Bizimkisi bir aşk hikâyesi… Siyah-beyaz film gibi biraz…
Kayahan vardı. Ve Nilüfer. Bir de Sezen Aksu’yla Barış Manço. Çizgili defterden bozma anket defterimde Dolf Lundgren ve Sylvester Stallone’un resimleri vardı, kim bilir hangi dergiden kestiğimiz. Rus-Amerikan soğuk savaşını filme taşırlarken, Survivor grubu şarkıda şöyle söylüyordu: “Doğu mu batıya karşı, insan mı insana karşı? Hiçbir devlet tek başına ayakta durabilir mi?*”

Düşünsenize o zamanlar bu şarkıyı indirebileceğiniz bir internet, iPad; hatta Bolu dağı tuneli yoktu. Morgan Freeman filmlerde hem Amerikan başkanını, hem tanrıyı oynardı. Amerika kendini o kadar güçlü sanırdı. Obama, daha kolejden yeni mezun bir delikanlı. Tam 31 yıl önce doğdu bizim F sınıfımız. Dile kolay. O yıllarda komşu ülkede bir çocuk doğsa ve büyüyünce ateist olsa, belki bugün Yunanistan’a başbakan olabilirdi.
En baştan anlatayım. 80’li yıllarda 5 yıllık ilkokulu bitirince sınava girer, ülkenin en iyi devlet okulları olan Anadolu liselerini kazanırdık. Lise dediysem, ortaokul ve lise bir arada okunur, çıkılırdı. Eğitim sistemi şimdiki gibi 4+4’lük olmasa da; fikri hür vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirecek Türkçe öğretmenlerimiz; edeb, hâyâ, ahlâk öğreten din öğretmenlerimiz ve bunların İngilizcesini öğreten İngilizce öğretmenlerimiz vardı.
Bizler ise çocuktuk. UFO görmüş masum köylüler kadar saftık. Hepimiz sadece ilkokul mezunuyduk, o kadar bilgili ve görgülü işte… Biz ortaokul ve liseyi beraber okuduğumuz o 6 yılda, her şeyi birbirimizden öğrendik yahu. Ayıp olan ve olmayan şeyleri, küfürleri, tezahüratları, okulu asmayı ve kim bilir daha neleri…
Çocuklardık… Parlak yıldızlardık o zaman…
Hepimiz memleketin çeşitli şehirlerindeki Anadolu liselerinde hazırlık sınıfını okuyup, ailelerimizin olduğu şehir olan Ankara’ya geri gelmiştik. Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nde hepimiz aynı sınıfta birleşmiştik: 1-F sınıfı.
Birleşmiştik. Öyle ki, kimi zaman Fransız İhtilali’nde eşitlik-özgürlük-kardeşlik diye bağıran Fransızlar gibiydik. Eşittik. Özgürdük. Ve en önemlisi kardeştik. Hülya Avşar’ın kendini marka ilan etmesinden çok önceydi bizim muhabbetimiz. Rahmetli Erol Büyükburç’un meşhur repliğinden bile önce. Hiç birimiz saksı değildik, hepimiz o saksılardaki renk renk nadide çiçeklerdik. Hep bir ağızdan bile konuşsak, herkesin herkesi anladığı bir hengâme idi bizim F sınıfımız.
Birleşmiştik. Kimi zaman Ajda Pekkan’ın sanat jübilesinde “Bir şarkısın sen”i söyleyen şarkıcılar gibiydik. Hepimiz, her teldendik. Ama birimizin saçının teline zarar gelince, hepimiz üzüldük. İçimizden erken yaşta yitirdiklerimizi hiç unutmadık. Veya bizimle 6 sene birlikte okuyan, ama bizi bizim kadar sevmemiş, ısınamamış arkadaşlarımıza da hep selam gönderdik.
Birleşmiştik. Kimi zaman Gezi’de bir araya gelmiş İstanbul takımlarından oluşan İstanbul United gibiydik. Tanju gol attı hepimiz sevindik. Tanju gol attı hepimiz sevindik. Tanju bir gol daha attı, hepimiz ağladık. Tanju gol atınca Hülya Avşar da sevinirdi. Belki bizden daha çok, bilemezdik.
