Bu hikayem Gölge Dergi’nin Mayıs 2017 tarihli 116. sayısında yer almıştır… İllüstrasyon Işın Özel (TOKOL)…

My Eyes Have Seen You – The Doors

İlk Tanışma: ‘Düş peşindeysen, düş peşime’ yazıyordu arabasının arkasında. Klişeydi belki ama, insan ne zaman, neyin peşinden giderse, karşısına güzel bir şey çıkacağını kestirebilir miydi?

O muhteşem yeşil renkli spor arabasıyla kırmızı ışıkta durunca yanına yanaştım, ‘Nicedir peşinizdeyim, nasıl bir düş bu?’ dedim. Bir kaşını kaldırarak bana baktı ve ‘Peşimden gelmeye devam et o zaman,’ dedi. Kalbim o kadar hızlı çarptı ki, bedenimdeki sarsıntıyı durdurmak için direksiyon simidine sarılmak zorunda kaldım.

Bir binanın önünde durduk. Şehrin çok eski bir mahallesinde, çok eski bir binanın dönerek çıkan merdivenlerinden çıktık. Kapı açılınca, çatı katında stüdyo-ev tarzı müthiş bir yerle karşılaştım. Ben aydınlık yerleri severim ama aynı anda salon, mutfak ve yatak odası işlevi gören kocaman alan indirekt olarak ışıklandırılmıştı. Duvarlardaki raflar dolusu plaklar, kitaplar ve müzik cd’leri bu yarı aydınlıkta, insanı geçmişe doğru bir yolculuğa davet ediyordu. Pikabın üzerindeki plaktan Jim Morrison’ın sesi duyulmaya başlayınca bayılacak gibi oldum. Karşımdaki güzel elli, güzel gözlü, uzun boylu, aşırı sakallı-aşırı kıllı ya da aşırı kilolu olmayan bu adam, daha az önce tanıştığı halde evine gelmiş genç bir kadına bir bardakta alkollü içecek değil de meyve suyu ikram ediyordu. Hem de The Doors dinliyordu! Ruh ikizim olabilir miydi?

Sway – Dean Martin

2. Buluşma: O tanıştığımız ilk akşam beni kibarca uğurladı. Ne bin türlü bahane bularak bana dokunmaya kalkıştı, ne de kalmam için çirkince ısrar etti. Üç akşam sonra beni arayıp evden almak üzere yolda olduğunu ve konum atmamı istediğinde arkadan Dean Martin’ in sesi geliyordu:

When marimba rhytims start to play…

Nar çiçeği rengi, kare yakalı Jacklyn Kennedy tarzı dizüstü elbisemle krem rengi dantel uzun eldivenlerimi giydim. Aşağıdan gelen korna sesi ile, anneannemin incileri boynumda, kemik rengi çantam elimde, nude topuklularımla kaldırıma indiğimde büyük siyah sedan bir arabanın arka koltuğunda, kol düğmeleri briyantinli saçlarından daha parlak, üç gün önceki kirli sakallı halinden eser kalmamış, tamamen Ayhan Işık şıklığında müthiş bir adam karşıladı beni. Gittiğimiz caz kulüpte tüm gözler gıpta ile bize dönüp dönüp bakarken, ben, içtiğim muhteşem şampanyadan değil de, bu centilmenin kollarında neredeyse sabaha kadar dans etmekten sarhoş olmuştum.

Sabahın o erken ve erkek uyanıklığında ‘hayır’ diyemeyecek kadar sarhoş olduğumu bildiği için beni evime bıraktı. Adam gibi adam buna denmezse başka kime denebilirdi ki?

A Hard Day’s Night – Beatles

3. Görüşme: Tanıştığımızdan beri iki hafta geçmişti ve biz üçüncü kez buluşacaktık. Hala dudağımız dudağımıza değmemişti. Bana ‘buluşalım’ diye mesaj attıktan hemen sonra Facebook’ta paylaştığı şarkı bir Beatles şarkısıydı. Bana bir kafenin adresini verdi. Arabasını kış lastiklerini taktırmak üzere gönderdiği için beni alamayacaktı. Bindiğim taksi kaldırıma yanaştığında, taksinin kapısı açıldı. Bir baktım müthiş gülümseyen ama yorgun gözlerle bana bakıyordu. Üzerinde kanvas bir pantolon, bir tişört ve hafif bir mont vardı. ‘Üşümüyor musun bu soğukta tişörtle?’ dediğimde, ‘Hastane çok sıcak, annem hastanede yatıyor da, nöbeti abime devrettim, eve geçmeden önce de seni görmeden edemedim,’ deyiverdi.

