Gölge e-Dergi’nin “Kahraman özel sayısında yayımlanmış yazımdır.

Gölge e-Dergiyi Flash formatında okumak içinhttp://issuu.com/golgedergi/docs/g_lge_e-dergi___kahraman____zel_say_
cyranoİnternet ve mobil cihazların icat edilmesine henüz bir milenyum kaldığı yıllardan biriydi ama evdeki televizyonun, filmin siyah-beyaz olduğunu anlamama yetecek kadar renkli olduğu bir devirdi. Zamanın TRT spikerinin klasikler kuşağında yayımlanacak diye anons ettiği filmin ismi nazarıdikkatimi celbetmişti: Siranodöberjerak. Bu siranodöbilmemne ne mene bir şey ki acaba diyip, hafta içi ve okul zamanı olmasına rağmen filmin başlamasını beklemiştim. İşte o gün hayatım sonsuza dek değişti.

Film siyah-beyaz ve sessiz sedasız başlarken bir de baktım orijinal adı başka türlü yazılıyormuş: Cyrano de Bergerac! Ortaokul seçmeli dersten kalma Fransızcamla bunun bir şahsın ismi olduğunu tahmin etmiştim. Ne şahıs ama!

Tam adıyla Hercule-Savinien de Cyrano de Bergerac!

Kendinden bir adım önde giden koca burnunu gizleyemediği için agresifliğini de asla gizlemeyen, ağzına geleni ağzına geldiği gibi sayan söven, ama bunu yaparken de şairliğinden ve bilgeliğinden asla taviz vermeyen koca Cyrano!

Kendinden bir adım önde giden koca burnunu gizleyemediği için kuzeni Roxane’a olan talihsiz aşkını gizlemek zorunda kalan, kaderin bir cilvesi olarak kuzeninin aşık olduğu yakışıklı mı yakışıklı delikanlıya, aşkını dile getirmesi için Roxane’a bizzat kendisinin yazdığı şiirleri bağrına taş basarak ödünç veren, ödünç verirken de satır aralarına kan ve gözyaşıyla kendi aşkını kazıyan koca Cyrano!

1619’da Paris’te doğup 1655’te Sannois’da ölmesine rağmen, Edmond Rostand’ın kaleminden çıktığı 1897 yılında tekrar hayat bulan, 1950’de José Ferrer’le yeniden doğan, bundan tam kırk yıl sonra Gérard Depardieu tarafından canlandırıldığı anda beynime ve kalbime kazınan koca Cyrano!
cyrano-de-bergerac-1990-08-g

“My words upon your lips. . . ” (senin dudaklarında benim sözlerim. . . )

İnsanın ilk seyrettiği andan itibaren, “Aşık’ı aşık eden, duygular ve bu duyguları anlatan kelimeler midir?” yoksa “Uğruna bir ömür adanan sadece güzel bakabilen bir çift göz müdür?” diye sorgulatan o yüce aşkın sahibi koca Cyrano!

Konuşan dudaklar mıdır söylenen o sözleri söyleyen? Yoksa önceden kalbinin dudaklarınca fısıldanan bu sözleri, aşkına başkası tarafından okunsun diye umutsuzca kağıtlara aktaran mıdır asıl aşık?

Christian’ın, güzel gözlerinin arasından aşağı inen, erkeksi heybetinin yanında, yakışıklı yüzüne uyumlu burnunun bittiği yerden başlayan kiraz dudaklarından duyduğu cümleler tatmin etmemektedir Roxane’ı:

Christian: “Sizi çok seviyorum. . . ”

Roxane: “Ah evet, aşktan bahsedin bana. . . ”

Christian: “Seni seviyorum. . . ”

Roxane: “Bu, mevzu. Mevzudan yana ihtilaf yok. Süsleyin mevzuunuzu.”

Christian: “Siz, siz. . . ”

Roxane: “Evet, süsleyin.”

Christian: “Seni seviyorum. . . ”

Roxane: “Şüphesiz. Sonrası?”

