Nikola Tesla Havaalanı, Savaş Adası, Knez Mihailova Caddesi, Sırp Dinarı, Belgrad /Sırbistan… 

Sanki gönülsüz gibi, acaba güzel mi ki diyerek gittiği yerlerden, gönül koyarak, kimi yerde de gönlünü bırakarak ayrılır mı insan?

Balkanlar’dan bahsediyorum. Babamın “Bosna-Hersek’te çok güzel Osmanlı camileri varmış kızım” cümlesi üzerine planlayıp gittiğimiz Balkanlar turundan.

Devlet radyosunda değiliz, reklam yapabiliriz. Gezimizi ETS turdan ayarladım. Bu bizim ilk rehberli yurtdışı gezimizdi. Daha önce benim rehberliğimde(!) Roma’yı gezen anne ve babama farkı sormama gerek yok çünkü biz ailecek rehberimizi çok sevdik. Bir Stockholm sendromu yaşandı aramızda. O bizi yedi gece sekiz gün esir aldı, ama biz ona tabiri caizse, aşık olduk.

Aslen Karadağlı olan ama çocuklukta Türkiye’ye göçmüş bir aileden gelen rehberimiz Yusuf Bey, Balkan coğrafyasının zorluklarını ve insanların hayatına olan yansımasını, ayrıca Türkiye’nin, Balkanlar’daki Müslüman halkın gönlünde yer alışını, yedi gün boyunca anlattı bize. Tarih anlattı, coğrafya anlattı, ekonomi anlattı. Günlük politikaya girmeden (ya da bazen ucundan değinerek) Balkanlar’ın çıfıt çarşısı gibi karmakarışık dini, etnik ve politik durumunu bile anlattı.

O anlatılanlardan ve gördüğüm dağlardan, denizlerden, göllerden, yollardan, sınırlardan, köprülerden, bir kaç paragraflık hatıra kaldı bende. Bunları size -aslında sonradan hatırlamak üzere Balık Hafıza’mın şu kenarına işleyerek kendime- anlatmak istiyorum.

İstanbul’dan bindiğimiz uçaktan, Belgrad’da indik. O da ne! İlkokul bilgilerimi deşiyorum: Belgrad eskiden Yugoslavya’nın başkenti idi. Ama biz şimdi Sırbistan’dayız.

Pazar sabah 8’de şehri turluyoruz. Kimsecikler yok. Şehir yer yer Ankara’nın Ulus semtini andırıyor bana göre. Eski binaların yanında yıkık, bombalanmış, kurşunlanmış binalar da var. Bombalanmış? Kurşunlanmış?

93 yıldır (Güneydoğu’daki terörle mücadele sırasında atılan kurşunları, bombaları ve gazetecilerle devlet adamlarına suikast için sıkılan kurşunları, ha bir de 80 öncesi sağ-sol çatışmalarını, ara sıra da düğünlerde atılan maganda kurşunlarını saymazsak) kurşun yüzü görmemiş ca’nım memleketimden buralara gelince, tarih, kanlı sayfalarını insanın yüzüne bir tokat gibi çarpıyor. Tarihte geriye dönüp, bilmediklerimizi öğreniyoruz, hatırlamadıklarımızı hatırlıyoruz:

Sene 1943. II. Dünya Savaşı sırasında Bosna-Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Makedonya, Slovenya ve Kosova nice badirelerden sonra bir araya gelerek Yugoslavya (yugo=güney, yani güney-slavlar) Sosyalist Federal Cumhuriyeti’ni kuruyorlar. Ülkenin ilk başkanı soyadını herkesin hatırlayacağı Josip Broz Tito. Tito, Yugoslav Komünist Partisi’nin başıymış ama soğuk savaş döneminde, ne ABD başkanlığında kurulan NATO’ya, ne de o zamanki adı SSCB olan Sovyetler’in kurduğu Varşova Paktı’na katılmak istemeyen Bağlantısızlar Hareketi’nin kurucu üyelerinden olmuştur. (Bağlantısızlar Hareketi’nin-Non-Aligned Movement- 1961’deki kurucuları; Hindistan Başbakanı Nehru, Endonezya Cumhurbaşkanı Sukarno, Mısır Devlet Başkanı Cemal Abdül Nasır, Gana Devlet Başkanı Nkrumah ve Tito’dur.)

