20140413-222421.jpg

Bahçemde bütün bir kış tekrar çiçeklenmeyi bekleyen tüm saksıların toprağını havalansın diye üst üste dökünce ortaya kocaman bir mezar çıktı. Dedim; bu toprak üzerime örtülse beni çiğ çiğ yer bitirir. Ama ben rengârenk çiçekler alıp o toprağa diktiğim zaman bütün yazı(ları)mızı şenlendirecekler. Yaşam ve ölüm bu toprakta kardeş kardeş yaşıyorlar. Habil ile Kabil gibi.

Boşuna dememiş Ozan toprak için, ‘Benim sadık yârim’ diye. Demek ki bir yârdan beklenebilecek sadakati ancak toprak göstermiş ona. Halbuki aç gözlülükle ilgili konuşurken de anarız toprağı: ‘Gözünüzü toprak doyursun’ deriz kimilerine. Tabii ki hırsımızın öznesi değil nesnesidir toprak. Bir avuç toprak için değil midir çıkardığımız tüm savaşlar?

Dedesinin mezarını bir ziyaretimizde, oğlum sanırım ölümden-kalımdan anlayabileceği bir yaşta idi ki babası ona, dedesinin o mezarın içinde yattığını ama bunun üzülecek bir şey olmadığını çünkü topraktan gelip toprağa gideceğimizi söylemişti. Oğlum bunu duyunca şöyle bir soru sordu:

“Baba topraktan yapıldıysak neden kolumuz kopup düşmüyor?”

Sustuk.

Birini kaybettiğimizde kolumuz hatta benzetmek yerinde ise kanadımız kopup düşmez mi? Toprağın altına bir parçamız da girmez mi? Sanki o tonla toprak bizim de yarımızın üstünü kaplar. Yarımız yataktan kalkarken diğer yarımız çürümektedir çarşafların üzerindeki toprağın içinde.

Sonra ayağa kalkarız. Tıpkı asfaltın içinden, ama hani bildiğimiz asfaltın içinden, yani yapışkan, sıcak ötesi zift ve çakıl taşlarından oluşmuş, altında kalan tüm makro veya mikro hayatı yok etmesi beklenen o asfaltın içinden başını uzatarak çıkmış o bitki gibi ayağa kalkarız.

20140413-222633.jpg

Topraktan geçen senenin köklerini ayıklamaya çalışsam da kalan kısımlar bu seneki hayata can verecekler. İster beğenin ister beğenmeyin ama her canlı kendinden sonra gelen nesillerin gübresi olacak.

Bir gün hepimizin toprak olacağını bile bile, özellikle bu ‘hepimiz’e kendimizin de dahil olduğunu bile bile toprağın üzerinde kalacaklar için bu kadar çok kavga çıkarmak insan nesline zekâya karşı verilmiş bir lanet olsa gerek, diyebilirdi bağımsız Avrupa sinemasından bir replik. Ama hep replik olarak kalacak cümleler söylememek lazım değil mi? Rüyamda görsem inanmam dediğimiz şeylerin gerçekleşmesine ne kadar kalmış olabilir acaba?

Beyaz adamın dünyaca bilinen haliyle ‘Peace at home, peace in the world: Yurtta barış, dünyada barış’ cümlesini gerçekleştirmek için daha ne kadar savaşmamız gerekecek?

Ya da siyah adamın o meşhur cümlesinde dediği gibi ‘I have a dream: Bir hayalim var’ dediğimizde bir tek ‘adem’den gelen bütün çocuklar bu toprakta renk gözetmeden kardeş kardeş yaşayacaklar mı?

* * *

Habil ile Kabil gibi.