Aynı zamanda yemek de yiyebileceğimiz bir kafeye oturduk. Annesine üzülmüştüm. ‘Merak etme emin ellerde, ameliyattan sonra daha iyi olacak, çok ağrısı vardı,’ dedi. Yemekten sonra çay içtik, kafenin bir köşesinde üniversiteli bir grubun izlediği Grease filmine takıldık:

You’re the one I want oo, oo, oo…

Kalkmamıza yakın, masada otururken elimi tuttu. Bazı anlar hafızanıza sürekli bir ‘loop’ halinde dönmek üzere kazınır ya, işte bu da o anlardan biriydi. Elimi tutuyor, sıkıyor, canımı acıtıyordu adeta. Diğer elimle canımı acıtan eline dokunuyordum, sonra iki elimi birden tutuyor, tekrar farkında olmadan canımı acıtıyordu. Ellerim ellerinin sıcaklığında ve terinde kaybolmuştu. Bir eli elimin üzerinde, benim diğer elim onun elinin üzerinde. Sonra eliyle elimi bacağımın üzerine kaydırdı, kaydırırken eli eteğimin bittiği bacağımın başladığı noktaya denk geldi. Eliyle tenime uyguladığı basınç kulaklarımdan fışkırıyordu adeta. Ama kafe kalabalık, ışıklar çok aydınlıktı. Yoksa…

Bazen acı zevke yakındır ya. Kelimesiz kalırsınız.

Smooth Criminal – Michael Jackson

4. Tepişme: O akşam beni taksiye bindirdikten sonra gidip yatağımda yastığıma sarılarak ağladım. Neden bilmiyorum, sanki onun omzuna yaslanmışım da ağlıyormuşum gibi ağladım. Boşaldım, içim rahatladı.

Aradan üç gün geçmişti. Ben annesi rahatsız diye üzerine düşmek istememiştim. Ama onu görmek için ölüyordum. O akşam cumartesi akşamıydı ve arkadaşlarımın ısrarına rağmen onsuz dışarı çıkmak istemedim. Aşk mı aptallık mıydı, arzu mu istek miydi, ihtiras mı isteri miydi bu acaba? Delirecek gibi evde saçma sapan şeylerle uğraşırken gece saat 11’e doğru bir video mesajı geldi. İçerisi hıncahınç dolun bir mekanda kulakları yırtarcasına Smooth Criminal çalıyordu. Ve karanlıkta siyah tişörtlü bir erkek sesi beni o mekana davet ediyordu!

Gözlerime inanamadım. Baştan aşağı siyah giyinmiş, başında da siyah beresiyle çılgınlar gibi dans eden, o ikinci buluşmamızda benimle sabaha kadar vals ve tango yapan adam gitmiş yerine Welcome to the Jungle diye yerinde zıplayan Axl Rose gelmişti. ‘Ne içiyorsun?’ diye sormadı. Votka-Red Bull’u tutuşturdu elime. Sonra cebinden beyaz bir hap çıkarıp bana verdi. ‘Bunu da iç, bu akşam bu kafadan lazım bize,’ dedi. Sormadım bile. Ben zaten hapı yutmuştum.

Sabahın beşine kadar süren partiden sonra ‘after party’ veren başka bir mekana geçtik. Biz artık sarhoşluk sınırını aşmış altı kişiyken yanımızdaki iki arkadaşı içmeyerek, onun deyimiyle sağda solda soyulmayalım, böbreklerimizi mafyaya kaptırmayalım, mekan giriş çıkışlarında çantamızı, montumuzu kaybetmeyelim diye ayık geziyorlardı. Ve tabii ki en önemlisi araba kullanmaları gerekiyordu. Öğlene doğru biten ‘after party’den sonra gözlerimi açtığım mekan onun eviydi. Loş ışıklar sönüktü, ortam hoş bir öğleden sonrası güneşiyle hafif aydınlanmıştı. Ayaklarımdan, dizime kadar gelen Harley çizmelerimi ve üzerimden skinny kotumu kim çıkarmışsa kendini tebrik etmek istedim. Çıkarmak mı? Üstümü başımı!?

