BozyaziAllah’ım Allah’ım ateşlere yürüyorum…

İlle de aşk yakmaz ya insanı. Güneyin kumlarına çıplak ayakla basmadınız mı hiç? Dalgalarla ıslanmış kum bölgesine ya da bir şemsiyenin gölgesinde soğumakta olan bir kum öbeğine kadar zıplaya zıplaya kaçmadınız mı hiç?

Güney sahilindeki ilçelerimizden en zor ulaşılanına ulaşmış idim sonunda. Kendisine en yakın iki ile, dolayısıyla da en yakın iki havaalanına, aşırı virajlı yollardan en az dört beş saatlik mesafede olan Anamur’a. Saat sabahın beş yirmisi:

“Erken gelmedik mi?” diye soruyorum eşyaları otobüsün bagajından adeta yere fırlatan muavine.

“Yok abla her zamanki gibi” diyor pişkince sırıtarak. Evet, her zamanki gibi otobüs firmasının takometre sahtekarlığı.

Nöbetçi taksiye (taksici evde uyuyormuş, çağırıyorlar geliyor; işte bu yüzden seviyorum küçük yerleri, kimsenin fazla bir telaşı yok zamanla ilgili) bindikten sonra yazlık evin yolunu tutuyorum.

Anamur’un on beş kilometre doğusunda kalan Bozyazı ilçesindeyiz. Her zaman otobüsten iner inmez beni karşılayan ve kot pantolonumun bacaklarıma yapışmasını sağlayan nem yok gibi bu sefer. Kolay değil, Batı Karadeniz ikliminden geçiş yapıyorum Akdeniz’e. Köknarlarla basketbol turnuvasından gelip, makilerle golf oynayabilirsiniz ancak.

Öğlene doğru, sabah köşe kapmaca oynayarak beni şaşırtan nem oranı kendini hissettirmeye başlıyor. Safranbolu’dan yola çıkarak toplam on üç buçuk saat sürmüş olan yolun yorgunluğu mu bu elimi bile kaldıramama halim? Hiç sanmıyorum. Nem etrafımı kundağa belenmiş bebek gibi sarmalamış. Dolaptan çıkarılan buzlu sular vücudun anlık soğuma ihtiyacını karşılasa da motoru daimi soğutmak için sürekli çalışan bir fana ihtiyaç var: DENİZ.

Güneşten korunmak hiç bu kadar zaruri olmamıştı sanırım. Üç günlük “kısa cehennem turu” (ailemi ve oğlumu görme kısmını tenzih ederek) ismini verdiğim tatilimden kırmızı omuzlar ve palyaço burnuyla dönmek istemiyorum şehrim dediğim yere.

Bozyazı’da sahilden yüzme mesafesi açıklıkta bir ada vardır. Ve bu adayı karaya bağlayan insan yapımı bir dalgakıran. Ada hala var (dizideki gibi senaryo icabı falan kaybolmadı hayır); ama dalgakıranı geçen yaz sonunda yıkmışlar.
bozyazı ada
Annem anlatıyor:

“Fuhuş yuvası olmuş kızım o ada. Hem de sit alanıymış. Şikayetçi olmuşlar. Çevre bakanlığı da gelip yıkmış dalgakıranı.”

“Fuhuş yatağı olduğunu eğer o anda orada değillerse kim nereden biliyormuş anne?” diyorum hiddetle.

Hep ‘Bodrum veya Alanya’da olsa ne güzel kafe, bar ya da disko yapılırdı o adanın üstüne’ demişimdir. Bozyazı diskoyu, barı kaldıracak kadar turistik değil tamam. Lakin insanların deniz kenarında değil de denizin bizzat üzerinde bulunarak çay içebilecekleri bir aile çay bahçesi de mi çoktu bu beldeye? Demek ki öyle.

“Mutlaka işin ucunda para vardır anne!” diyorum.

“Bozuk yollar, eksik belediye hizmetleri, ağlayan esnafın dertleri dururken birileri gelsin yıllardır durup duran dalgakıranı yıksın. Kim bilir kaç paraya mal oldu o iş? Yazık olmuş verdiğiniz vergilere.”

Adanın sol tarafında kalan deniz dalgakıran tarafından koylaştırılmış, plaja yerleştirilen sayılı masa ve şemsiye ile de tatilciler tarafından tercih edilen bir mekan haline gelmişti. Orada denizin kenarında, tüm İstanbulluları kıskandıracak şekilde denize nazır bir ev vardı. Bozyazılı bir ailenin evi. Şükür, ev hala var, ama dalgakıran yıkıldıktan sonra deniz evi yutacak kdar yükselmiş, ta dibine gelmiş evin. Sonra da bir çekiliş çekilmiş; eskiden sayılı masa sandalye ve şemsiye yerleştirilen plaj bu yerli ailenin geçim kaynağını artırmak istercesine genişlemiş. Eee kime niyet kime kısmet diye buna denir.

Denizcilik ve balıkçılıkla oldukça ilgili olan bir komşumuza soruyorum:

“Esat amca, dalgakıranı neden yıktılar ki?”

“Asıl hata o dalgakıranın yapılmasıydı kızım!” diyor, başka da bir şey demiyor.

Eskiden denizin olduğu yerdeki masalardan birinde oturuyorken tabiat ananın milyonlarca yılda karar verdiği şeylere insanoğlunun nasıl da küstahça kendinden emin olarak bir anda müdahale edebildiğine şaşıyorum. Ormanları kendi keyiflerine hizmet edecek villalar, sözde beş yıldızlı tatil köyleri yapmak için tarumar ederken, binlerce masum canlıyı yerlerinden yurtlarından sürgün ettikleri gibi, o dalgakıranı da hangi rant amacıyla yaptı ve söktü iseler kaç çeşit deniz canlısının yaşama alanında iyi ya da kötü değişikliğe sebep oldular bilemiyorum.

Dönüş yolunda otobüs durmaması gereken bir yerde durunca herkes doğruluyor rehavet içinde çöktüğü koltuklarından. Bir jandarma “Kimlik kontrol!” diye seslenerek araca binince daha da bir ciddileşiyor yüzler. İnsanoğlunun kendini kendinden bile koruması gerektiği anlardan biri daha. Kimliğimi uzatırken bir an;

‘Acaba kimsenin üzerine almadığı insanlık suçlarından birini atarlar mı üzerime?’ diye soruyorum kendi kendime.

Ne de olsa failed* failler ve meşhur olmuş meçhullerle dolu insanlık tarihimiz.

Bir insanlık suçu daha tek bir insanın başına yıkılsa ne fark eder ki?!

Hadi durmayın, Hitler’le aynı kefey/n/e koyun beni.

failed: İng.; başarısız.