Bu hikayem Gölge Dergi’nin Nisan 2017 tarihli 115. sayısında yayınlanmıştır. İllüstrasyon Enver Gökhan Altun…

Tarih; 1 Nisan 2016. Yerel saat; 07:33. Yer; Antarktika.

Kapağı sarı çerçeveli meşhur coğrafya dergisinin Güney Kutbu gezginleri, 1 Nisan 2016 sabahı Antarktika’da donmak üzere çırılçıplak bir kadın bedeni buldular. Kadın, gündüzleri eksi otuz, geceleri eksi altmış derece soğukta, tahmini on ila on iki saat kalmış olmasına rağmen mucizevi bir şekilde nefes alıyordu. Hastayı almak için Avustralya Kızılhaçından sağlanan helikopter-ambulansa, ekipten bir foto-muhabir arkadaşlarını da bindirmeyi ihmal etmediler. Ne de olsa dergi ekibi her ay kutuplarda bir kadın bedenine rast gelmiyordu. Helikoptere binen Adam Andersson, İsrailli annesinden ziyade uzun boyu ve sarışın fiziğiyle tipik bir İsveçli olan babasına çekmiş bir Amerikan vatandaşı idi. Genç foto-muhabir ilk defa gittiği kutup bölgesinden ayrıldığı için üzgündü ama bu once-in-a-life-time/hayatta bir kez denk gelebilecek haberi kovalayacağı için heyecanlıydı.

Helikopter, kadını ve foto-muhabiri Antarktika’daki keşif merkezi olan Point-1’e taşıdı. Orada kadına vücut ısısı ve akciğerleri için takviye yapıldıktan sonra bir kargo uçağı ile Melbourne’e yollandı. Royal Melbourne Hastanesi’nin ambulansı, havaalanında hazır bekliyordu. Hastaneye vardıklarında ambulansın başına üşüşen personel şimdiden hikayeyi duymuş, bu buzlar içinde çırılçıplak bulunan bedenin kimliği üzerine pek çok spekülasyon ortaya atılmıştı. Ambulanstan indirilirken kadının yüzünü ilk gören görevli, ‘Ne kadar da anneme benziyor,’ diye iç geçirdi. Hasta-kabuldeki görevli kişi ‘Bayanın refakatçisi siz misiniz?’ diye sorunca, gayriihtiyari ‘Benim,’ diyerek kimlik bilgilerini verdi Andersson. Görevlinin, hasta kadının adına İngilizce’de kimliksiz manasında kullanılan isim olan Jane Doe yazması gerekiyordu ama ‘Kadın Evangelina halama çok benziyor, ha Jane, ha Evangelina!’ diyerek hastanın isim hanesine bu ismi yazıverdi. Tabii ki, halası Avustralya’ya Aborijinler’e Hristiyanlığı yaymak için gelmiş bir misyoner olan bu hasta-kabul görevlisi, bu ismin iyi haberlerin hamili manasına geldiğini çok iyi biliyordu.

Hasta veya yaralı olmamasına rağmen kutup soğuğunda vücut fonksiyonları oldukça ağırlaşmış olan Evangelina, yoğun bakıma alındı. Andersson kadının değil odasına, yattığı servise bile giremezken dergisinin Melbourne temsilciliğinden acil bir mesaj aldı: ‘Sakın hastaneyi terk etme!’

Evangelina iki ay kadar o hastanede müşahede altında tutuldu. Bu arada biyometrik eşkali ve parmak izi İnterpol’e bildirilmiş, güney kutbunda o tarihte araştırma ya da gezi yapan tüm topluluklara sordurulmuştu. Sonuçta orada bulunduğuna göre pasaport kullanıp bir uçağa, gemiye, bir taşıta binip oraya gelmiş olmalıydı. Ne yazık ki, hiçbir grupta kayıp kadının eşkaline uygun bir kişiye rastlanmıyordu. Royal Melbourne Hastanesi bu kimliği ve uyruğu belirsiz hastayı daha fazla yatırmak istemiyordu. Hastanelerinde yapılabilecek tüm tetkikler ve taramalar yapılmış ama bir hastalık belirtisi bulunamamıştı. Yalnızca bilinci kapalıydı ve serumla beslenmesi gerekiyordu.