***

Eski Yugoslavya’da Latin alfabesinin yanı sıra Kiril  alfabesinin de kullanılıyor olması ve ülkenin sosyalist politik duruşu; Yugoslavya’nın da Rusya yavrusu demir perde ülkelerinden biri olduğu yanlış imajını doğuruyor. Birbirine küs iki komşudan biri olan Arnavutluk Devlet Başkanı Enver Hoca’nın aksine Tito, Rusya ile yakın ilişkilere girmemiş. Enver Hoca ve hikayesine İleride sıra gelecek. Makedonya’nın Ohrid şehrine gelince anlatacağım ama şimdiden söylemekte fayda var; 2011 yılı itibariyle Asya ve Avrupa’da yaklaşık  252 milyon insanın kullandığı Kiril Alfabesi Balkanlar’da doğmuştur.

***

Rehberimizin bize anlattığı eski Yugoslavya ve Tito döneminden aklımda kalanlar: Tüm çalışanlar sabah 6’da işbaşı yapıp öğleden sonra 2’de iş bırakırlarmış. Devletin fabrikayı kurup, bu senin işletmen, çalış, işlet, para kazan, yıllık kazancının % 50’si benim, %25’i seneye sermaye, %25’i de maaşın hariç sana ikramiye diyerek halka devredermiş. 41-80 arası Yugoslavya’sı böyle yaşamış.

Dünyanın kendi kendine yetebilmiş, kendi kaynaklarını vatandaşların ve ülkenin geleceği için harcayan hiçbir rejimine yaşama şansı vermeyen  kapitalizm illeti, bu bir sürü farklı etnik grup ve farklı dine mensup bu coğrafyayı karıştırmaktan büyük zevk almıştır eminim. Dost olarak geçinirken saygı duyabildiği farklılık unsurlarını, ama onlar Slav, onlar Makedon, onlar Müslüman, onlar Ortodoks, onlar Yahudi diyerek kışkırtmak zor olmamış. Tabii, Balkanlar’da, Hitler’den geriye pek de Yahudi kalmadığını söylemek lazım.

Drina Nehri, Saraybosna tüneli, tünelde çalışan Saraybosnalılar, Saraybosna/Bosna-Hersek...

Drina nehri… Hey gidi koca Drina… Ve nehirdeki köprü: Drina Köprüsü… İvo Andriç’in meşhur romanı. Yani bence meşhur. Kaç kere okuduğumu hatırlayamadığım, ama bilgilerimi tazelemediğim için, rehberimiz anlatırken kenarında öylece dikilip kaldığım nehir. Kasabanın adı Vişegrad… Bu kasabadan devşirilerek İstanbul’a götürülmüş ve sadrazam olmuş bir şahıs,  kasabasının ortasında geçen bu nehre köprü yaptırıyor: Sokullu Mehmet Paşa… Ama köprünün hikayesi bir değil ki; bin. İşte kitaptan aklımda kalan bir tanesi:

Kasabanın varlıklı ailelelerinden birinin oğlu, tüm gençlerin bir arada olduğu düğün gibi bir ortamda, kasabanın en güzel kızı için ‘Babam bana o kızı alacak!’ diye kibirli kibirli konuşur. Genç kız bu herkesin içinde ve kendi rızası alınmadan söylenmiş emirvaki cümleyi hakaret olarak  algılar. ‘Ancak Drina’nın iki yakası bir araya gelirse, ben sana varırım’ diyerek delikanlıya meydan okur ve ortamı terk eder. Gelgelelim oğlanın babası kızın babasından kızı ister ve maddi durumlarından dolayı, kızın babası, kız istemediğini bildirmesine rağmen evet demek zorunda kalır. Bundan sonra oğlan evinde davullu zurnalı düğün için, kız evinde de kızı utandırmayacak görkemli bir çeyiz için hazırlıklara başlanır. Kasabanın en güzel ve de en gururlu kızı hiç sesini çıkarmaz, kaderine razı, sessizce kendine verilen nakışları işler. Düğün günü gelir çatar. Gelin evinden alınıp ata bindirilir. Gelinin oğlan evine gidebilmesi için Drina üzerindeki köprüden geçmesi gerekmektedir. At binmeyi çok iyi bilen Gelin, köprüden geçerken düğün alayının korku ve şaşkınlık dolu bakışları altında atını köprünün korkuluklarına sürer ve kendini nehre atar. Drina’nın azgın sularında gelinliği ile kaybolan kızın cesedine ulaşılamaz. Kız sözünü tutmuştur: ‘Ancak Drina’nın iki yakası bir araya gelirse ben sana varırım…’

***

Bizim deyimimizle Saraybosna, tüm dünyanın deyimiyle Sarajevo, Bosna-Hersek’in başkenti. Bizim ziyaretimiz çok yağmurlu bir güne denk gelip şehri şöyle bir  yağmurdan göz açtığımız anlarda görebildik. Ama ertesi gün gittiğimiz tünel ziyareti ve o tünelle ilgili anlatılanlar…

Bu 800 metrelik tünel 1992-1995 yılları arasında yaşanan Saraybosna kuşatması sırasında havaalanının altına tabiri caizse dişle tırnakla kazılmış. Havaalanı çok geniş bir alan olduğu için yardım için atılan malzemeleri almaya gidenler Sırp keskin nişancıları tarafından vurulurmuş. Ama öldürülmezmiş. Sonra o vurulan kişiye yardıma gidenleri de öldürmek üzere yaralarlarmış ilk gelen kişiyi. Zulmün savaştaki boyutu. Aynı bayrak altında yaşayan eski vatandaşlar, akıl almaz bir kinin aralarına girmesi ile düşman. Düşmandan da öte. Bunu düşman yapmaz deriz ya… Tam da öyle…

Oysa Saraybosna’daki savaşta Genel Kurmay Başkanı bir Boşnak’ken, iki yardımcısından biri Sırp, diğeri Hırvat’mış. Herkes savaşta bir taraf. Haklısı yok, haksızı çok savaşın.

Saraybosna’da yaşananlar için söylenen sözü hatırlatmadan geçmeyeyim: ‘Unutma unutturma, ama kin tutma…’

Serebrenitsa’da ‘Burası BM koruması altındadır, hiç kimsenin kılına zarar gelmeyecek. Ama kadınlar ve çocukları kasabadan uzaklaştırsak daha iyi olur’ çağrısında bulunulmuş. Fakat ne yazık ki uzaklaştırılamayan kadın ve çocuklar ve şehirde geriye kalan erkek nüfusu, onbinlerce insan, II. Dünya Savaşı’ndan bu yana gerçekleşmiş en büyük toplu katliamda hayatlarını kaybediyorlar. Şehir BM güvenliğindeyken kendisine sığınan 25.000 mülteciyi Sırp komutan Ratko Mladiç’e teslim eden Hollandalı komutanın adı Thom Karrremans. Tarihe adı bu şekilde geçmiştir herhalde, ama neye yarar…