Birden bir çığlık atmışım. Henüz ayılamamış beynim bir kolun beni kendine çektiğini hissetti. Sonra kulağıma fısıldadı biri. ‘Dün gece sana ne içirdim biliyor musun?’ Ben cevap vermeye bile yeltenemeden devam etti. ‘500 miligram parasetamol. Gerçi onun da içkiyle beraber alınmaması lazım ama herhangi zararlı bir hap almana müsaade eder miyim sandın? Sadece havaya girmeni istedim.’

Yüzümü döndüm. Yüzünü döndü. Yüzüme döndü. Yüzüne döndüm. Yüzünü öptüm. Yüzümü öptü. Yüzümden indi. Boynuma geldi. Boynum inceldi. Nefesim daraldı. Göğsüm kabardı. Göğsüme indi. Sanki bir öksürük gibi sıkıştı kalbimle göğsümün arasına. Sonra öksürük kesildi. Nefesini hissettiğim yer, artık vücudumun kalbinin attığı yerdi. Kapalı, mahrem, gözden uzak, tam da o yüzden ateşler içinde yanan.

O centilmen, kırılgan ve naif erkek modundan ne zaman güçlü kuvvetli, kadınını evire çevire seven erkek moduna geçti, ben daha anlayamadan çığlıklarıma komşular duvarlara vurmaya başlamadıysa, binada kimse oturmadığı içindi. Aşıktım ama o gece aşktan yoruldum. Aşka düşmekten yoruldum. Düşe kalka, düşten kalkamadan, aşkın yoğun batağına saplanmıştım. Saplanan bir tek ben değildim. O da yanımda debelenmişti bana senkronize. Sen-kronize, ben-kronize…

Uyumuşum.

Diamonds are A Girl’s Best Friend- Marylin Monroe

5. Uçuşma: Bir erkeğin bir kadını mutluluktan havaya uçurabilmesi için iki yol vardır. İkincisi biraz pahalıdır ve bir kuyumcudan geçer. Beşinci buluşmamızdan önce bana telefonundaki Marylin ve bir kedinin siyah-beyaz fotoğrafının, bu muhteşem kadının en sevdiği resmi olduğunu söylemişti. Siyah kolsuz elbisemi giydim. Saçlarımı Marylin gibi sardım. Siyah stilettolarımı giydim. Uzun ağızlıklı sigaramı ağzıma alıp, siyah sahte kürkten etolümü de omzuma attım. Hollywood Red rujumu da sürdükten sonra, tamamdım.

Yarım saat sonra şehrin en lüks restoranında manzaramızın tadını çıkararak, meşhur bir caz quartet’inin çaldığı melodiler eşliğinde beyaz şarabımızı yudumluyorduk. Birden o şarkı çalmaya başlayınca dayanamadım ‘Bu şarkı seni anlatıyor’ dedim:

You’re too good to be true…

‘Biliyorum,’ diye gülümsedi. ‘Ben de aynını senin için düşünüyordum. O yüzden, güzelliğinin gölgesinde kalsın diye sana bunu aldım.’

Cebinden uzun bir kutu çıkardı. İçinden çıkardığı elmas ve yakut taşlarla süslü bir bilekliği bileğime taktıktan sonra elimi dudaklarına götürdü. ‘Hiç çıkarma bunu dedi. Ne olursa olsun…’

Seni Ben Ellerin Olsun Diye mi Sevdim – Müslüm Gürses

6. Dövüşme: Arkadaşlarıyla arada sırada gittiği bir mekandan bahsetmişti bana. Genelde erkek erkeğe gidilen pavyonlardan biriydi. Çok merak ettiğimi, hep gitmek istediğimi ama bir türlü öyle bir mekanda beni yanında taşıyabilecek bir erkekle tanışmadığımı söylemiştim. ‘Öyle bir erkek daha anasından doğmadı,’ dedi. ‘Ama sen benim dediklerimi harfiyen yerine getirirsen beraber gidebiliriz.’

