1255-737-5

Günlerden bir gün Nasrettin Hoca, köylerden bir köyün meydanında tek başına oturuyormuş. Bu köy diğer köylerin arasında Düdüklü Kadısıyla meşhurmuş. Kadının bu meşhur düdüğü kimdeyse yargı gücü de onun elindeymiş.

Sıradanmış gibi görünen o gün, Muhtar ve ahalinin ileri gelenlerinden bir kaçı koşarak Hoca’nın yanına gelmiş.

“Hoca, Hoca!” diye ünlemiş Muhtar. “Bize bir tek sen yardım edebilirsin.”

“Hayırdır?” diye meraklanmış Hoca. “Selamsız sabahsız söz edecek kadar nedir telaşın?”

“Kusura bakma Hocam, selamınaleyküm.”

“Aleykümselam. De gari ne diyeceksen.”

Muhtar Hoca’ya durumu şöyle özetlemiş: Köylü Hükümdar Hüseyin’in iki ay önce gönderdiği fili pek sevmiş, ondan pek memnunmuş ama eğer bu fil köyde yaşamaya devam ederse bu kış hepsi aç kalacaklarmış. Hoca ne yapmalı, ne etmeliymiş ki yüce hükümdarımıza usturubu ile bu fili geri götürmeliymiş.

Hoca düşünmüş, taşınmış, sakalını şöyle bir sıvazladıktan sonra;

“Muhtar, bana senin gibi akıllı on kişi bul. Sen de sözcü olarak başlarında gel. Ola ki ben bir yerde takılıp tökezlersem lafa sen devam edersin,” demiş.

Hazırlıklar yapılmış, yolluklar iki yanı kazan yüklü bir eşeğe yüklenmiş. Mübarek bir Cuma günü yola çıkılmış. Köyden kente yolculuk bir hafta sürecekmiş. Yola çıktıkları ilk akşam ormanın kenarında mola vermişler. Hoca hariç adamların hepsi genç olmalarına rağmen köy kahvesinde pineklemek dışında pek az iş gördüklerinden hepsi yorgun düşmüş. Ertesi gece Hoca kurulan çadırları sayarken çadırların bir eksildiğini görmüş, ‘Hayırdır inşallah’ demiş, önemsememiş. Yola çıktıklarının üçüncü gecesi iki çadır daha eksilmiş. Bütün gün peşlerinden gelen adamlar alacakaranlık oldu mu sıvışmanın bir yolunu buluyorlarmış. Derken gide gide kaçanlardan geriye bir tek Hoca, Muhtar, fil ve iki yanı kazan yüklü eşek kalmışlar. Sonunda Hükümdar Hüseyin Cuma namazını bitince huzuruna çıkmışlar.

Huzura çıkmadan önce Hoca, Muhtar ile ne diyeceklerini kararlaştırmış:

“Bak demiş, madem bunlar bizi yüzüstü bıraktılar, benim diyeceklerimi aynen tekrar edeceksin. Bir harf dışına çıkmayacaksın. Tamam mı Muhtar?”

“Tamam Hocam.”

Hoca kendilerini yarı yolda bırakanlara çok sinirlendiği için hükümdarın karşısına çıkınca filden çok memnun olduklarını ve hükümdarlarına ona nasıl iyi baktıklarını göstermek için bunca yolu aştıklarını söylemiş. Ama filin her yaratılan gibi yalnızlık çektiğini, eğer mümkünse köy halkının bu zavallı file bir de hayat arkadaşı istediğini eklemiş. Durumdan çok memnun kalan Hükümdar Hüseyin, Hoca ve Muhtar’ı ağırlamış, iki yanı kazan yüklü eşeğin kazanlarına çil çil altın dolu birer kutu koydurmuş. Yanlarına bir de dişi fil katarak köylerine geri yollamış.

Yol boyunca kendilerini terk ettikleri için arkadaşlarına kızan Muhtar içinden Hoca’ya sövmeden de edemiyormuş. Fili geri vermeye çıktıkları yolda Hoca’nın bir fil daha istemesini köylüye nasıl açıklayacağını kara kara düşünmüş durmuş.

Hoca artık köye iyice yaklaştıkları gecenin sabahı uyanınca, fillerin kazığına bağladıkları iki yanı kazan yüklü eşeğin kazanlarını ve içindeki çil çil altın dolu kutularının yerinde yeller estiğini görünce feryadı basmış. Muhtar Hoca’yı yatıştırmış:

“Hocam kazanlar öldü, ben de atıverdim eşeğin sırtından gitti.”

Hoca “Yahu Muhtar deli misin sen hiç kazan ölür mü?” deyince, eşeğin anırmasıyla Muhtar’ın eşeğe bir şaplak vurması bir olmuş:

“Hoca Hoca! Kocaman adamsın! Bana inanmazsın da eşeğin sözüne mi inanırsın?”

Bunu duyunca Muhtar’a saygısızlık etmek istemeyen Hoca yorgunluktan ve fillere baksınlar diye hükümdarın verdiği altınları kaybettikleri için duyduğu üzüntüden dolayı sessizce yoluna devam etmiş.

Muhtar köy yolunun başında birikmiş köylüyü görünce, bir hafta gidiş, bir hafta dönüş yolculuğundan iyice yorgun düşmüş Hoca’yı hızlı adımlarla geride bırakıp köylüyle yüz yüze gelmiş.

