“Belki şiir yazamam. Ama yüzüne dokunabilirim.”*

***

Siz, muhtemelen, Hüseyin Avni Cinozoğlu’nun şair ve yazar halini tanıdınız. Ben size onun ‘insan’ halini anlatayım.

“Müteşairlik taslıyorsun Tuğba” derdi bana. “Senin bu yazdıkların şiir değil.”

“Şiir ne zaman şiir olur ki Hüseyin Abi?” diye soracak oldum. Ben soramadan öldü şair.

İlk defa bir sinema eleştirim için aramıştı beni. Davudî sesiyle konuştu telefonda. Safranbolu’da yerel bir gazetede çıkan yazımı beğenen bir yazar! Sonra nasıl oldu, biz bir çay hatırı için tanıştık, ağabey-kardeş olduk.

“Osman bu kız roman da yazmış bak” demişti şair arkadaşına. Hatta bir türlü bitmeyen romanımı bitirmeme sebeptir kendi. “Yunus Nadi Ödülleri’ne başvur Tuğba” dedi bana. “Son katılma tarihi şu zaman.”

Çok karlı bir kış oldu o sene. Bir hafta işime gidemedim. Evde oturdum, gece-gündüz yazdım. Bitirdim. Doğu Perinçek’in yeğeni birincilik ödülü aldı o sene. Sektörden bir kişi, bir editör, roman yazıp ödül alınca o ödül ne kadar hak edilmiş olur diye soracaktım. Ben soramadan öldü şair.

Ama okumuştu bazı şiirimsi yazılarımı. Bu satırlarda Norma Jeane’i  okuyunca sevmişti bile:

“Beni Mexico City’de Diego ile duvarlara resmedin

Erkekliğine doymamış Lût çöllerinde recm edin

Resmimi asın tüm duvarlara adım Norma Jeane

Benden sonra ilham versin ölçülerim pek kusursuz

Havalandırmadan uçuşan eteğim en meşhur sahnesiydi filmin”

“Benimki şiir olmasa da ben eğleniyorum Hüseyin Abi” derdim, gülerdi. On iki yaşındaki oğlum Metehan’a Mete Paşa derdi. Her “Mete Paşa nasıl?” dediğinde, sanki yedi yaşındaki biricik kızı Neslihan’ını kaybetmiş bir insana, çocuğumdan bahsetmek ayıpmış gibi gelirdi bana. Asılmışın evinde ipin lafı edilmezdi. Ama o severdi… Mete Paşa’yı da… Tüm çocukları sevdiği gibi… kalbi hepsinin mutlu olması için temiz temiz atardı.

Yedi yaşında kaybettiği kızının yaşında takılı kalmış olan hayat arkadaşı Emine Abla’ya hiç kıyamazdı. “Bu aralar iyi değil Emine Ablan, Tuğba” derdi. “Doktor ilaçlarının dozunu artırdı.”

“Senin yaptığın o mantıyı çok sevdi. Şekeri var ama napalım, yine yap da yiyelim.”

Natalie Portman’ın Black Swan (siyah kuğu) filmini  izlemiştik beraber. “Böyle güzel filmler olunca bana haber ver, yine izleyelim” demişti. Bir türlü denk gelmedi. Ha şu filmi mi sever, ha bu filmi mi sever derken, ben soramadan şair öldü.

Çok sigara içerdi. Elleri ve bıyıkları tütün sarısı. Çay içtiğimiz kafelerde dışarıda oturursak rahat ederdi. Yok iç mekan ise, yarım saatte bir sigara molası. Yazılarımı yayımladı Zalifre Yazıları dergisinde. Dergi öksüz kaldı o gidince. “Özgeçmişime bu dergiyi de yazayım” dedim, “Ben muhalifim Tuğba. Seni de mimlerler, hiç yazma bence!” demişti. “Bu devirde muhalif olmayıp da n’etsin adam Hüseyin Abi?” diye soracaktım. Ben soramadan şair öldü.