O gün gelmişti işte. Göğüslerimi elastik bandajla sıkı sıkı sardım. Bol beyaz bir erkek gömleği ve boyfriend kotumu giydim. Üzerime o gün giymem için verdiği erkek kesimi siyah deri montu geçirdim. Saçlarımı bir bone ile saklayıp, bir de yazlık siperlikli taraftar şapkası geçirdim kafama. Artık hazırdım.

‘Dudakların bir erkek için çok pembe,’ dedi buluştuğumuzda. ‘Fondötenle rengini azalt biraz. Hem bu taraftar şapkasıyla pavyona gidilmez. İbnenin biri çıkar bu takıma küfreder, sövsen boşa gider, dövsen elinde kalır. Sen en iyisi bu simsiyah şapkayı tak.’

Siyah üzerine ince gri çizgili takımı, siyah rugan ayakkabıları, kravatsız beyaz gömleği, hafif kirli sakalı fakat intizamlı taranmış saçlarıyla hayatımın maçosu karşımda oturuyordu. Biz Gül Pavyon’dan içeri, o önde sağ eliyle göğsüne eyvallah çekerek girerken, ben arkasında, kabadayı adamların yanında gezen çiroz yeni yetme delikanlı rolü yapacağım diye kalçalarımı kıvırtmadan nasıl yürüyeceğimi şaşırtmış, deli danalar gibi zıplayarak peşinden sekiyordum. Pavyon korumaları bendeki anormalliği sezmiş olmalılar ki, biri bileğimden yakaladığı anda, onun bileğinden de bir tutan oldu:

‘Bırak çocuğu, aklı kıttır, lakin zararı yoktur,’ dedi benim için aşık olduğum adam. Orada peşinden kimliğini saklamış bir kadınla içeri girdiğini anlasalar kim bilir ne gibi işler açılacaktı başına. Adam riske aşık, ben adama…

Masamızı donattılar. Ben şapkanın siperliğinden gözlerimi kaldıramadan olan biteni izlemeye çalışırken, sahnede az önce şarkıyı mahveden kadın masamıza geldi.

Erkeğimin yanına da denmez, adeta kucağına sığıştı o kocaman kalçalarıyla. Masadaki mezelere her uzanmaya çalıştığında erkeğimin kucağından kalkıp oturarak daha bir yerleşti. Onun da bundan pek bir şikayetçi olduğu söylenemezdi. Ben erkek şeklinin içine sıkışmış kadın ruhumla kıskançlıktan masa örtülerini tırmalarken o, kahkahalar içinde cebinden çıkardığı yüz dolarları kadının sutyenine sokuşturuyordu.

Şarkıcı bozuntusu sahne almak üzere az önce kurulduğu bana ait olan kucaktan defolup gidince, dolarları gören diğer konsomatrisler, boka üşüşen sinekler gibi masamıza üşüştüler. Bu arada ben de nasibimi almıştım. Erkeğimin bir göz etmesi ile iki yanıma fermuar gibi yapışan iki kadın, kollarımı omuzlarına attıkları gibi ellerimi memelerinin üstüne koydular. Ben ne olduğunu anlamamıştım ki, karşımda erkeğimin de aynı şeyleri yapmakla meşgul olduğunu fark ettim. Elimin altındaki yumuşak şeylerin güzel mi değil mi olduğuna karar veremeden, müthiş bir kıskançlık dalgası beynimi alt üst etti.

Kadınları savurdum. Ayağa fırladım. İçtiğim iki yudum rakıdan nasıl bir erkeklik geldi ise üzerime, o cesaretle ‘Heeeeyyyytttt!’ diye bağırıp masayı devirdim. Korumalar koşup geldiler. Eliyle onları durduran adamım beni kafakola aldı. ‘Sakın kıpırdama ve sesini çıkarma!’ dedikten sonra beni o pozisyonda pavyondan çıkardı.

İster öp okşa, istersen öldür...

Benim o kadar çok canım yanmıştı ki, gözlerimden yaşlar akarken, o kahkahalarla gülüyor, ‘Kızım pavyonda masa devrilir mi, manyak mısın lan sen, az daha vurduracaktın ikimizi de!’ diye gülmekten kendini alamıyordu. Üzerine atlayıp yumruklamaya başladım. ‘Sen de benim önümde o kadınlarla aşna fişne yapmasaydın!’ diyordum ki öpmeye başladı beni. ‘Ne bekliyordun ki salak!’ dediği anda taksinin arka koltuğunda yuvarlandığımızı hatırlıyorum.