Bizim rehberimizin kuzeni de o sıralarda Serebrenitsa’da imiş. Sırp ev sahipleri genç Müslüman delikanlıyı evlerinin bodrumlarında saklamışlar. Hem de kimden korumak için? Çetnik yani aşırı Sırp milliyetçisi kendi oğullarından! Sonu acıklı da olsa Anne Frank’ın Hatıra Defteri geliyor insanın aklına. Nazi Almanyası’nda bir bodrumda saklanarak hayatta kalmaya çalışan Anne Frank… Bizim rehberimizin kuzeni kurtulmuş Allah’tan… Uzun süre haber alamamışlar ama sonunda ailesine kavuşmuş…

Stari Most: Mostar Köprüsü, Neretva Nehri, Küçük Köprü, Mostar/Bosna-Hersek…

Mostar Köprüsü yıkılmış, Neretva ne kadar üzgün kim bilir!’ Bulutsuzluk Özlemi’nin Yaşamaya mecbursun şarkısının dizeleri yol boyunca eşlik ediyor bana Mostar’da. 1567’de Kanuni tarafından yaptırıldığından beri 427 yıldır dimdik ayakta duran Mostar Köprüsü, Saraybosna savaşında, 9 Kasım 1993’te Hırvatlar tarafından yıkılıyor. Sonra aslına uygun olarak yeniden inşa edilen köprü, ilkinde Allah’ın 99 ismi nedeniyle 99 küçük basamak taşırken, yeni yapılanda yıkıldığı yılı temsilen 93 basamak yer almış. Köprü 2004 yılında bitirilerek hizmete sunulmuş ve UNESCO miras listesine alınmış.

Mostar şehri… Hani ‘Kalbim Ege’de kaldı’ der ya Sezen Aksu… Ortasından nehir geçen küçük Safranbolu diyebileceğim, kendi sıcak, insanı sıcak, köprüden sürekli bir o yana bir bu yana geçişen turist güruhuyla, kendi minik, kalbi büyük bir kasaba….Ne güzeldin Mostar… Ne güzelsin…

Son Osmanlı Köyü Poçitel kedisi, Kotor ve Budva’dan manzaralar, Kotor-Budva/Karadağ… 

Bosna-Hersek’ten sonra geçtiğimiz Karadağ yeni bir ülke. 2006’da Sırbistan’dan ayrılmış. %55.5 ayrılalım oyu çıkmış halk oylamasında. Karadağ, Avrupalıların deyimiyle Montenegro, kendi deyimleriyle Crna Gora; anayasasında ‘Biz bir ekolojik ülkeyiz’diyen ilk ülke imiş. Baktım öyle yazıyor: ‘Montenegro sivil, demokratik, ekolojik ve sosyal adalet sağlamak üzere düzenlenmiş kanunlarla yönetilen bir ülkedir.’ Bu ekolojik ülkede fabrika bacası değil de turist akını görmek istiyorlarmış yöneticiler. İlk gördüğüm şehir olan Kotor, bir iç deniz, adeta bir göl oluşturmuş olan Kotor Körfezi’nde dağların denizle yamaçları vasıtasıyla buluşmasını sükunet içinde karşılıyor. Denizin kenarındaki yamaçlarda ya beş ev var arka arkaya, bilemedin altı ev. Ondan sonra dağı traşlayalım, arazi elde edelim, fazladan konut yapıp reklamla satalım dememiş kimse. Ağaoğlu dahil hiçbir emlakçı buralara uğramamış henüz… Umarım uzun süre de uğramaz…

***

Balkanlar’ı neden Türkiye’nin 80’li yıllarına benzettiğimi anlıyorum yavaş yavaş. Çok uluslu ama çok düşüncesiz şirketler gelip oraları buraları talan etmemiş henüz. Belgrad’da Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği yerde bir ada var. Yüzyıllardan beri şehri her kuşatmak isteyen ordunun bu adaya konuşlanması nedeniyle ‘Savaş Adası’ denmiş. Ama artık Belgradlılar ‘Kuş Adası’ demek isterlermiş oraya. Bu yüzden adayı kuşlara bırakmışlar. Tamamı ağaç kaplı olan adayı insana iskâna açmamışlar… Şehrin ve Avrupa’nın göbeğinde, tam da rant yerinde bir adayı kuşlara bırakmak! Ne naif, nasıl saf!