Liseye geçtiğimizde aramıza yeni arkadaşlar katıldı. Onlar da, bu F sınıfının ruhuna hemen uyum sağladılar. Ara ara coğrafya bazlı minik fraksiyonlar kurulsa da, Anadolu’nun kendi gibi, okulumuzun da, her fikri ve zikri bağrında barındırıp, aynı potada eritebilme yeteneği vardı. Hep, bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeştik. O yüzden hiç büyük kavga etmedik. Hiç büyük küslük yaşamadık. Anadolu’da doğan rızkıyla gelir derler ya, bizim sınıfa gelen de, muhabbeti, eğlencesi, sesi, nefesi ve bizde bırakacağı güzel anılarıyla geldi. Sofraya bir tabak daha koyar gibi sıramızda ve gönlümüzde yer açtık onlara.
Erkekler ağlamaz… Sil göz yaşını…
Okulumuzun bir de yatılı erkek öğrenci grubu vardı. Biz fani gündüzlüler, akşam güneş battıktan sonra evlerimize, annlerimize doğru dağılırken; yatılı arkadaşlar okuldaki nöbetçi hocaların insaf ve inisiyatifine kalıyorlardı. Kalıyorlarmış, bunu seneler sonra anlattıklarından öğrendik. Her ne kadar yatılı kalmak bazı açılardan imkânsızlıkları beraberinde getirse de; güneş battıktan sonra kurulan arkadaşlıkların ne kadar kalıcı olduğunu ve bazen erkek arkadaşlara insafsızca davrandığını düşündüğümüz hocalarımızın, dayak atmasının altında bile babacan bir sevgi yattığını seneler sonra anlayabildik. Meğer canlı canlı Mahmut Hoca sendromu yaşamışız da haberimiz yokmuş.
Sonra büyüdük. Hepimiz başka başka üniversitelere dağıldık. Başka arkadaş gruplarına girdik. Evlendik. Çoğaldık. Bildiğin çoluk çocuğa karıştık yahu. İş kurduk, işe girdik, işten çıktık. Meslek, bölüm, hatta şehir değiştirdik. Bazılarımız seneler sonra ikinci, bazılarımız da ilk çocuğunu doğurmaya cesaret etti.
Bir de baktık, okula girmemizden sonra 31, mezun olmamızdan sonra 25 yıl geçmiş. Artık hiç birimiz o UFO görmüş masum köylü kadar saf çocuklar değildik. Ama yine de Avrupa görmüş Türk insanının gelip, yine ve yeniden İstanbul’a aşık olması gibi, birbirimizden hiç kopmadık.
Sussan olmuyor… Susmasan olmaz…
İsabel Allende’ye hikâyeler gönderip “Bizim için bunu yazar mısın?” dediklerinde; “Herkes kendi hikâyesini anlatabilir. Benim anlattıklarım kendi hikâyelerim. Başkalarınınkini böyle anlatamam ki…” diyor. Bu da benim içinde olduğum bir hikâye. Kâh figüran, kâh yardımcı kadın oyuncu, kâh baş rolünde olduğum. Altı yıllık öğrencilik rölümüzden sonra, meslekî rollerimize ve en son ana-baba rollerimize geçtiğimizde, altı yıllık F şubemiz için “bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ” ise; her ne kadar şapkalardan çok çekmiş bir memlekette yaşasak da “failatun failun fealun” vezninde yazılmış bu şiire ve şapkalı kelimelerine şapka çıkarmaktan başka şansımız olmadığını düşünüyorum. Her meslekten vatana millete faydalı insan yetiştirmiş olan Ankara Atatürk Anadolu Lisesi F şubesinin 90′ mezunlarını buradan saygıyla selamlıyorum.

(Bu arada; Alexis Tsipras kırk yaşındaymış ve Ajda Pekkan da henüz jubile yapmamış özür dilerim arkadaşlar!)

*Burning Heart, Survivor, Rocky IV film müziği.