20140707-201107.jpg

Öyküm, Seyfettin Efendi Hikaye tamamlama yarışmasında birinci olmuş ve Gölge e-Dergi’nin Eylül sayısında Devrim Kunter’in çizimiyle beraber yer almıştır.Facebook’tan oy veren herkese teşekkürler.

* * *

9 Haziran 1923 Belgrad Ormanı, İstanbul.


Seyfettin Efendi, ne zaman içine girse hep huzursuzluk dolduğu ormandaydı gene. İki haftada aldığı üçüncü cinayet ihbarıydı bu! İlk ikisinde olduğu gibi gene cesedi eliyle koymuş gibi bulacağına emindi! Koşar adım ağaçları geçip kendisine tarif edilen seyrek otlarla dolu alanı bulmaya çalıştı. Dallar yanağını hafifçe keserken gökten yere vuran dolunayın ışığında önünü zar zor görebiliyordu. En sonunda, tam olarak kendisine tarif edilen alanı buldu ve uzaktan bile olsa tam da kendisine tarif edildiği şekilde seyrek çimenlerin ortasında yüzükoyun yatan bir kadın vardı. Kadının yanına doğru koşmaya başladı Seyfettin Efendi…

Biri aniden kolunu tuttu, bu bir kadındı. Koşarken durdurulduğu için tökezledi, boylu boyunca yere düştü. Elinden silahı, cebinden plastik camlı, tuhaf dairesel ve elastiki saplı bir gözlük fırladı. Elleri seyrek çimenlerin arasındaki çakıllar yüzünden paralandı. Yarı aydınlıkta gözlüğü aldı, cebine attı. Ama silahı ondan daha uzağa fırlamıştı, o anda bulamadı. Silahsız ve savunmasız bırakılmasına çok sinirlenmişti. Hışımla ayağa kalktı.

Kadının elleri sevgilisinin kanına bulanmıştı. Nasıl yani? 1923 yılında İstanbul’un göbeğinde bir kadın bir kadını mı bıçaklamıştı?

“Kaçti, su tarafa kaçti” diye fısıldadı kadın kırık dökük Türkçesiyle. Anlaşılmıştı. İlk iki cinayet gibi bu da İstanbul’da yaşayan Gayrimüslimlere yönelik bir saldırıydı. Kadının üstü başı yırtık, kan ve toz toprak içindeydi. Cesedin yattığı yere çaktırmadan bir göz atan Seyfettin Efendi, toprağı seyrek de olsa otların bürüdüğü bir alanda buna bir anlam veremedi. Bedeni de elleri gibi titrerken bayılmamak için Seyfettin Efendi’nin koluna tutundu kadın. O anda kadının boynundaki altın haç ay ışığında parlarken adam, burnuna dolan ter ve yemek karışımı koku nedeniyle nefesini tuttu. Kadın Seyfettin Efendi’yi bıraktı. “Burada duramayiz, acil çikmaliyiz ormandan” dedikten sonra koşmaya başladı.

O perişan haldeki kadın nasıl da hızlı koşuyordu! Peşinden yetişmek için nefes nefese kaldı. Bir yandan içinden söyleniyordu: “Cesede bakmaya geldik, yürüyen kokarca çıktı karşımıza, şu işe bak!”

Ormanın bulunduğu tepeyi aşınca gözlerine inanamadı. Uçmaya hazır bir zeplinin içinden bir erkek gölgesi az önceki kadını kabine alırken ona da gel gel diye el etmekteydi. Koştu, yetişti. Zeplin yerden havalanmadan saniyeler önce kendini kabine attı.

İkisi koşmaktan nefes nefese, diğeri soğukkanlı üç kişi şimdi Belgrad ormanları üzerinden Sarıyer’e doğru bir zeplinle uçmaktaydı:

“Demek kısmetimizde İstanbul’u böyle havadan görmek de varmış”

Nefesini ilk toparlayarak sessizliği bozan Seyfettin Efendi oldu:

“Evet kimsiniz, necisiniz, aşağıdaki ceset kim, kaçtı dediğin adam kimdi anlatın bakalım!”

“Ben Matmazel Eleni. Bu Mösyö Alki. Ölen Matmazel Leksi idi.”

“Eleni temizlemek, Alki şiddet eylemek, Leksi insanoğlunu korumak olduğuna göre kaçan da Timeus yani hatasız olmalı.”