Mazlumdu. Ama mağdur değil, mağrurdu. Bir çocuğun canını almak için çok ama çok erkenden evlerine giren Azrail’in, onu da yenmesine izin vermemişti. Aksine daha çok okuyabilmek için evdeki interneti kapattırmış, sosyal medya denen günümüz Azrail’inin kendini yavaş yavaş yok etmesine müsaade etmemişti. Yine de popülerdi Facebook’ta. Son söyleyeceğini ilk söylediği için, ya da diğerlerinin söyleyemediklerini söylediği için, az buz tepki almıyordu. Ama olsun. İçinde kalmadı en azından. Kimileri gibi “Zamanı gelince açıklayacağım parsel parsel satanları” demedi. Satana “sattı” dedi, hırsıza “hırsız”. Çıkar gütmedi. Diyeceğini dedi ve şair öldü.

Bana gülerdi; “Ah, notere romanını tasdik ettirmek için verdiğin para ile o kitabı çoktan bastırmıştın be Tuğba!” derdi. “Ama kime ispat edebilirim ki sonra, onu benim yazdığımı Hüseyin Abi?” diye sorduğumda, “E-posta atıyorsun ya. Senden geldiği besbelli değil mi?” demişti.

Anlatamadım. “O yazıyı ben e-posta attım diye ispat edene kadar atı alan Üsküdar’ı geçer Hüseyin Abi” diyemedim. “Haklısın Abi” diyebildim. Ya da ben çok paranoyaktım, bilemedim. Kesin olan tek şey, o, herkesi kendi gibi sandığı için, saftı. Yedi yaşında idi saflığı. Bu, rahmetli kızı Neslihan’ın öldüğü yaştı.

Nicedir bir şey yazmaz idim. Kafam hem çok berrak hem çok karışık idi. Bir gün Safranbolu sokaklarından birinde karşılaştık. Hüseyin Abi gitmiş, yarısı kalmıştı. “Hastanede yattım Tuğba” dedi. “Ciğerlerimi üşütmüşüm.” Kolunda serum için takılan intraketi yapıştıran flaster izleri. “Yıkadım ama çıkmadı” dedi. “Gel Eflani’ye götüreyim seni” dedim. “Keyfim yok Tuğba, sonra gideriz” dedi. Son görüşüm, sondan bir önceki konuşuşum oldu. Meğer türkü, “İçerim yanıyor yar yar yaram çok derin” derken şairi kast edermiş. Akciğer kanseri oldu, şair öldü.

Emine Abla bana yaşımı sorar, “Neslihan yaşasaydı senden on yaş kadar küçük olacaktı” derdi. Kim bilir Mete Paşa gibi bir torunları olacaktı. Çocukları onları hayata bağlayacak, torunları yeniden doğmuş gibi gençleşmelerini sağlayacaktı. Belki o zaman, yıllanmış bir çınar gibi, fikirleriyle sayfalara kök salmış bu kocaman kalpli adam, lanet akciğer kanserine bu kadar çabuk yenilmeyecekti.

Sorabilseydim, “Hüseyin Abi, peşinden Fatiha mı okuyayım, yoksa bir şeyler mi yazayım?” diye, eminim, “İlk emri dinle, sen yine oku. Ama bir şeyler de yaz be Tuğba!” derdi. “Okuyup, okuyup da yazmamak olur mu?”

Her nereye kabul olduysan Hüseyin Abi, kızına kavuşmak senin cennetin olmalı.

İşte ben nicedir kalem tutmuyordum; bir şair öldü, beni ağlattı, kalemime mürekkep yürüdü. Benim gibi bir müteşair de senin mezarına toprak atacak değildi ya, bir sayfa dolusu kelime attım üzerine, kan kırmızı güller büyüdü.

*Sosyal medyadan alıntı.