normal_mehmetbasbugsonresimler 014_resizeSene 2015, aylardan ocak ayıdır. 1918’de Çanakkale’de yenilen Osmanlı ordusunun silah bırakıp teslim olmasının üzerinden tam doksan, bir de yedi sene geçmiştir.

Güneydeki, doğudaki ve batıdaki topraklarını işgal kuvvetlerine teslim eden Evlad-ı Osmanlı yani Osmanlı çocukları; Marmara denizinin güney kıyısında ismi Amerikanlaştırılmış bir Fishslave Eyaleti ile Anadolu topraklarından geriye kalanın, Amerika tarafından Anatolia of Ottoman – Osmanlı Anadolusu ismi verilmiş Ankara, Çankırı, Çorum, Amasya, Samsun, Yozgat, Kırşehir ve birkaç ile daha ait kıraç topraklara sıkışmış kalmıştır.

İstanbul, Amerika’nın bir eyaleti haline getirilmiş, ama tüm boğaz ticaretinin kontrolü karşılığı yönetimi Yunanlılar’a verilmiştir. Ve tabii ki ismi Constantinople olarak değiştirilmiştir.

İşgalden tam 58 yıl sonra, 1976 senesinin ocak ayında bu Fishslave Eyaleti’nde bir kız çocuğu dünyaya gelir. Güzeller güzeli bir annenin üçüncü kız çocuğu olarak dünyaya gelen bu kıza babası :

“Gül gibi yüzlü, ay gibi bahtlı olsun,” diyerek “Gülay” adını verecekken, babaannesi;

“Nesi gül gibi şuna baksana! Olsa olsa sülük olur simsiyah şeyden! Sülay olsun adı!” deyince kızın adı “Sülay” oluverir.

Sülay, iki güzel ablasının yanında çirkin ördek yavrusu misali büyüye dururken, Amerika’ya bağlı Yunan hükümeti, Constantinople yakınındaki Eagle District’e bir toplama kampı kurar. Kamp, Osmanlı Anadolu’sundan getirtilen okuma yazma bilen Osmanlı çocuklarının seçilip, Constantinople’da çeşitli işlerde çalıştırılması için kurulmuştur. Kampın adı “Humanization of Osmanlı”dır.

Sülay’ın babası, belki okuma yazma bilen kızlarına orada bir iş imkanı doğar diye kalkar, ailesini kampa götürür. Ama kamp asıl işlevini gerçekleştirmemektedir. Osmanlı’nın tüm maddi mirasına konmuş Yunan ve Amerikalı yöneticiler, tüm maneviyatını bir kalemde silerken, dört kadınla evlenme meselesi pek hoşlarına gittiği için Constantinople’u bir çeşit zevk-ü sefa kentine dönüştürmüşlerdir. Bu kampı kurmalarının asıl amacı da, Anadolu’ya doğru düzgün yol yapmaya tenezzül etmedikleri için, kimsenin günlerce yol tepmeden ulaşamadığı uzak Osmanlı Anadolusu’nda yaşayan tüm kadınları ayaklarına getirtmektir.

Sülay, iki ablası, babaannesi ve babası kampa gelirler. Sülay’ın yaşı daha küçüktür ama sadece okuma yazma bilmekle kalmayıp Fishslave’deki misyoner papazlardan İngilizce’yi de öğrenmiştir. Bu papazların jurnalinden kaçarak beş vakit namazını evde kilitli odalarda kılmaya çalışan akrabaları, Sülay’ı kiliseye gidiyor diye kınasalar da, o bunu İngilizce’yi öğrenmek için tek çare olarak görmüştür.

Sülay’ın babası kampta kızlarına bir iş imkanı dilenirken, Amerikan askerleri kaldıkları çadırı basarak Sülay’ın güzeller güzeli annesini götürürler. Buna engel olmak şöyle dursun, sesini bile çıkaramayan babaları, ertesi gün utançtan ailesini Fishslave’e geri götürür. Sülay ayrılırken kampın tabelasını içinden geldiği gibi düzeltir: “Humiliation of Osmanlı.”

Ergenlik çağına geldiğinde, ailelerini çoktan mimlemiş olan Amerikan yetkilileri, Sülay’ın ablalarını da yaka paça alıp Constantinople’a götürürler. Üç beş sene içinde, Sülay da artık büyümüş ve o çirkin kara kuru kızdan, can alıcı bir esmer güzeli doğmuştur. Bunun üzerine babası Sülay’ı da elimden alıp götürmesinler diye kıza peçe takmasını emreder. O günden sonra Sülay, yüzü açık el içine çıkamaz. Ama bu onun bitmek tükenmek bilmeyen öğrenme arzusuna ve içinden kopup gelen başkaldırısına engel olmaz.