“Hayır. Nicholas.”

“İnsanoğlu’nun zaferi. O da güzel.”

Eleni’nin anlattığına göre Nicholas bir zamanlar onun sevgilisiydi. Eleni zengin ve köklü bir aileden geliyordu. Nicholas ise onun babasının varlığının peşinden koşan bir zavallı. Eleni onun Leksi ile ilişkisinin öğrendikten sonra kaç kere terk etmeye kalkmış, ama o yalvarıp yakarıp yine kızın ona dönmesini sağlamıştı. En sonunda Eleni Leksi’nin hamile olduğu haberini almıştı. Nicholas’a bir daha asla yoluna çıkmaması için haber göndermişti ama Nicholas bir anlık zevki uğruna bütün bir ömür yetecek kadar varlığı tepecek cinste bir adam değildi. Sanki tepeden tırnağa kötülüktü o…

Zeplin Sarıyer sırtlarına doğru ağır ağır seyrederken Seyfettin Efendi sakin ve sessizce bu hikâyeyi dinliyordu. Bir yandan Eleni’nin neleri anlatırken heyecandan sesinin titrediğini, neleri anlatırken bağıracak kadar sinirlendiğini hafızasına kazırken; Alki’nin tavırlarını da gözden kaçırmıyordu.

Zavallı Leksi’nin hamile olması Nicholas’ın Eleni ile evlenmesine asla engel olmamalıydı. Nicholas Eleni’ye hamileliğin yalan olduğu, Leksi’yi bir daha asla görmeyeceği haberini yolladı. Eleni bütün bunlara inanmadığı gibi Nicholas’ın patrikhanede çalışan annesi, oğlunun kötü bir niyet peşinde olduğunu sezip Eleni’ye haber uçurmayı başarmıştı. Çaresiz kadın, kendi doğurup büyüttüğü bu adama söz geçiremeyince çareyi ona engel olabilecek tek kişi olan Eleni’ye yalvarmakta bulmuştu:

“Ne olur onun bir delilik yapmasına engel olunuz, yalvaririm!”

Eleni o akşam babasının en güvenilir ve ketum elemanı olan Alki’ye Nicholas ve Leksi’yi takip ettirmişti. Belgrad ormanlarına doğru yola çıktıklarını öğrenince onlardan önce oraya varabilmek için babasının Fransa’dan getirttiği yeni oyuncağı olan zeplinle yola çıkmışlardı. Ormana girmeden oyuncağı yere indirmeyi başarmış ama zavallı Leksi’nin hayatını kurtaracak kadar erken davranamamışlardı.

Nicholas hamile kadını ormanın derinliklerinde bıçakladıktan sonra karşısına çıkan Alki’ye de bir bıçak darbesi savurmuştu. Seyfettin Efendi cinayet mahalline varmadan az önce yetişen Eleni, genç kadını son nefesini vermeden kurtarmayı başaramamıştı. O yüzden elleri ve üstü kan olmuş bir halde idi. Tüm bunları kiliseye ve kilisede yoksullar için aşçı olarak çalışan Nicholas’ın annesinin şerefine bir zarar gelmeden atlatabilmek üzere Seyfettin Efendi’den yardım istemek üzere onu zepline bindirmişti. İşte mesele bundan ibaretti.

“Yaralı mısın?” diye sordu Seyfettin Efendi Alki’ye.

“Önemli değil canim efendim, küçük bir siyrik.”

“Üzerinde küçük bir sıyrık için fazlaca kan var da…”

“Benim kanim akti mi durmaz canim efendim. Biraz civiktir.”

“Tamam o zaman. İnince seni ve Matmazel Eleni’yi tam bir sağlık muayenesinden geçirtmeliyiz.”

“Maalesef sizin istediğiniz yere inemeyeceğiz Seyfettin Efendi.”

“Ne demek bu?”

“Bu mesele bizim istediğimiz gibi çözümlenene kadar misafirimizsiniz. Siz olay mahalline gelmeden önce sadece cesedin cebine bu üç cinayette de parmağinizin olduğunun iddia edileceğini ve bundan aklanmadan önce ortaya çıkmayacağinizi bildiren bir mektup bıraktim.”