Meğer Muhtar’ı ve Hoca’yı yarı yolda bıraktıkları için köye dönemeyen on genç de köyün yakınlarında konaklarlarmış. Hoca ve iki fili görüp de meraktan çatlayan köylülere genç adamın şunları söylediğini duyunca cesaret alıp birlik olmuşlar ve hep bir ağızdan anlatmaya başlamışlar:

“Bu Hoca firavunun tekidir. Daha gidiş yolunda kendine engel olmayalım diye bizleri teker teker kafileden kovdu. Sonra tastamam yalnız kalmasın diye bir tek Muhtar’ı yanında bıraktı. Siz köylülere fili geri verme sözü vermişken gidip hükümdardan bir fil daha istedi. İşte bütün olan biten bundan ibaret.”

O sırada köyün delisi Kılıçlı Deli söze karışmış:

“Yahu Muhtar, aman Hoca kurtar bizi filden diye sen Hoca’dan aman dilenmedin mi?”

“Dilendim…”

“Bütün o yolu bu Hoca’yla sen gitmedin mi?”

“Gittim…”

“Peki Hoca senin bu yol arkadaşlarını kovarken de Hoca’nın yanında değil miydin?”

“Yanındaydım…”

“Hükümdar Hüseyin’den bir fil daha isterken yanında değil miydin?”

“Yanındaydım…”

“Bütün o yolu yan yana paralel olarak gidip gelirken hep beraber yürümedin mi?”

“Yürüdüm…”

“E be adam sormazlar mı sana madem Hoca’nın huyunu suyunu yol gidip gelirken bile belleyemedin de, ne demeye gelip köylülere şikayet edersin?”

O zamana kadar hakkında dönen dolapları fark etmiş olan Nasrettin Hoca iki fille beraber olabildiğince hızlı giderek köyün yakınındaki gölün kenarında soluğu almış. Giderken köyde yaşayan emekli polisin resmi ceketini de yanına almayı ihmal etmemiş.

Ahali Muhtar’ı dinlemeden Hoca’nın gittiği yönü görüp de takip edince Hoca’yı gölün kenarına eğilmiş, elindeki polis ceketiyle göl suyuna bir şeyler yaparken bulmuş. İçlerinden biri dayanamayıp sormuş:

“Ne edersin Hoca?”

“Göle polis mayalarım.”

“Deli misin divane misin Hoca? Hiç göl maya tutar mı?”

“Ya tutarsa?”

Bunun üzerine ikinci filin gelmesine zaten iyice sinirlenmiş olan köy halkı ellerinde sopalarla taşlarla Hoca’yı kovalamaya başlamış. Hoca sonunda köy okulunun yanındaki dershanenin yanına çok eski nur yüzlü bir hocasının elleriyle diktiği kavak ağacına kan ter içinde çıkmayı başarmış.

Köy halkı Hoca’nın o yaşta ağacın tepesine tırmanmasına mı şaşsınlar, göle maya çalmasına mı gülsünler, koşup yetişememelerine mi yansınlar, ne edeceklerini bilemeden soluk soluğa ağacın altına kendilerini atmışlar. Bu arada köyün delisi Kılıçlı Deli dikkatle bakarken kimsenin görmediği bir şeyi görmüş. Hoca o telaş esnasında ayakkabılarını da koltuğunun altına alıp tırmanmayı başarmış. Deli bağırmış:

“Hocam, madem ağaca çıktın ayakkabıları ne demeye taşırsın yanında?”

Hoca tam “Belli mi olur oğul, kavaktan yukarısı pensilvanya,” demek üzere ağzını açmış ki köyden gelen bir yanı kazan yüklü bir eşek, anırmasıyla ortalığı yıkmış geçirmiş. Köylü ağacın tepesindeki Hoca’ya şaşakalmış bakar iken Muhtar’ın aralarından sıyrılıp eşeğe doğru seğirttiğini bir tek köyün delisi fark etmiş:

“Muhtar eşeğe binecek! Muhtar eşeğe binecek!”

Önde delikanlılar arkada yaşlılar koşturup gelince bir de ne görsünler! Eşeğe bağlı tek kazanın içinde bir ayakkabı kutusu, kutunun içinde de çil çil altınlar! Milletin eşeği durdurma çabalarını ağacın tepesinden gören Hoca bağırmış:

“Onlar Hükümdar Hüseyin’in fillere bakın diye size yolladığı altınlar ey ahali! Hemen Düdüklü Kadı’yı getirin de şu hırsıza haddini bildirsin!”

Muhtar eşeği dehleyip ahalinin elinden kurtulduktan sonra elindeki düdüğü öttürerek köyün çıkışından seslenmiş:

“Hoca görmedin mi kazanın biri bende değildir. Bak bu elimdeki de Düdüklü Kadı’nın düdüğü. Artık Muhtar da benim kadı da. Eee ne demişler parayı veren düdüğü çalar!”

***

Selam edelim, selamımıza bir fıkra ile başlayalım derken, memleketin ahval ve şeraiti gibi bizim kafamız da biraz karıştı.

Kıssa kısa olacaktı, uzadı.

Hisseden ders çıkaracaklar bunadı.

Lafın tamamı aptala söylenirmiş diye

Bizim yazar yazısını budadı da budadı.

Pire berber iken, deve tellal iken diye uyutulan halkımın yarısı uyandı da

Diğer yarısının uykusu uzadı da uzadı.