Derginin becerikli Melbourne temsilcisi bir önceki görevinde Moskova’da çalışmıştı. Kendi kişisel ilişkilerini ve derginin gücünü kullanarak artık basına yansımış olan bu kimliksiz kadının Rusya’ya kabul edilmesini sağladı. Mutin, dünya üzerindeki sert imajını azıcık da olsa yıkmak için, bir basın açıklaması yaparak Evangelina’yı Moskova’ya davet etti. Tabii kadının bundan haberi olmadı. Kutuptan alüminyum kaplamalı battaniye ile getirtilen kimliksiz kadın, Royal Melbourne Hastanesi’nin hasta giysileri içinde uçağa bindirilirken biraz daha gerçek gibi görünüyordu. Kimliksiz kadın Moskova’ya uğurlanırken, Andersson da peşinden uçağa bindi. Zaten derginin amacı olayı devlet başkanları nezdinde kişisel bir şova dönüştürmekten çok, derginin yeni sayısında yayımlanabilecek bir yeniden-doğuş hikayesi yakalamaktı. Bir de bu kimliksiz kadın uyansa ve neden orada olduğunu açıklayabilse, hikaye tadından yenmeyecekti.

Genç foto-muhabir iki sağlık görevlisi eşliğinde uçağa bindirilen Evangelina’nın uyuyan güzel tadında fotoğraflarını çekerken, ilk defa yüzüne bu kadar dikkatli baktığını fark etti. Yuvarlak yüzü o kadar huzur içinde uyuyordu ki, sanki az sonra uyanıp ‘Kahvaltı hazır mı hayatım?’ diye sorabilecek o şımarık Hollywood yıldızı tasasızlığı vardı yüzünde. Fındık gibi minicik burnu, burnundan bağımsız, henüz ne renk olduğunu göremedikleri kocaman gözlerini örten göz kapakları, bir heykeli andıran sımsıkı kapalı dudakları, mermer gibi pürüzsüz beyaz teni ile sedyenin üzerinde öylece uyuyordu. Andersson, merkezden gönderilen bavuluyla ortadan kaybolup iki aydır hastanede dönüşümlü olarak yıkayıp, kurutup giydiği kıyafetlerinden kurtulup bir de tıraş olup hastanın yanına geldiği anda, uçakta ortalık karıştı. Kadın yemyeşil gözlerini birden kocaman açıp, ‘O işte, o! Ben onu istiyorum. Ondan olacak, başka çaresi yok!’ diye İbranice çığlık çığlığa bağırırken sağlık görevlileri, yolculuk esnasında sedyeden düşmesin diye kadını bağladıklarına şükrediyorlardı. Şüpheli veya suçlu olmadığı halde elleri ve ayaklarının bağlı olduğunu keşfeden kadın daha da çıldırdı. Nabız, tansiyon, kan şekeri, oksijen yetmezliği birbirine karışmıştı. Sağlık görevlileri uçakta daha fazla müdahale edemeyeceklerini, inmeleri gerektiğini pilota bildirdiler. Bu arada sağlık görevlilerinden biri, diğerine ‘İnanmazsın ama bu kadın az önce deli gibi bağırırken, Alzheimer olan büyükanneme çok benziyordu,’ diye sızlanmadan edemedi.

Uçak Kırgızistan üzerinden geçiyordu ve başkent Astana, eğer iniş izni alabilirlerse otuz dakika mesafedeydi. Uçakta telefon açma yasağının canı cehenneme diyerek bildiği tüm önemli kişileri arayan Adam Andersson sonunda Mursultan Mazarbayev’in özel izni ile uçağın Astana’ya inişini sağladı. Verilen bu izin, sadece bir uçakta yitirilmekte olan kimliksiz bir kadına duyulan merhametten ileri gelmiyordu elbette. 1990’dan beri ülkeyi yönetmekte olan devlet başkanı, başkentindeki dünyanın en büyük çadırı olan Han Şatır’ın açılışının doğum gününe yetiştirilmesi olayında olduğu gibi reklama biraz meraklıydı. Üstelik bu uçağa izin vererek Mutin’e de bir gol atmış oluyordu. Uçaktan apar topar indirilen Evangelina, Astana City Hastanesi’ne götürüldü. Tabii ki Andersson yine kadının yanındaydı. Astana’daki hastanede de yaklaşık iki ay kalan Evangelina’nın, Melbourne’de ilginç bir şekilde yapılması atlanmış bir testi pozitif çıkmıştı: Beta Hcg’sine bakmayı unutmuşlardı; diğer bir deyişle kadın dört aylık hamileydi! Bu bilgi de basına sızınca ortalık iyice karıştı. Hastanın hamile olduğunu ortaya çıkaran laboratuvar görevlisi gazetecilere poz verirken ‘Ne kadar da rahmetli büyük teyzeme benziyor bu kadının yüzü, hayret bir şey,’ diye geçiriyordu içinden. Öte yandan Melbourne’deki hastanede çalışan laborant kadın, Beta Hcg hormonu seviyesine baktığına ve negatif çıktığına yemin edebilirdi. Ama ne hikmetse bu testin sonucu sistemden uçup gitmişti!

