey gidi günler) ve HIBIR ve AVNİ olarak mitoz bölünmeye uğradıktan sonra da sevdiğim yazar-çizerlerin bir kısmı bir dergide, diğerleri diğer dergide kalmışken, iki dergiyi de alarak noktasına, vigülüne kadar okurduk kardeşimle. Karikatürlerin balonlarını okuyup gülüp geçmezdik. Karedeki ayrıntılara gülerdik. Bir Camız Abi’nin benekli donuna aylarca güldüğümüzü hatırlıyorum. Çölde ölmek üzere bir insanın etrafında kümeleşmiş akbabaların “Biz gıcığız” demelerine gülmüştük günlerce. Her şeyin saniyelerle katlanılabildiği, “skip” edilebilerek bir diğerine geçilemediği yıllardı o yıllar.

Hikmet Yamansavaşçılar’ın KARABALA’sı da öyle. Başrolünde zamanın ötesinden kopup gelmiş çakır gözlü yakışıklı bir kahraman var (ben Optimus Prime’ı da yakışıklı bulduğum için göreceli olabilir ama bu kahraman gerçekten babayiğit!). Kahramanın sakin bir mizaçla en gerektiği anda kötü adamların karşısında bitivermesi, filmin en heyecanlı yerinde “Hadi vur vur, al eline kılıcı!” diye yerinde duramayarak izleyen seyirci gibi heyecan duymanızı sağlıyor sayfaları çevirdikçe. Bir, kötü adama tam zamanında tekmeyi basan güzel Ecey’in yerine, bir, tam kızı öldüreceklerken, Allah muhafaza öldürmeden önce de tecavüz edeceklerken binlerce kartalıyla kötülüklere saldıran Karabala’nın yerine koyuyorsunuz kendinizi. Bu yiğit ve korkusuz adamın kartal keskinliğindeki gözlerinde kaybolmadan önce, acaba filmi çekilse kim en iyi canlandırabilir bu karakteri diye düşünmeden edemiyorum.

Dünya üzerinde yer ve zaman betimlemeden kurgulanmış KARABALA, tam da bu yüzden yersiz ve zamansız olmak yerine her coğrafya ve her devre atıfta bulunuyor. Zalimliğin güçle ve parayla birleştiği her kültürde büyükduvar’ı örmeyi ve tavşanın bacağını ayırmayı ilk akıl edebilen taraf, yarıdan bir fazla çoğunluğu da ele geçirince “zavallı köylüler” olarak nitelendirilen bir lokma bir hırka yaşayıp giden masum insanları asıp kesebiliyor. Hem de ne uğruna! Maalesef erkek tarihinin ezelden beridir hiç azalmadan devam eden uçkur sevdası için! En büyük kötü adam olan Mar Han’ın oğulları olan Balkar ve Edige kardeşler, bir erkek yazarın elinden çıkmış olmaları nedeniyle “dönüp aynada kendi kemcinsinlerine bakış” (yanlış yazmadım kemcins) olarak yorumlayabileceğim bir kötülük manifestosu olarak çıkıyorlar karşımıza. Kötülükte öyle sınır tanımıyorlar ki, bir an geliyor, maceranın karesine girip, çıplak ellerinizle boğmak istiyorsunuz onları! Ne demiş Alfred Hitchcock, “Bir filmde kötü adam ne kadar iyiyse, film de o kadar iyidir.”

Yeri ve zamanı sizin hayal gücünüze bırakılmış bu hikayeyi okurken, cinsiyetler arası güç dengesizliği ya da erkeğin kadın üzerindeki hükmü, günümüze de tekabül ediyor maalesef ve hala. Kötülüğün, arkasına yüzlerce asker, kılıç ve at toplayarak vücut bulmuş hali ise, at binemese ve kılıç kuşanamasa da, günümüz kötüleriyle bire bir örtüşmekte.

KARABALA’nın ilk iki macerasından şu cümleyi alıntılamak isterim: “Yüreğin gökyüzünde gördüğün şu kapkara bulutlar gibi olacak. İçin daralacak, sıkılacaksın. Bulutlar, ne kadar karanlık ve kasvetli olursa olsun gökyüzünün maviliğinden asla kuşku duyma!” Kendi deyimiyle “bir çizerin 38 yıl aradan sonra çizdiği ilk albüm” olan Hikmet Yamansavaşçılar’ın KARABALA’sının üçüncü macerasını sabırsızlıkla bekliyorum. Bu yazdıklarımın bir ‘inceleme’ yazısı olmadığını belirtmeden sözümü bitiremem. Adına tanıtım yazısı dedim ama, bu, olsa olsa, KARABALA efsanesinin ilk iki macerasını okurken hissettiklerimi anlatma yazısıdır. Çizer arkadaşlara hep dediğim gibi, Cin Ali bile çizemeyen benim ne haddimedir çizgi-roman inceleme!

Bu tanıtım yazım Gölge Dergi Haziran 2017 tarihli 117. sayısında yayınlanmıştır.