Ya da ne ahmakça! Birileri gelip önce belediye kanununu, sonra imar-iskân planlarını değiştirinceye kadar bu böyle kalacak. Sonra o birileri, o güzelim adaya ikiz kule şeklinde rezidans ve kocaman bir AVM dikip adına da ‘Belgrad Twin Towers’ dediği zaman, o belediye kanununu, o emlakçı oraya kule dikebilsin diye değiştirenler, seçim arenalarında, ‘Biz halkımıza hizmet için varız! Biz bu şehri kuş bokundan kurtardık, size gül gibi iki kule diktik!’ diye bağıracak. ‘Biz size yol yaptık yoooooool’ diyecekler, tabii kendilerine de bir sürü benzin istasyonu diktiklerini söylemeden… Ülke gelişmeye başlayınca işler böyle yürüyecek. Ama daha bunlara var biraz…

***

Kotor’dan sonraki Karadağ şehri Budva, biraz, bu uyanık çok uluslu şirketlerin istilasına uğramış gibi görünüyordu. UNESCO dünya mirasına kabul edilmiş olan Kotor’daki ‘old town’ın aksine Budva, Rus müteahhitlerin kocaman oteller yapma yarışına sahne olmuş ve olmakta. Böylece büyük büyük otellerde, büyük büyük kumarlar oynayabilsin ve ülkenin ekolojisine katkıda bulunabilsin diye zengin turistleri ülkeye çekeceklermiş. Benden duymuş olmayın ama görünen köy kılavuz istemez. Bacasız  turizm olsun da çamurdan olsun demiş demek ki Budvalılar…

Arnavutluk bayrağının çift kartallı sembolü, Enver Hoca’nın Piramit binası,  İskender Bey heykeli, devlet binaları, Tiran/Arnavutluk…

Karadağ’dan sonra Arnavutluk’un başkenti Tiran’dayız. Burası bayındır bir şehir. Devlet dairelerinin bir arada olduğu semt Ankara’nın Bakanlıklar’ına benziyor. Arada bir yerde yıkıldı yıkılacak kirlenmiş camdan piramit bir bina var. O bina karısının Enver Hoca için yaptırdığı binaymış. Bu şehri ve bu ülkeyi yıllarca kendi bildiği gibi yöneten Enver Hoca ölümünden sonra kendi için bir anıt-mezar yaptırılmasını istememiş. Vefatı sonrası eşinin yaptırdığı bu piramit binanın bir Enver Hoca merkezi olarak kullanılmasına ise yeni rejim sahipleri izin vermemiş. Yazık, dedim. Bir inat ya da bir kin uğruna şehrin en güzide alanlarından biri atıl beklemekte.

Enver Hoca önce Arnavut Komünist Partisi Genel Sekreteri imiş ve bu görevi devraldığı 1941’den öldüğü 1985 yılına kadar sürdürmüş. 1939’da İtalya’nın Arnavutluk’u işgalinden sonra Hoca’nın Tiran’daki tütüncü dükkanı bir direniş üssüne dönüşmüş. Arnavutluk Komünist Partisi kurulunca başına getirilen Hoca, 1946 yılında kurulan Arnavutluk Halk Cumhuriyeti’nin de ilk devlet başkanı seçilmiş. Stalin döneminde SSCB ile arayı sıkı tutan Enver Hoca, Kruşçev döneminden itibaren hemen hemen tüm ülkelerle ilişkilerini keserek kendi kendine yetme politikası gütmüştür. 1967 yılında ülkesini resmi olarak dünyadaki ilk Ateist devlet ilan etmiştir.

