20131023-215650.jpg

Evdeki raftan kutusunu alırken yüreciğim hop hop ediyordu. Acaba bu albümün CD’sini de talihsizce kaybetmiş olabilir miydim?

Neyse ki hayır. Bayramdan önce yola çıkacaktık ve ben yollarda kimi bulacağımı biliyordum: Haluk Levent’i.

Yüreğimi hop hop ettiren albüm 2002 yılında çıkarmış olduğu “Bir Erkeğin Günlüğü”. CD’yi yerine koyup da çalma tuşuna bastığım o an kulaklarıma dolan gitar sesinin yaylıların arasında çayda eriyen küp şeker gibi dağılan hali, hâlâ her dinleyişimde beni ta o zamana, oğlumun henüz doğmamış olduğu 2002 yılına götürüyor. Belki şarkıyı Ahmet Kaya’dan dinlememiş olmamda bunun etkisi vardır. Bir ilki dinler gibi oluyorum. Aslında bu albümün daha önceden söylenmiş olan tüm şarkılarını, ilk defa dinlermiş gibi oluyor insan. Müzik denizinde dalışa geçiyor, kimi zaman gitarın hızıyla sörf yapıyor, kimi zaman rüzgârla pupa yelken yol alan bir yelkenlide içkisini yudumluyor, ağlamaklı, gülmekli, halden hale giriyor.

Şarkıların albüm olarak dinlenmesinin mantığı da bu zaten. 80’lerin ortası ve sonrası kuşak dediğim arkadaşlar ‘kaset’ denen şeyi pek az tanıdıkları ve ‘mp3’ teknolojisiyle müziği dinlemekten çok indirmekle meşgul oldukları için, kulakları bir albümde bir şarkıdan sonra gelen şarkıyı sırasıyla tanımadı hiç. Ama biz?

“…yaşadım bir kaç bin yıl acılara tutunarak…”

Albümün ilk şarkısı olan ‘Acılara Tutunmak’ın peşine, ekmeğin üzerine sürdüğünüz tereyağına bal damlatır gibi başlayıveren ikinci şarkı ‘Zor Aşk’… Seslendiği güzel kadına olan zor aşk ına teselli buldu mu bilinmez ama Haluk Levent, üçüncü şarkıda gitarların çektiği bir lokomotife bindiriyor bizi: ‘Deliveren’…

“…zaman renklere girer ama sen hep mavisin…”

Dördüncü şarkının başındaki fagotun titreyen sesi, şarkının ismini okuyunca aklınıza gelenin başınıza geleceğini bildiriyor en baştan: ‘Sen Gidince’…Haluk Levent albüm kartonetinde Feridun Düzağaç’a “buralar gitsin” sözü için teşekkür ederken; şarkıyı dinleyenler şarkının sonu geldiğinde “kurtar beni” dizeleri eşliğinde ağlamaktalar.

“…günümdün düşüm oldun…”

Sıra ‘Deliler’de. Yanlış anlamayın beşinci şarkının adı bu. Hikâyesini önceden biliyorum Allah’tan. Derya Köroğlu ne güzel bir hareket ve ne büyük bir saygıyla eski eşi olan Meral Özbek’in şiirini bestelemişti. Yeni Türkü’nün şarkıyı ilk söylediği Temmuz 1990’dan, 2002’ye ve hatta bugüne kadar gözlerinize ne kadar deli doluşup baktı acaba biliyor musunuz?

“…sen yaktın sen yıktın ormanları…”

Sırada Levent’in yapılan haksızlıklara alışamayışının şarkısının zamana karşı direnişini dinliyoruz. Hatta yukarıdaki dize ile 2013 yılında bir ağaç gibi tek ve hür ve şairin devamında yazdığı gibi kardeş olabilmek adına #diren’ilecek olduğunu öngörüyor şarkı, sene 2002’de.