Andersson’un dergisi hikayenin uzun soluklu seyrinin telif haklarını satın almış olsa da, “Kar Adamı Yeti’nin Çocuğu mu Doğacak?” diye sansasyonel başlıklar atarak satış patlaması peşinde olan magazin basınına kimse engel olamıyordu. Çocuğun cinsiyetinden tutun da adının ne olacağına kadar, hatta babasının Noel Baba olma ihtimaline kadar bin türlü şaklabanlık sosyal medyayı sallıyordu. Sonunda Mutin aslında Moskova’ya doğru yola çıkmış olan meşhur ve isimsiz misafirini, masaya yumruğunu vurarak ve özel uçağını göndererek ülkesine getirtti. Mutin, Andersson ve dergisine, önceden satın aldığı telif haklarına istinaden hikayeyi en sona saklamasını bildiren yazılı bir emir göndererek, Evangelina olayına yayın yasağı getirdi ki; bunun tam zamanıydı. Çünkü doğacak çocuğun Mesih olma ihtimalinden bile söz edilmeye başlanmıştı.

Ortalık duruldu. Gündem yine o baş döndürücü hızıyla değişti ve konu unutuldu. Andersson belki de yüzlerce kez fotoğrafladığı bu kadının yüzünü hem kimseye benzetemez hem de onda tanıdığı tüm kadınlardan parçalar bulmaya başlarken, hamileliği nedeniyle epileptik krizleri için ilaç verilemeyen Evangelina, Tsentralnaya Klinicheskaya Bolnitsa Upravleniya Delami Prezidenta Hastanesi’nin özel koğuşunda kan ter içinde bildiği her dilden hezeyanlarla boğuşuyordu. Andersson, tüm bunları kayda alabilmek için Rus hemşirelerden birine yüklüce bir rüşvet vermek zorunda kalmıştı. Sıkça İbranice konuşan kadın, arada İtalyanca, Latince ve dergideki dilbilimcilerin saatler süren araştırmalar sonunda çözdüğü sadece iki bölgede konuşulan bir Aborijin dili olan Mindi dilinde konuşuyordu. İki dudağının arasından genelde anlamsız olan kelimeler fışkırsa da, arada, İncil’den bazı kesik kesik cümleler söylediğini tespit ettiler.

Tarih; 31 Aralık 2016. Yerel saat; 15:45. Yer; Türkiye.

Uluslararası Atatürk Havalimanı’na özel izinle iniş yapan uçağı tam üç tane ambulans karşıladı. Uçağın kapıları açılınca gereksiz yere telaş edildiği ortaya çıktı. Şuuru yerinde olmayan kadın hasta uçaktan sedye ile indirilirken, iki sivil, bir askeri personel ve sarı çerçeveli meşhur derginin İstanbul temsilcisi apronda hazır bekliyordu. Ambulans önceden belirlendiği gibi hastayı İstanbul Florance Nightingale Hastanesi’ne götürdü. Personel hastayı acil kodu ile yoğun bakıma taşırken, hastayla birlikte uçaktan inen Adam Andersson ve derginin İstanbul temsilcisi Eric Nolan bankoya yanaştılar. Hastanın adı yerine Evangelina yazmaya üşenen görevli ‘Eva’ diye kısaltıverdi. Kendine tepeden bakan uzun boylu sarışın adama bakıp sordu: ‘Kocası mısınız?’ Yıllardır Türkiye’de yaşayan ve bir kadının yanındaki adam kocası ise herkesin her şeye olur verildiğini çok iyi bilen Eric Nolan’ın dürtmesiyle, Andersson’un ağzından zoraki bir ‘Evet’ çıktı.

Hastane, Rusya’dan özel izinle gelen bu kadın hastanın dedikodusu ile çalkalanıyordu. Kadın doğurdu doğuracak kadar, yani dokuz aylık hamileydi. Çok geçmeden bu kimliksiz kadının, Mutin yayın yasağı getirmeden önce sosyal medyayı karıştıran hasta olduğu anlaşıldı. Yoğun bakıma alınır alınmaz da, bu kimliksiz kadının neden apar topar Türkiye’ye gönderildiği ortaya çıktı. Çünkü kadın:

“İstanbul! İstanbul! İstanbul! Oraya götürün beni! Nasıl Habil Kabil’i öldürdü! Nasıl Yezid Hüseyin’i öldürdü! O da sizi öldürecek! Siz kimsiniz ki ona şirk koşarsınız ey gafiller!” diyerek gayet temiz ve net bir Türkçe ile çığlıklar atmaya başlamıştı. Sonra başka bir dilde bir şeyler söyledikten sonra İngilizce olarak İncil’den konuşmaya başladı: “Leaving the next day, we reached Caesarea and stayed at the house of Philip the evangelist, one of the Seven.” (Act 21:8)

O sırada bu hastanede yatan akrabasını ziyarete gelmiş bir Rahibe ‘Tanrı bizi korusun!’ diye haç çıkararak koridordan seğirtti. ‘Ne diyor ki?’ diye arkasından bağırdı bir hemşire.