Bu sebeple çoğu ibadethaneyi kapatmasının bir hikayesi varmış: Çoğu Müslüman ya da Ortodoks Hristiyan olan halkın ibadethanelerinin önünden geçerken sürekli el açıp dua ettiklerini gören Hoca halka sormuş; ‘Neden bu kadar çok dua ediyorsunuz?’ diye. ‘Günahlarımızın affı için…’ demiş Müslüman ve Hristiyan halk. Bunun üzerine enver Hoca adamlarına soruyor.: ‘Nedir bizim halkın en büyük günahları?’ Diyorlar ki ‘Cinayet (kan davası) ve hırsızlık’. Enver Hoca hemen bir kanun çıkarmış. Her kim ki cinayet işleyecek; maktulle aynı yere önce kendi diri diri, sonra ceset olmak üzere gömülecek! Hırsızlık yapan ise yaptığı yere diri diri gömülecek!

Sonraki 20 yıl suç oranı neredeyse sıfıra düşmüş Arnavutluk’ta!

Bir de İtalya ülkesini tekrar işgal edecek diye korkusundan ülkenin her yerine binlerce 6 kişilik sığınak yaptırmış mühendislerine. Demiş ki ‘Şu kadar top atışına, şu bombaya, şu havan mermisine dayanıklı sığınak yapın!’ Bitince, ‘Bitti mi? Şimdi girin içine de test edelim bakalım!’ demiş.

Allah’tan işlerini düzgün yapan mühendisler sağ kalabilmişler!

O zamanlarda yaşamadım ama böyle düşünen ve yapabilen, ama düşündüğü gibi dürüst ve halkının çıkarları yönünde ağır kararlar alabilen iki devlet adamı daha gelseymiş bizim ülkemizin başına… Neyse, konuyu dağıtmayalım…

Arnavutluk’tan geçip giderken dikkatimi çeken bir olay da adamların mobilya mağazaları bile tek ya da iki katlı idi. Müstakil ev gibi. O bizdeki gibi koca koca, katlı katlı, üst üste binalar yoktu. Çünkü insan az arazi çoktu. Keşke tüm şehirler öyle kalsaymış ya…

Cyril ve Methodius kardeşler heykeli, Ohrid gölü, Ohrid evleri, Ohrid/Makedonya…

Makedonya’da ilk uğradığımız şehir Ohrid ve Ohrid gölü. Dünyanın 3. en eski Avrupa’nın en eski gölüymüş. 358 kilometrekare büyüklüğünde olan göl, tüm göllerin tersine nehirlerden beslenmiyor; aksine bu gölden kaynaklanan bir nehir var. Ve suları, içinde yıkanan insanı vaftiz eder kabul edilen bu gölde yıkanırsanız tüm günahlarınız af edildi sayılırmış, halk arasındaki inanışa göre. Biz annemle (hava muhalefeti nedeniyle) sadece ayaklarımızı sokabildik, sonra da yeter bu kadar af dedik…

İşte bu Ohrid’de yazının başında bir yerlerde bahsettiğimiz Kiril Alfabesini icat eden diyelim, Cyril ve Methodius kardeşler yaşamış. Zaten heykelleri de şehrin çarşısının sonunda yer alan göl kenarındaki meydanda mevcut: Milattan sonra 9. yy’da Birinci Bulgar İmpartorluğu’nda yaşamış Aziz Cyril ve Methodius kardeşler.

Öylesine kocaman, bakılınca ufka kadar devam eden bir gölün kenarında kurulmuş Ohrid’in incisi meşhur. Ama bu inci göldeki balıkların pullarından yapılırmış. Özel bir formülü varmış ve bu formülü iki aile dışında kimse bilmezmiş. Ailedeki kadınlar dahi… Neden? Formülün sırrı evlilik yolu ile başka ailelere aktarılmasın diye!