Christian: “Sonra. . . Siz de beni sevseniz böyle, ne hoş olurdu. Roxane, seviyor musun , söyle.”

Roxane: “Ben neler umuyordum, siz neler diyorsunuz! Anlatın biraz bana nasıl seviyorsunuz?”

Christian: “Nasıl mı? Çok. . . ”

Roxane: “Off, biraz neler duyduğunuzdan bahsedin.”

Christian: “Seni öpmek istiyorum.”

Roxane: “Christian!”

Christian: “Seni seviyorum!”

Bu cümlelerde aşığına verebileceği bir öpücüğü hak edecek kadar dahi zarafet bulamayan Roxane, çaresiz aşığının bir zeka pırıltısı göstermesini boşuna bekler:

Roxane: “Ne? yine mi?”

Christian: “Hayır! Seni sevmiyorum!”

Roxane: “Çok şükür!”

Sonrasında balkon altında serenad yapmaya giden aptal aşık Christian, boyundan büyük kelimelerle baş edemeyince, burnundan büyük olan karanlığın tüm çirkinliğini örttüğünü düşünen Cyrano, kelimelerinin ve sevdiğinde yarattıkları etkilerinin farkında olmadan, aşkına kendi sesiyle hitaba cüret eder:

Cyrano: “. . .
Hemen her şeyin hatıramdadır; sevdim her şeyini ben.
Sokağa çıkmak için, bir sabah geçen sene,
Saçının biçimini değiştirmiştin yine!
Saçın bana o kadar aydınlık gelmişti ki
Ancak boyna güneşe baktıktan sonra, belki,
Nasıl eşyada kızıl halkalar belirirse
Kamaşan nazarlarım, hangi köşeye girse
Günlerce, bir sarışın alem yarattı durdu.”

Roxane: “İşte aşk bu!”

Görünürde öylesine nobran ama içten içe duygularının selinde savrulmakta olan Cyrano, hayata da ölüme de pabuç bırakmamaktadır. Kendinden başka kimseden korkmadan sürdürebilmek için şu üç kuruşluk ömrünü, burnu ve makamı kendisinden büyük olsa da, kimsenin önünde takla atmamaktadır:

Cyrano: “Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
. . .
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek. . .
Tek başına. . .
Özgür olmak. . .
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak. . .
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak. . .
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak. . .
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Ay’a bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?”

Kendiyle kendinden başkasının alay etmesine müsaade etmeyen gururu, dillere destan inatçılığıyla birleşince karşısında burnundan bahsetmek için sadece kocaman (!) kelimesini bulabilmiş o haddini bilmez soyluya, asla soyuna sopuna sövmeden ağzının payını vermektedir:

De Valvert: “Burnunuz ne kocaman!

Cyrano: “Evet, pek kocaman!
hepsi bu mu?

De Valvert: “Daha?”

Cyrano: “Bu kadarı az
delikanlı! Halbuki neler neler bulunmaz
söyleyecek! Asıl iş edada.

Meselâ bak, hoyratça:
‘Burnum böyle olsaydı, mösyö, mutlak dibinden kestirirdim!’

Dostça: ‘Yana yatmaz mı,
senden evvel davranıp kadehine batmaz mı?’

Tarifle: ‘Burun değil bir kere, coğrafyada
böylesine dağ denir, dağ değil, yarımada!’
. . .
Pür neş’e: ‘Birader, şu koskocaman burnunla tütün içince, komşu
yangın var! demiyor mu?’
. . .
Şairâne: ‘Ey burun! bütün cihana inat,
seni baştan aşağı nezle etmeye kaadir
tek rüzgar bulunamaz, karayel istisnadır!’
. . .
Safiyâne: ‘Abide ne günleri gezilir?’

Hürmetkârâne: ‘Beyefendi kibarsınız muhakkak,
yoksa imkânı var mı cumba sahibi olmak?’
. . .
Ve hıçkıra hıçkıra, nihayet, pyrame gibi,
‘Bu ne felâket! Bu ne musibettir yarabbi!
Böyle berbat edip de yüzünü sahibinin,
şimdi de utancından kızarıyor bak hain!’