Albümün başından beri içinde yüzdüğümüz müzik denizinde en kıymetli mercan resiflerinin üzerinde pırıl pırıl parlayan o sesten bahsetmemek olmaz. Alen Konakoğlu’nun Yamaha’nın kendisi için özel üretmiş olduğu ‘apple sparkle’ denilen sarıdan kırmızıya giden yaldızlı trampetinden çıkan bu yaldızlı ritmler, albümün tüm şarkılarına damga vururken bu şarkıda takındığı neşeli marş ritmi tavırlarıyla, bir terk edişi trajediden eğlenceye dönüştürmeyi başarıyor. Bunu tek başına davulcuya mâl etmek Ataol Behramoğlu’nun terk ettikten sonra iyi günler sevgilim diyebilecek nezaketteki şiirine haksızlık olabilir ama…

“…geçerken bu dünyadan bütün ölü şairler…”

Sevgilisine ‘iyi günler’ dileyerek ayrıldıktan sonra ‘ne sevenim var ne de soranım’ diye sızlanmayı sizce de hak etmiyor mu bu Haluk Levent? Üstelik Orhan Gencebay’ın ister rock, ister caz, ister blues, ister heavy metal tarzında çalınsın, müzik değerinden hiçbir şey kaybetmeyecek şarkılarından birinin sonunu gitarlarla taçlandırarak getirdiği halde. Müstahak olmalı ona bu şarkı ve şarkıdaki yalnızlık!

Sıradaki şarkılar ‘Hadi Gül’ ‘zaman önce kendini geçer‘ derken, ‘Yalan’ eski sevgiliyi unutamadığını haykırırken, ‘Ben Ölmeden’ artık bir şeylerin değişmesini boşuna beklerken dağlara tosluyoruz Ali ile…

Zülfü Livaneli’nin ‘Dağlara Küstüm’ türküsünü Haluk’un güçlü sesiyle çığırışını dinlerken, kimin dağdan geldiği ya da kimin bağdakini kovduğunun karıştığı günümüz Türkiye’sinde haklı çıkmamasını umduğumuz dizeler dökülüyor dudaklarından…

“…kan gölü içinde bunaldım kaldım…”

Bu kadar acı, bu kadar komik ve bu kadar bana ait olmasını şarkılarına mı, şairlerine mi, müzisyenlerine mi yoksa tümüne birden mi borçlu olduğunu asla bilemeyeceğim bu albüm, son şarkısı anonim beste ‘Dillirga’dan önce ‘Bu Şehir’ ile mührünü vuruyor dudaklarımıza. ‘Yalnızlık tak etti oğlum çok uzakta‘ dediği seneden bir sene sonra doğmuş olan oğlumu bana hatırlatması bir yana hayata bir ucundan tutunmak gerektiğini öğütlüyor, tam tersini söylese de.

“…korkuyorum seversem geçer mi…”

 

Durup dururken bundan tam on bir sene önce yapılmış, söylenmiş, belki de hakkında yazılacak her şey yazılıp çizilmiş bir albüm için neden yazı yazılır?

Neden yazılmasın ki? Haluk’un İbrahim Genç’e teşekkür ederken ‘sekizinci albümümde ilk kez sanatçı olduğumu hissettirdi‘ demesinden yola çıkarak, bazı şeyler İngilizce’de dendiği gibi ‘once in a lifetime’ olur, yani ‘hayatta bir kez’ başına gelir insanın.

Birbirinden güzel, birbirinden farklı bu kadar şarkıyı bu kadar güzel müzisyenlerle, böyle güzel düzenlemelerle çalmak da bir müzik adamının başına hayatta bir kere gelir. Her albümünü alıp dinlersiniz ama MJ’in ‘Thriller’ı, Sezen Aksu’nun ‘Gülümse’si, Phil Collins’in ‘But seriously’si gibi bazen ay güneş ve yıldızlar bir hizaya gelir, akıl ve şarkılar tutulur, sevdalanır dinleyiciler o albüme. Üzerinden seneler geçse de CD’yi yerine koyup da çalma tuşuna bastığım o an kulaklarıma dolan gitar sesinin yaylıların arasında çayda eriyen küp şeker gibi dağılan hali, hâlâ her dinleyişimde beni ta o zamana, oğlumun henüz doğmamış olduğu 2002 yılına götürüyorsa ve ben bu albümü oğlumla dinlerken aynı keyfi alabiliyorsam üzerinde kafa yormaya değer demektir…