Resneli Niyazi’nin evi, Manastır Askeri İdadisi, Manastır caddeleri, Babam ve Paşam, Manastır/Makedonya…

Ohrid’den çıkıp Resne’ye, Osmanlı’nın son döneminde Balkanlar’da ismi geçmiş olan Resneli Niyazi’nin bu yörede eşi benzeri olmayan Fransız tarzı konağına uğradık. İstanbul işgal altında iken bu Resne’li Niyazi bir geyik bulup kendine alıştırmış. Sonra işgal kuvvetleri şehirden püskürtülüp İstanbul’a girilirken geyik de milis kuvvetlerinin yanında yürümüş. Gazeteler o devirlerde(!) politika yazmaya korkarlarmış. O yüzden sürekli geyikten bahsetmeye başlamışlar. Vay Niyazi’nin geyiği aşağı, Niyazi’nin geyiği yukarı! Ama halk bir süre sonra bıkmış ve ‘Bırakın şu geyik muhabbetini yahu!’ diye isyan etmiş…

Aradan zaman geçmiş, Resneli Niyazi Balkanlar’dan İstanbul’a çağrılmış. Limanda beklerken en yakın koruması tarafından suikaste uğratılmış. Adamın neden öldürüldüğü anlaşılamayınca da; ‘Ne şehittir ne Gazi, … yoluna gitti bizim Niyazi!’ lafı edilmiş. Rehberimizden anlatması, benden yazması, araştırması sizden…

Bir sonraki durağımız Manastır.. Mustafa Kemal’in Selanik’teki eğitimini tamamladıktan sonra geldiği şehir… Manastır Askeri İdadisi binası Türkiye Cumhuriyeti Genel Kurmay Başkanlığı tarafından müzeye dönüştürülmüş. Müzeye gelen ziyaretçilere seyrettirilen Paşam’ı ve Kurtuluş Savaşı’nı anlatan belgeselde gözyaşlarımı tutamadım desem…

Vardar nehri köprüsü, Rahibe Theresa heykeli, Üsküp’ten Manzaralar, Üsküp/Makedonya…

Manastır’dan sonra son durağımız olan Makedonya’nın başkenti Üsküp’teyiz. Ah şehrin ortasından bir nehir geçiyor ama akıllara ziyan! Bizim Kastamonumuz gibi nehri ıslah etselermiş de, etrafındaki her biri modern, gotik, Osmanlı tarzı, Fransız tarzı şeklinde farklı telden çalan beş benzemez binaları ondan sonra daha akıllıca inşa etselermiş ya! Ama kime diyorum ben… Yönetimin şehrin her yerine yükte de ağır pahada da ağır dev heykeller kondurmasını protesto etmiş halk. Ama nafile… Bir depremde yerle bir olmuş bir şehrin tarihini, ordan bir tutam burdan bir tutam, azıcık da modernlik katarak yeniden inşa etmeye kalkmasalardı keşke, keşmekeşe dönmezdi Ohrid’in eski ve yeni çarşıları…
Eski çarşısında bir Arnavut genci esnaf, diğer pek çok esnaf gibi benle Türkçe konuştu. ‘Ailende Türk mü var nereden biliyorsun Türkçe’yi böyle?’ dedim. ‘Ben dizilerden öğrendim Türkçe’yi!’ demez mi! Demek bizim dizilerin ilk defa bir işe yaradığını kulaklarımla duymak da nasip olacakmış bana!

Rahibe Theresa’yı bilirsiniz. Mother Theresa der ecnebiler. Kendi Üsküp doğumluymuş, buraya gelince öğrendik. Gerçek ismi Agnes Gonca Boyacı. Doğum tarihi 1910, doğum yeri Üsküp, Osmanlı İmparatorluğu! Arnavut bir Katolik olan Gonca, 18 yaşına gelince rahibe olmaya karar veriyor ve Hindistan’daki Loretto Rahibeleri’ne katılıyor. İsmini Theresa olarak değiştirmesi muhtemel bu zamanlara tekabül ediyor. Rahibe Theresa 1997 yılında Kalküta’da vefat etmiş. Üsküplüler, rahibenin mezarını Hindistan’dan doğduğu yere taşımak isteseler de, Hintliler buna izin vermemişler. 25 Ağutos 2010’da Rahibe’nin 100. yıldönümünde Üsküp’te, doğduğu eve benzer bir anma evi inşa edilip ziyarete açılmış. 4 Eylül 2016’da ise Vatikan’da düzenlenen bir törenle Papa Franciscus Rahibe Theresa’yı azize ilan etmiş. Biz de bu bilgileri bu anma evinin önünde dinledik zaten…