“Ertesi gün Sezariye’ye geldik. Yedilerden biri olan müjdeci Filippus’un evine giderek onun yanında kaldık, diyor. İyi bir şey mi müjdeleyecek kötü bir şey mi! Yüce İsa aşkına, siz de hemen evinize gidin bence!”

Hastanedeki herkes panik içinde sağı solu arayarak, hiç olmadı İnstagram’dan fotoğraf paylaşarak bu ilginç hastayı ilk keşfeden olduğunu ispat etmeye çalışırken, meraklı bir personel hasta-kabul ekranının görüntüsünü Twitter’dan paylaştı: ‘Tesadüfe bakın ki Rusya’dan gizlice getirilen hastamızın adı Eva, kocasının adı ise Adam! Adem ile Havva bunlar yahu!’

Zaten kadının apar topar Türkiye’ye gönderilmesinin asıl sebebi Türkçe konuşması değil, Mutin’in gizli servisinin, kadının Havva Cennetkuşu isimli bir Türk vatandaşı olduğunu ortaya çıkarmasıydı.

Tarih; 1 Ocak 2017. Yerel saat; 00:45. Yer; Doğumhane Ünitesi.

Havva, yoğun bakımdan getirildiği doğumhane yatağında zangır zangır titremeye başladı. Kadının normal bir hamileden çok daha fazla büyümüş karnı sanki patlayacakmış gibi dalgalanıyordu. Derken ağzından ve rahminden önce sızım sızım gelen kanın hiçbir tamponla durdurulamayacak derecede oluk oluk akmasıyla dehşete düşen doğumhane personeli, elleri ayakları korkudan kesilmeden önce kadını kendi kanında boğulmaması için yan çevirmeyi başardılar. O esaslı kan deryasının içinde Havva, kaşın gözün arasında eline geçirdiği bir neşterle karnını deşiverdi. Deli gücü gelmiş kadını durdurabilmek için çağrılan güvenlik görevlileri yetişemediler ama gördükleri manzara karşısında hepsi bir kenara çöküp kusmaya başladı. Kadının karnı, bağırsakları paramparça olmuş, içinden altı tane ancak bir enik büyüklüğünde bebek ölü doğarak akan kanla birlikte yerlere saçılmıştı. Personelin hepsi kaçmış, sadece yüzü gözü kan içinde kekeleyerek ağlayan bir hemşire kalmıştı: “ “Yedinci…Yedinci de doğdu… bü….Büyüktü ama o… O da erkekti… Erkekti… Ayağa kalktı… Ağaya kalkar kalkmaz eline bir silah aldı!” diye hıçkırdıktan sonra o da oracıkta bayıldı.

Tarih; 1 Ocak 2017. Yerel saat; 01.17. Yer; Muallim Naci Cad, Ortaköy, Meina Gece Kulübü.

Meina gece kulübünün önünde taksiden inen bir adam, elindeki kalaşnikof tüfekle ortalığa ateş ederek gece kulübünden içeri daldı.

Tarih; 31 Aralık 2016. Yerel saat; 18:35. Yer; Sarı çerçeveli dergi New York ofisi.

Derginin New York ofisinde, yeni yıla saatler kala çalışmak zorunda olan şanssız meslektaşı İvan, Adam Andersson’dan gelen e-postadaki tam 2017 adet yüksek çözünürlüklü fotoğrafı unzip ettikten sonra son fotoğrafta gördükleri karşısında dehşete düşüp ofis şefine Whatsapp mesajı attı. Fotoğraf, ilk ismi Havva olarak belirlenmiş olan kadının doğumhaneye alınırken, boynunun ve aşırı büyümüş karnının tüm damarları insanüstü morlukla şişmişken, yüzü kıpkırmızı bir şekilde şeytani bir ifade ile ıkınmasını sabitlemişti. Ofis şefi 2017 fotoğrafın ilkini açmasını söyledi muhabire. Bilgisayar İvan’ın fare kullanma hızına yetişmeye çalışarak 2017 fotoğrafı da küçük kareler halinde donmadan açmaya çalışırken, ilk kare İvan’ın kanını dondurdu.

31 Mart 2016’da saat 17:57’de çekilmiş olan fotoğrafa zoom yapınca, buzlar üzerinde çırılçıplak sırtüstü yatan Havva’nın bacaklarını aralayıp üzerine abanmış halde görüntülenmiş uzun boylu, sarışın ve çıplak erkek bedeninin Adam Andersson olduğunu tespit ettiği anda, tüm dünya ajanslarına İstanbul’da bir teröristin yerel bir gece kulübünde yeni yılı karşılamak üzere eğlenenlerin üzerine makineli tüfekle ateş açtığı, ölü ve yaralı sayısının ilerleyen dakikalarda açıklanacağı haberi düştü.