Olsaydı biraz nükte, biraz malûmatınız,
işte karşıma geçip bunları sayardınız.

Fakat sizde nükteden eser yok zerre kadar,
neyleyim cenab-ı hakk ihsan buyurmamışlar!

Zaten bir parça icat kudreti olsa bile
böyle seçkin, muhterem hüzzar önünde hele,

Bana bu şakaları yapamazdınız elbet.
Ağzınızdan çıkmaya daha olmadan kısmet

Bunlardan birinin en ufak başlangıcı,
karşınıza çıkardı Bergerac’ın kılıcı!

Ben bunları söylerim oldukça belâgatle;
başkasından dinlemem fakat tekini bile!”

Kendiyle kendinden başkasının alay etmesine müsaade etmeyen gururu, aşkını bile kendisinin yaşamasına izin vermeyecektir. Ne zamanki ölüm çanları çalmaya başlayınca başucunda, son söz olarak sevdiğine yıllar önce Christian’mış gibi yazdığı mektubu karanlıkta ezbere okurken, aşkını da kendisiyle beraber mezara götürecektir:

Cyrano: “Roxane, elveda ölüyorum
Sevdiğim, belki bu akşam son akşamım olacak
Sevgim içimde kaldı
Ölüyorum. Gözlerimin önünde bir tek hayalin kaldı,
Onu görüyorum.
Burnumda tütüyor güzelliğiniz, salınıp gezinmeniz
Türlü halleriniz. . .
Eliniz alnınızda bir duruşunuz vardı,
Hatırlayınca gözlerim yaşardı
Hıçkırarak ağlamak istiyorum
Hoşçakalın diye haykırıyorum,
Sevdiğim, güzelim, birtanem, sevgilim. . .
Kalbim bir saniye bile uzaklaşmadı sizden,
Öbür dünyada bile gidecek peşinizden
Vazgeçmeyecek coşkun sevgisinden
Sevgilim. . . ”

Hayat yüzüne koca bir burun ama bağrına, kocaman duygularını kağıda dökmekte usta, yaşadığı her an aşık’ı için çarpan bir yürek vermişken, o etrafındaki herkesin ve dahi sevdiğinin gözlerini, çirkinliğine doğrultulmuş birer namlu addetmiştir. Usta silahşörlüğünün gereği hayata gardını alarak, kendisini alnından ya da burnundan vurmaya çalışanları bir bir hayatından defetmiştir. Gel gör ki Roxane’ı. . . O dünyalar güzeli biricik Roxane’ı. . .

Cyrano: “. . .
Düşmanım sen aptallık! Burdasın ha? Nihayet!
Biliyorum hakkımdan geleceksiniz, evet.
Fakat kalbim çarptıkça, sonuna kadar, kinle,
Ben yine vuruşurum, vuruşurum sizinle!

Her şeyimi koparın bekletmeyin ölümü:
Alnımdaki defnemi, göğsümdeki gülümü
Koparıp alın! Fakat size rağmen, bir şeyim,
Öyle bir şeyim var Allah’ın huzuruna,
Yedi kat gökyüzünün o masmavi nuruna,
Eşikten selam verip karışacağım zaman
Yanımda bulunacak. Allahım’a buradan
Lekesiz, buruşuksuz onu götürüyorum!
Evet, ne yapsanız da. . .

Bu benim. . . ”

Roxane: “Senin?. . . ”

Cyrano: “Gururum!”

İşte o gün hayatım sonsuza dek değişti.

Film siyah-beyaz ve sessiz sedasız biterken ben ağlıyordum. Kahramanımın kelimerlerle arasının bu kadar iyi olmasına rağmen, aşkını henüz itiraf etmişken sevdiğinin kollarında öleceğini bilmiyordum. Kahramanımı kelimelerle anlatmaya çalışırken, hayatımın geri kalanında kelimelerimin kahramanlaşıp bana böyle oyunlar oynayacaklarını tahmin bile etmiyordum. . .