Tren istasyonundaki saat, Üsküp 2014 protestoları, otelimizdeki Ortodoks köşesi, Üsküp/Makedonya…

29 Temmuz 1963’te saat 05.17’de Üsküp’te hayat durmuş. Çünkü 6.1 şiddetinde bir deprem olmuş. Diyorlar ki şehrin yüzde 80’i yerle bir olmuş. Bin ila iki bin kişi arasında ölü ve yüzbinin üzerinde evsiz bırakmış deprem geriye. Ta o zaman yıkılan ve sosyalist devlet anlayışı ile hepsi yeniden inşa edilmeyen tarihi binaları yeniden yaparak Üsküp’ü canlandırma projesine ‘Üsküp 2014’ ismi vermişler. İşte şehirdeki yenileşmeye benzeyen ama tarihi binalarla cam kaplı modern binaların yan yana ama küs gibi durmasının sebebi buymuş.

1963 yılındaki depremde tren istasyonundaki saat de hasar görmüş ve o günü tarihe zımbalamak istercesine tam 5.17’de durmuş…

Biz oradayken de iki defa deprem oldu. Üsküp bizi adeta silkeledi. Sabah 6.58’deki, kimi haber sitesinin 3.1, kiminin 4 şiddetinde olduğunu söylediği ilk depremdi. Onu bunu bilmem benim yataktan fırlayarak kalkmama sebep oldu, onu bilirim! Ama sakin davrandık, baktık başka sarsıntı yok, hayatımıza devam ettik. Sonra çıktık, çarşıları gezdik. Havaalanına gitmek üzere buluşacağımız AVM’ye geldik. İkinci deprem bizi burada yakaladı. Daha doğrusu beni. Annem ve babam yorulmuşlar, AVM dışında oturuyorlardı. Ben içeride depremle sallandım. Ama gayet sakindim. Annem çok telaş etmiş dışarıda. ‘Evladın içeride kalsa sen de böyle olurdun’ dedi bana sonradan…

Babam, rehberimiz ve diğer gezi arkadaşlarımızla annemi sakinleştirdik. Deprem oluyorken AVM’den hatıra bir tişört alayım diye içimden geçirdiğim cebimdeki son Makedon paraları ile üç çay içtik AVM’nin dibindeki tek katlı çay bahçesinde…

Üsküp’ten, biraz kalbimiz kırık ama Allah’tan kemiklerimiz sağlam, bizden sonra bayram için gelen grupların deprem telaşı ve korkusuna husa çekerek ayrıldık. Uçağa binip Türkiye’ye döndüğümde, yabancı bir ülkede depreme kurban gitmediğim için, için için şükretmedim desem yalan olur.

Bu yedi günlük geziden şunu da öğrendim ki, dünyanın her yeri görülmeye değer. Dünya haritası bir yapboz ise beynimizde, ancak gidip görebildiğimiz yerlerin parçaları bir araya gelebiliyor. Gerisi belgesellerden izlediğimiz veya internetteki başka gözlerin çektiği fotoğraflardan gördüğümüz flu görüntüler. Neresi olursa olsun şu fani dünyayı, kamera lensinden değil kendi gözünle görmek lazım… Havasını solumak, suyunda yıkanmak, ne bileyim belki de depreminde sallanmak lazım…