Şu anda nasıl yorgunum anlatamam. Peki, anlatabilirim. Ayaklarım Çinli kadınların Altın Lotus adını verdikleri korkunç ayakkabıları giyebilmek için ayaklarımı sarmış da küçültmüşüm gibi sızlamakta. İnsan vücudundaki kemik sayısını Google’lamayacağım ama benim vücudumdaki her biri sızlıyor şu anda. Başım desem aynı keza, uykusuzluktan. Neden mi?

Çünkü hayatımın en güzel 6 yılını geçirdiğim lisemden, Ankara Atatürk Anadolu Lisesi’nden mezuniyetimin 25. yılı balosu için kalktım, Safranbolu’dan Ankara’ya gittim. 25 yıl? Heyt be? Yaşlanmış mıyım neyim?

Yoo, hiç de değil. Bizim sınıfa mı desem bizim jenerasyona mı desem, ya da okuldan tanıdığım çoğu insana mı desem; zaman ve genetikleri iyi davranmış Allah’tan. 23 Mayıs 2015 gecesi mezuniyetimizin 25. yılı balosuna katıldığımda, pek çok insanı okul yıllığındaki fotoğrafı ile aşağı yukarı aynı buldum.

Sınıf sınıf masalarda oturan mezunları kah tanımaya çalışarak, kah selamlaşarak, kah hoplayarak, kah zıplayarak, kah lisemizin meşhurlarından olan bir arkadaşımızı, sanırım ömrümün ilk ve tek olacak meşhurlu selfie’sini çektirmek için kovalayarak müthiş bir cumartesi gecesi geçirdim.

Balo sonrasında gidilen gece kulübü ve sabahın ilk ışıklarında Aspava’da dahi bizi yalnız bırakmayan Turgut Hoca’mıza ve yine baloda bizi yalnız bırakmayan tüm öğretmenlerimize kadar teşekkür etsem az. Gerçi yatılı arkadaşlar ondan yedikleri dayakları unutmasalar da her fırsatta kendine canı gönülden sarılarak gerçek yaşamda da bir Mahmut Hoca sevgisi yaşanabileceğini ispat ettiler kaç kere.

24 Mayıs 2015 sabahı yani bu sabah, biz Mat-F olarak brunch düzenledik ve dünkü yorgunluğun üstüne süssüz ve makyajsız hallerimizle gürültülü ortamda bağırmaktan kısılmış seslerimizle (aslında sadece benim sesim kısıktı 🙂 gündüz gözüyle, geceden kalan muhabbetleri, eski anıları, çoluk çocukla beraber tazeleyip güldük, eğlendik.

Sonra ben bir önceki gece halasında kalmış olan oğlumla buluştum. Bu kadar aktivite yeter deyip yola çıkacaktım, ama yıllarımı harcadığım, her milimetre karesini binlerce defa arşınladığım o okul bahçesini bir de oğlum görsün istedim. Aslında ne yalan söyleyeyim, arkadaşlarımdan da birdenbire ayrılmak istemedim…

Brunch’tan çıkıp okul bahçesine geldik. Okulda sınav devam etmekte olduğu için spor salonuna girdik. Sonra birileri Turgut Hoca’nın okulun bahçesinde olduğunu söyledi. “Gel”, dedim oğluma, “seni Turgut Hocama göstereyim.”

12 taşındaki erken ergen oğlum Metehan:

“Neden ki anne? N’apıcak beni görünce öğretmenin?” demez mi?

Ne mi yapacak? Sarıldı, sevdi, adını ve kaçıncı sınıfa gittiğini sordu. Metehan da utangaç haliyle altıncı sınıfa gittiğini söyledi. Sonra hocam:

“Dikkat et bu oğlana çok yakışıklı olacak”, dedi.

Teşekkür ettim ama o anda gözlerim doldu.

“Hocam, bu çocuğu yetiştirmemde bile ilmik ilmik sizin, bütün öğretmenlerimin ve bu okulun emeği var”, diyemedim o anda. Yutkundum.

Sonra Safranbolu’ya yola çıkmamız ve köpeklerimizi emanet ettiğimiz arkadaşımdan almamız gerektiği için okuldan ayrılacağımız an geldi, çattı. Arabaya doğru yürürken:

“Anne, neden beni hocanla tanıştırdın?” diye yeniden sordu Metehan.

Bizi yolcu etmeye gelen arkadaşım Ece:

“İnsan güzel bir şey alınca ya da sahip olunca sevdiklerine göstermek ister”, dedi.

Ben de dedim ki:

“Sen benim bu dünyada sahip olabileceğim en güzel ve en muhteşem şey olduğun ve seni doğurduğum için gurur duyduğum için, beni yetiştiren hocam da seni görsün istedim.”

Arabaya binip yola düşünce, kantinde 2014 mezunlarının konuşmaları geldi aklıma. Bu TEOG sistemi ve dershanelerin özel okullara dönmesi ve öğretmen rotasyonları yüzünden okulda öğretmen kalmayınca, öğrenciler de okuldan ayrılıyormuş. Devamı gelmeyince okulun idamesi de sıkıntıya girmiş. “Biz son mezunlar olabiliriz” dediler gençler.

Altı senemin acı tatlı tüm anılarını bağrında barındıran o bina, o arkadaşlar, o öğretmenler birer birer gözümün önünden geçti. Memleketimin tüm değerlerini birer birer ayakları altına alanlar, eğitim sistemini alaşağı etmeleri yetmiyormuş gibi, ismini kocaman puntolarla A – N- A – D – O – L – U  diye kalbimize dövme yaptığımız Ankara’nın bu en güzel devlet okuluna da gözlerini dikip berbat eğitim sistemi sayesinde bir rezilliğe daha sebep oluyorlardı.

Bir gece önce ışıklandırılmış çirkin binasının önünden geçerken içeri dalıp sadece bir şey sormak istiyorum dediğim lüzumsuz adama o sorumu bağıra çağıra sormak istedim o anda:

“Şimdi mutlu musun?”

80’ler 70’leri, 90’lar 80’leri, 2000’ler 90’ları aratmıştı memleketimde ama pespayeliğin, izansızlığın, ahlaksızlığın hiç bu kadar dibine vurulmamıştı. Yok ettikleri değerler üzerine inşa ettikleri sarayların altında kalmaları için daha ne kadar beddua etmem gerekiyordu?

Güneş gözlüklerimden yanaklarımı ıslatanları oğlum görmesin diye elimin tersiyle sildim. Ankara’dan Safranbolu’ya giderken tüm bunları düşünüp ağladım.