Flight of Ikarus – Iron Maiden

7. Ağlaşma: Artık gecem gündüzüme karışmıştı. Onu göremediğim günü yaşanmış saymıyor, mesaj atmadığı saatleri yas tutarak geçiriyordum. İşkence gibiydi dakikalar. Bütün sosyal medya hesaplarımı dondurmuştum. Kendimi sadece bir sosyalliğe adamıştım. Onunla geçen bir saat beni bir hafta mutlu edecek kadar şarj ediyordu. Sonra dipsiz bir kuyuda düşüyor, düşüyor, düşüyordum. Sonu olmayan bu kuyuda bir ışık beliriyordu. Telefonumda üzerinde onun adı yazılı olan bir mesaj veya bir uyarı. Ölmemek için onu görmem lazımdı. Sonunda ben bir buluşma yeri belirledim.

Geldi. Saçları kısacıktı. Kazıtmıştı. Bu da yakışmıştı ona ama… Neden dedim? Saçların?

‘Hani annem hastanede yatıyor demiştim ya sana üç hafta önce. O annem değildi. Bendim aslında. Bir sürü tetkik yapıldı. Kemoterapi almama karar verildi. Ben de zaten dökülecek diye saçlarımı kazıttım.’

Ellerini tuttum. Onu oracıkta öpmek, sevmek, iliklerime kadar ona aşılamak, bende sağlıklı olan ne varsa ona aktarmak, onda zararlı olan ne varsa bana aktarmak istedim. O ölecekse, ben de ölmeliydim. Bedeninin ne denli güçlü olduğunu bildiğim bu adamın, böyle amansız bir hastalığın pençesinde kıvranabileceği fikri… Tanrım… Nasıl dermansız bir dert vermiştin bana? Beni öldüreydin daha iyi değil miydi? Ya da beni de onunla birlikte öldür en iyisi…

Seninle Aşkımız Eski Bir Roman – Zeki Müren

8. Ne zaman olduğunu bilmediğim bir gün: Telefonumu yaktım geçen gün. Nasıl olsa bir işe yaramıyordu. Ne aramalarıma döndü, ne mesajlarıma cevap verdi.

Hangi hastanede yattığını bile bilmiyorum, iyi mi? Ne arkadaşlarının telefonu var elimde, ne ailesinin adresi… Evine gittim, kapı duvar. Ölmeyi istemek böyle bir şey sanırım. O ölmeyi isterken bana da yaşamak yakışmaz. Yaşadığımız en derin anlar youtube videoları gibi ardı ardına dönüyor beynimde. Beynim kafamın içinde, bedenim yatakta dönüyor, gözlerim çukurlarında… Bir tek o dönmüyor bana…

‘Durup düşünmek yetmiyor artık, seni istiyor her gece bu beden…’

Ölmek tek çare. Evde ne bulursam içtim sanırım. Kimse bulmasın beni. Bu hayata kusmak istemiyorum. Küsmek istiyorum.

***

9. Şehrin herhangi bir kahvehanesinde:

-Lan Selami, meşhur olmuşsun oğlum. Sosyal medya çalkalanıyor isminle.

-Saçmalama lan. Kim n’apsın benim adımı?

-Oğlum, şu bir aydır takıldığın kız var ya, gün gün blog yazmış Allah belamı versin lan! Bak! Ne diyor: Düş peşindeysen düş peşime yazıyormuş arabanın arkasında. O müthiş yeşil renkli spor araba demiş!

-Ne alaka lan? Saadettin Abi’nin vosvosu Allah belamı versin ki. O yazdırmış arkasına, hatun düşürürüm diye. Bana nasip oldu!

-Eeee? İkinci gün siyah sedan şoförlü araba diyor kız burada? Ne iş?

-Hey Allahım! O da Süleyman eniştemin şahini lan. Vosvosu alamadım o akşam, yalvar yakar eniştem bıraktı bizi mekana.

-Oğlum, rafları plak dolu ev yazmış kız, yoksa?