Sülay, Fishslave Eyaleti’ne çeyizlik satmaya gelen bir bohçacıdan olan biten her şeyi öğrenmeye başlar. Amerikan postalı altındaki Yunan hükümeti, Osmanlı çocuklarına soyadı bile vermeden, onları başında sıfır olan kimlik numaralarıyla fişleyerek, birinci sınıf olan diğer vatandaşlardan ayırmaktadır. Osmanlı çocuklarının erkekleri yol, inşaat, 3. havaalanı, 3. köprü yapımı gibi ağır işlerde çalıştırılırken, diğer vatandaşların tümü Constantinople’a kurulmuş yüksek öğretim kurumlarında eğitim almakta, Osmanlı Anadolusu ve Fihslave Eyaleti de dahil olmak üzere tüm ticaret ve üretimi onlar yönetmektedirler.

Üstelik bu insanların, evlerinde, yirmi birinci yüzyıla ait elektrik, telefon, internet, uydu alıcısı gibi teknoloji gereçlerini kullanmamaları için, evlerinin kapılarına Osmanlı çocukları oldukları belli olsun diye kocaman “ay” işareti konmaktadır.

Bunun üzerine, her ay eyalete gelen bohçacıya, çalışan bir cep telefonu ve internete girebileceği bir sim kart getirtir. Ama elektrik kullanamadıkları için bu telefonu sadece şarjı bitene kadar kullanabilir.

Böyle böyle Osmanlı Anadolusu’ndaki diğer okuma yazma bilen ve başkaldırı aşkı ile yanan kız arkadaşları ile Twitter üzerinden şifreli olarak iletişim kurmayı başarır. Bu ayaklanma hep böyle gizli saklı yürütüldüğünden kendilerine Saklı-Gençlik kısaca Sak-Gençlik ismini verirler.

Sonunda Amerika’nın en meşhur dergilerinden biri olan Milli Coğrafya’nın yurt dışı yazı işleri  müdürü olan kadını Osmanlı Anadolusu’na gelmeye razı ederler. Kadın, oradaki genç kızlarla konuştuktan sonra elebaşları olan Sülay ile görüşmek üzere Fishslave’e gelir.

Tüm bu buluşmaların gizli tutulması gerekmektedir. Sülay kadınla ahırlarındaki saman yığınlarının arasında buluşur. Tarihler 12 Ocak 2015, saatler 21.50’yi göstermektedir:

“Bakın, tek şansımız sizsiniz. Direnişimizin meşrulaşması ve sesimizi meclislerde duyurabilmemiz için kadınlar olarak seçme ve seçilme hakkına sahip olmamız lazım. Ben okuma yazma bilmekle kalmıyorum, İngilizce de biliyorum. Constantinople’daki School of Pharmacy’de okumak istiyorum. Bu kimlik numarası ayrımcılığına son vermeleri ve Osmanlı kadınlarının da erkekleri gibi şehirlere gidip okul okuma hakkına kavuşması için babamın beni kaçıracaklar korkusundan, benim de bu peçeden kurtulmam lazım. Siz batılı bir gazetecisiniz. İnsan haklarına saygılı bir ülkede yaşıyorsunuz. Constantinople’daki yöneticiler Osmanlı kadınlarını kendilerine 2. 3. ve 4. karı olarak nikahlıyorlar. Osmanlı çocuklarının 90 yıllık bu reklam arasına son vermeleri lazım ve sizin bunları yazmanız_”

Dediği anda helikopterler Sülay’ın Fishslave’deki evinin üzerine iner. Sülay şaşkın, peçesi rüzgar yüzünden düşmüş, gözyaşları içinde yere diz çökmüşken, dergi yazarı kadın kahkahalarla bağırır:

“Siz benim dergimin adını yanlış anlamışsınız! Milli Coğrafya bu! Ama Amerikan milliyeti! Nerede, hangi coğrafyada, hangi bayrak altında olursanız olun, Amerika sizi yönetir! Mesele reklam arası değil siz hâlâ anlamadınız mı?”

Amerikan askerleri helikopterden inip Sülay ve gazeteci kadına yönelmekte iken, tüm bunları samanların arkasından dinlemekte olan babaanne ortaya çıkar:

“Al sana reklam! Al sana özgürlük anasının dölü! Al sana kürek!” derken askerlerin “Hold on! Hold on!” demelerine fırsat bırakmadan kocaman bir küreği Sülay’ın ağzına indirir.

Askerler Sülay’ın cansız bedenine doğru hamle yaptıklarında kadın gazeteci:

“Bırakın!” diye bağırır:

“Bu Anadolu denen yerde, kadının kadına ettiğini Amerikan askeri bile yapmadı. Ellemeyin kendisi kaldırsın cenazesini yerden.”

Evet 90 yıllık reklam arası bitmiştir. Böyle devam ederse, asıl Amerikan zulmü başlayacaktır.