“Yerden bu kadar yüksekte iken böyle soğuk şakalar yapmasanız Matmazel Eleni. Ayrıca havada uçtuğumuza göre bu zeplin havadan daha hafif bir gazla dolu olmalı ki o da_”

“Hidrojen.”

“Evvet! Hidrojen. Ve bildiğiniz üzere hidrojen havadan hafif olduğu kadar da yanıcı bir gazdır. O yüzden üç dediğimde açtığım kabin kapısından atlasanız iyi olacaktır!”

Zeplinin Sarıyer sırtlarından geçerek boğaz sularına doğru güneydoğudan esen keşişleme ile iyice alçalarak yoluna devam ettiğini tespit eden Seyfettin Efendi, cebinden çıkardığı kibriti üç dediği anda çakar çakmaz zeplin alev aldı. Yolcuların üçünün de atladığı o anda Seyfettin Efendi’nin patlama sesine karışan cümlesini kimse duyamadı:

“İlk ve muhtemelen son Türk zeplin faciasını yaşamak da bize nasipmiş.”

Seyfettin Efendi cebinden Münevver’in belki bir gün lazım olur diye o akşam eline tutuşturduğu deniz gözlüklerini çıkarıp taktıktan sonra karanlık sularda el ele debelenen Eleni ve Alki’den önce karaya çıkmayı başardı. Soluğu Doktor Aziz’in evinde aldı. Kapıda duran faytona oldukça yüklü bir para veren Doktor Aziz, arkadaşına gülerek seslendi:

“Ben seni cinayet araştırmasında biliyordum, sen İnatçı Keraban gibi Karadeniz’i dolaşıp geldin galiba İstanbul’a!”

“Mesele mühim Aziz’im. Hemen şoförünü yolla bana Casus Esat’ı bulup getirsinler. Muhtemel Beyoğlu’ndaki Agop’un meyhanesinde kafa çekiyordur bu saatte.”

“Tamam tamam hele bir soluklan. Şu üstünü başını bir kurutalım. Sakinleş, bir dur.”

Seyfettin Efendi başından geçenleri her ayrıntısı ile Doktor Aziz’e anlatırken Matmazel Eleni’nin sözlerine peşin hüküm katmadı. Fakat hikâye bitince kızın söylediklerinin bir kelimesine bile inanmadığını çünkü olayların gidişatını naklederken Mösyö Alki’nin suratına bakıp ondan onay aldığını, üstelik böyle aşklı, meşkli, bebekli bir cinayet meselesi için kimsenin bir zeplin ile bir polis şefini kaçırma zahmetine girişmeyeceğini düşündüğünü de ekledi.

Cümlesi bittiği anda dahi Casus Esat içeri girip bir hazır ol çaktı:

“Beni emretmişsiniz Seyfettin Efendi.”

“Estağfurullah emir ne demek. Şimdi sizden istirhamım Rum Patrikhanesine bağlı vatandaşlarımızdan kızının adı Eleni olan ve zeplin satın alabilecek kadar varlıklı ve nufüzlu bir ticaret erbabını araştırmanız. Bunun yanı sıra annesi patrikhanede çalışan Nicholas adında bir genç hakkında da istihbarat istiyorum. Bu arada bütün bunların şu son iki hafta içinde meydana gelen diğer gayrimüslim cinayetleri ile bağlantılı olduğundan şüphe ettiğimi söylememe gerek var mı?”

“Vallahi Teşkilât-ı Mahsusa adına çalışan şifreli bir haber alma makinesi bile olsa sizin bu isteklerinize yetişemezdi ama ben şansımı denemek istiyorum.”

“Bu çabalarınızla belki bir gün merkezî bir haber alma teşkilatı kurarsınız Esat Bey” diye lafa karıştı Doktor Aziz.”

“Merkezî mi? Bizim memlekette böyle bir şey kurulursa başına millî kelimesini koyacaklarına bire on bahse varım Aziz’im. Neyse işimize bakalım. Ha unutmadan bu ticaret erbabı şahıs yüklü miktarda hidrojen gazına erişim sağlayabilecek biri olmalı, bilginiz olsun.”

Günün ilk ışıkları ile birlikte Casus Esat’tın topladığı istihbarat doğrultusunda Doktor Aziz ve Seyfettin Efendi Eleni’nin babası Mösyö Dimitri’ye ait olduğu tespit edilen Kasımpaşa’daki kaynak fabrikasının önüne geldiler. Onlar işçiler ve patron gelmeden plan yapadururlarken Casus Esat ve Pehlivan İsmail de teşkilattan üç polisle birlikte onlara katıldılar.

