Yalan söylemeyeceğim. Ne başka bir albümün vardır evimde, ne de radyolardan duyduğum harici oturup şarkılarını dinlemişliğim. Teğet geçmişiz diyelim koskoca müzik deryasında ben bir dinleyici, sen bir şarkıcı olarak.İki gün önce, yaşadığım şehirde hiç müzik market olmadığı için iyi ki varsın dediğim iTunes’da dolaşırken yeni çıkmış ‘Başka’ albümünün ilk şarkısını açtım:

“Beni gündüz sarhoş, geceler uykusuz, vuruyor, öldürüyorsun…”

İkinci saniye düşünmedim. Hemen aldım. Son on yıllarda, belki de yirmi, Türkçe müzik adı altında dinlediğim, tabii ki özellikle değil, gittiğim mekanlardaki açık müzik kanallarında maruz kaldığım şarkılardan sonra, ilaç gibi geldi senin melodilerin.

Sonbahardayız, kış geliyor. Mevsim soğuk, şarkıların sıcak olması lazım. Sarılıp boynuma o notaların, boş yollarda benimle dans etmesi lazım. Ya da bazen ağlatması kim bilir?

Şarkılar şarkıcının dudaklarından döküldükten sonra bana gelince bir daha pişer yüreğimin fırınında. O mayalanmış, kabarmaya hazır cümleler, kim bilir hangi limanda terk edilmiş hangi hüznü de beraberinde getirerek kıyılarıma vurur. İşte o zaman gözlerimin önüne buluttan “sevda külleri” düşer.

“Aşk canını yaktı demek…”

O şarkının demli versiyonu, senin sesindeki demi alip benim gönlümde acı bir kahveye dönüştürmek zorunda mıdır? Hele o aralarda nağmelenen klarnet sesi? Masaya vurup yumruğu, hatta yetmez, devirip bütün masaları “Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim?”e kadar inler şarabın şişesi.

“Yârin yanağına değmeden olmaz…”

Bir bakış için hangi dağlar aşılır? Gecenin bir yarısı seni yatağından fırlatan o güzel ses için hangi yoldan şaşılır? “Sözcükler bekleme benden, başkalarına söylenen, tekrar olmak istemezsin” diyebilen bir adama ne de kolay alışılır…

Şarkılar tek tek paketlerinden açılıyor kulaklarımın önünde. Her pakette Charlie’nin çikolata fabrikasına gitmek icin bulduğu altın bilet gözlerimin önünde. Her şarkıdan ayrı tatta tınılar; duştan yeni çıkmış ıslak saçlı güzel ve genç kadınlar gibi, kusursuz vücutları ile dans etmeye başlıyorlar etrafımda. Ben onları gözlerimle melodilerine göre giydiriyorum zihnimde. Kimi esmer, kimi sarışın, kimi kızıl kızıl saçlarını savuruyor yüzüme. Sonra biri kulağıma fısıldadığı anda…

“Aşktan duyduğun yalanlar bildiğin gerçeklerden daha güzeldir…”

Elimin tersiyle masadaki tüm bardakları ağır çekimde deviriyorum, duvara çarpıp patlıyor şarap kadehleri. Duvarda kıpkırmızı bir leke. Yalanlar kalbimizi kanatmış evet ama bu bile gerçek olmayan gerçeklerden daha güzel be!

Sonra birden Sezen Aksu görünüyor şarkıların arasından. Tam görünmek de değil, kafasını bir uzatıyor, bir kaçıyor. Ama şimdiki hali değil. Beni yakan, kendini yakan, her şeyi yakan Sezen. 90’lı yılların sesi. Onno Tunç’lu hali. Yirmi beş sene önce daha mı güzelmiş şarkılar, şarkılarda söylenen sözler, sözlerin söylendiği sevgililer? Öyle olsa gerek zahir. Yoksa şimdiki sevgililere bu kadar kötü şarkılar yapılır mıydı? Gözler güzel baksaydı kötü sözler söylenerek onlara kıyılır mıydı?

“Bir hayat kursak, kursağımda kalmasan, olmaz mı?”

Keşke demeden yaşanır mı aşk? Ya da peşinden gözyaşı dökülmeyen ayrılık, ayrılık olur mu?

Ama “senin gözlerinin ferinden çalınmış” halin bile öyle güzel ki…