-Ya n’apıyım kanka. Nereye götüreydim? Melik Abi’nin stüdyoya gittik ilk akşam. Baktım kızda iş var ama birden Nalan’dan mesaj geldi. Baktım yanıyorum filan diyor. Nalan’ın da şakası yoktur haa. Kızı def ettim, Nalan’a gittim, n’apsaydım?

-Eeee bir sonraki buluşmanızda Ayhan Işık gibi şıkmışsın. O ne be abi?

-Yaa, hatırlasana o akşam nişan vardı oğlum, Sucu Seyfettin’in oğlunun nişanı. Kırk yılda bir annem bi gömlek ütülemiş, o da ona denk geldi!

-Disko, pavyon, girip çıkmadığınız mekan kalmamış oğlum bu ne yaaa?

-Nerede oğlum bizde o para? Bizim hıyarlar boş bir evin alt katında duvarlara yumurta kolisi yapıştırmışlar, her akşam parti veriyorlardı anasını satayım. Her akşam farklı ortam, farklı müzikler, farklı kızlar. Kapıya da koruma diye iki kişi dikmişler bizim spor salonundan. Kızlar da sanıyorlar ki çok özel bir kulüp! Öldüm lan o gece gülmekten zaten. Kıza pavyona sokacağım seni erkek gibi giyin gel dedim, göğüslerini filan sarmış. Bizimkiler görünce kopacaklardı, zor tuttum haytaları. Sonra kızlar masada bana sarınca bu delirdi. Masaları filan devirdi. Ama sonrasında var ya, öldürdü oğlum beni. Bir karıyı kıskandıracaksın oğlum, onu bunu bilmem.

-En son seni hasta sanmış lan. Çok acıklı orası. Millet sabahtan beri duyar kasıyor, yok ne biçim erkekmişsin de, insan bu kadar şerefsiz olur muymuş da…

-Ya manyak kendi kendine tribe girdi. Askere gideceğim ya. Saçımı kestirdim. Baktı, baktı. Ağladı yanımda. Hani annen hastaydı filan demez mi? Bir akşam halı sahadan çıkmışım, öküz gibi terliyim, tutturdu ille gel, kafedeyim. Lan gittim, bu soğukta bu tişörtle üşümüyor musun, demez mi? Ben de annem hasta da hastanede terledim, deyiverdim. Dayanamadım çıkardım üzerimdeki montu. Korkuyorum, ter kokacağım, kız benden kaçacak diye. Annem hasta demişim ya başlar bana sarılmaya. Öldürecekti o gece elimden tut, tut, ter içinde kaldım su gibi lan.

-Oğlum öyle diyorsun ama kız intihar etmiş galiba. Sana lanet yağdırıyorlar. Kıza yattığın hastaneyi söylememişsin de bilmem ne de. Bir de hasta olmadığını öğrenseler direkt linç vallahi.

-Ya abi ben n’aptım ki kıza? Güzel güzel, gezdik eğlendik. Kendi kurmuş hepsini. Hastalığımı filan. Sormadı ki salak, saçını neden kestirdin diye!

-Anaaa bak bir yazı daha düştü kızın bloguna. Dur dur şunu okuyalım:

Sana Değmez – Üç Hürel

Yeni bir gün: Yeniden doğmuş gibiyim. Evet, eğlendim, yaşadıklarımız güzeldi, ama her güzel şey gibi bir miyadı vardı. Peynirin bile bir son kullanma tarihi var da, aşkın neden olmasın(gülücük)? Daha iyisi çıkar karşıma nasıl olsa! Spor araba diye vosvosla gezdiren, disko ve pavyon diye elalemin evinin bodrumuna götüren bir adama da bu kadar ilgi yeter. Şu kırmızı-beyaz plastik taşlarla süslü dandik bilekliği de çıkarayım kolumdan. Şaka gibi kaç haftadır da takmışım. Şiddetli sarsılmalarda bile düşmemiş ya bileğimden? Ne komik yahu!

Şiddetin ne hoş, ne güzel şefkatin, sevdikçe sevesim geliyor, ölene kadar peşindeyim bırakmam!

Yalancı seni. Ölene kadar peşimdeymiş. Haydiiiii, köprüden önceki son çıkış bu, sağdan ikile…

***

Sahi…

Bir kadın beynine kaç erkek sığabilir?