Saatler yedi buçuğu gösterip işçiler mesaiye gelmeden beş dakika önce şatafatlı faytonuyla mösyö Dimitri yaverine kapının kilidini açtırıp içeri girdi. Peşinden de fabrikanın karşısındaki boş binada saklanmış olan ekip pehlivanın kapıyı kırması ile içeri daldı.

“Destur de Mösyö Dimitri! Tevkif edileceksin!”

“Hangi hakla kapimi kirarak içeri girersin sen müfettis bozuntusu Seyfettin!”

“İşte şimdi o hakkı elde ettim Sayın Mösyö Dimitri! Sizi ömrümde hiç görmediğim halde sizin beni şıp diye tanımanız adamlarınız tarafından kaçırılma teşebbüsünün emrini şahsınızın verdiği anlamına geliyor. Tevkifinizde bizzat bulunmaktan şeref duyuyorum efendim. Ben sizi tanımıyordum ama anlaşılıyor ki siz beni kim olduğumu bilecek kadar yakından takip ettirmişsiniz ki pis işlerinizi örtebilesiniz!”

* * *

“Amirim yine beni hayretler içerisinde bıraktınız. Nasıl bir gecelik basit bir istihbaratın sabahında gelip kızın babasını tevkif ediyorsunuz ve adam karakolda bülbül gibi Mösyö Nicholas’a cinayeti işlemesi için para verdiğini, bu işi gizli yaparsa kızının onu tekrar kabul edeceğini söylediğini ama asıl amacının Nicholas’ı tutuklatarak hapse attırmak ve kızını o soysuzdan ilelebet kurtarmak olduğunu, üstüne üstelik son iki hafta içinde işlenen diğer gayrimüslim cinayetlerini tüm bunları ört bas etmek için adamlarına yaptırdığını itiraf ediyor?”

“Çok basit Esat kardeşim. Cinayet mahalline vardığımda Eleni kan revan içindeki elleriyle beni kolumdan yakalamadan ben zaten gizlice cesedi tetkik etmiş üzerindeki mektubu cebe atmış ve maktulün öldürülmesi üzerinden en az iki saat geçmiş olduğunu kurumuş kan izlerinden anlamıştım. Sözde Eleni koluma üzeri henüz kurumamış kanlar ve toz toprak içinde içinde yapışınca burnuma gelen ter ve yemek karışımı koku, onun olsa olsa bir evin aşçısı olduğuna dair beni ikna etti. Üstelik zeplinden atlamadan bir salise önce Alki ve sözde Eleni’nin el ele tutuşması sahnesini görmek de oldukça dokunaklıydı arkadaşlar.”

“E peki Eleni ya da her kimse onun ve Alki’nin üzerindeki kan zavallı Matmazel Leksi’ye ait değilse kimin kanı idi?”

“Ah söylemeyi unuttum. Bir ceset daha bulunacak. Bu sefer gömülü. Teşkilata söyleyin cinayet mahallinin elli metre civarını iyi arasınlar.

“Amirim az önce bir ulak geldi. Ormanda üçüncü cinayetin işlendiği yerin yaklaşık otuz üç metre yakınında kimliği belirsiz bir erkek cesedi bulunmuş.”

“Alki’nin bıçakladığı ve aşığı aşçı kadın ile beraber gömdüğü zavallı Mösyö Nicholas’tır. Çünkü Mösyö Dimitri parayı o kadar seviyordu ki, böyle bir servet avcısından onu sadece hapse attırarak kurtulamayacağını biliyordu. Eee ne demişler; taş da yumurtanın üstüne düşse, yumurta da taşın üstüne düşse, olan yine yumurtaya olur…”

“Son bir soru amirim. Peki ya Matmazel Eleni nerde?”

“Avrupa’da ama yerini mahsus söylemeyeceğim. Onu da bir zahmet teşkilat bulsun yahu! Haydi bugün bir gayrimüslim dostumuzun, Pierre Loti’nin cenazesi var Aziz’im. Söyle şoföre Eyüp’e sürsün.”

“İstersen sen yüzerek gel mirim, ne de olsa alıştın!”

“…………!”