corpse_bride

Nerede kalmıştık?

Selam. Hiiç uyuyakalmışım da. Kızmam tamam söyle. NE  ?!? BENİM HESABI BABAN MI ÖDEDİ ? ! ? HASS_ ? ! ? Ya ben nasıl unuttum hay Allah!? Özür dilerim ya?! En kısa zamanda_  Ya tamam mesele değil tabii ki de_ Yarın sabah kahvaltıya mı? Ne konutu? Eeee_ööööö_ Tamam. Ne diyim. Emir büyük yerden. Görüşmek üzere.

ALO ! ! SUAT ! ! Babası konsolosmuş oğlum!?!!

Nasıl ya? Eeeee ?!?! Sonra ?!?!?!

Sonrası n’olucak. Ben sana hayran sen cama tırman. Ailesi beni çok sevdi. Onlar nerede ben orada. Biraz sıkılmıyor değildim ama kız çok güzel oğlum. Benim gibi bir hıyara çok bile.

Benim okulum var onun okulu var. Ama sürekli beraberiz. Annesi beni arıyor, annesi aramasa babası arıyor. Hafta sonları gezmeleri, Uludağ’lar, ömrümde hiç görmediğim oteller, yemekler. Birden hayat kolaylaştı benim gibi bir adam için. Çocuklarla kavga edip evden ayrılmıştım. Kiramı nasıl ödeyeceğimi bile düşünmeden ayrı eve çıkmıştım. Karanlıktı, küçüktü ama evimdi işte. Kiramın ödenmiş olduğunu duyduğumda daha da aydınlık geldi gözüme. Öğrenci psikolojisi, karnı tok sırtı pek, bir de kanepesinde yanında başını omzuna dayamış güzel bir sevgilisi olunca başka ne ister ki bir adam hayattan?

Hayatın benim için kurduğu daha büyük hayalleri de varmış meğer. Okulları bitirdik. Babası artık nişanlanmamızı istedi. Ben anne ve babasını kaybetmiş, İstanbul’da hayatı makaraya alarak kendi de kaybolmadan yaşamaya çalışan bir delikanlı, artık dümenimi bu ailenin ellerine vermiştim. Ama hayatın heyecanlı planları arasında bana ne dümenler çevirebileceğinden habersizdim.

Nişanlım daha üstünü de okumak için Paris’e gideceğim diye tutturdu. Ben İstanbul’da kaldım. Ama onu görmek benim için eskisi kadar kolaydı. Her iki haftada bir konsolos babamın gönderdiği araba ve uçak biletleri ile sevgilime kavuşmak hiç de zor değildi.

Paris! Aşkların ve aşıkların şehri! İnsanların aşkın dilini konuştukları şehir! Ama ben o şehirde sadece üşüdüğümü, hangi mevsimde gidersem gideyim, artık o sırt çantalı, salaş keten pantolonlu kızı bir daha asla bulamayacağımı düşündüğümü hatırlıyorum. Aşk beni Paris’te terk etti ama evlilik tam da aynı şehirde gelip yakama yapıştı.

Suat oğlum biz evleniyoruz! Sonunda mı? Nerden belliydi ki Allasen? Ya tamam tamam. Bana şimdiki adresini ver de uçak bileti yollayayım. N’apıyım oğlum okuldakilerden bi sen kaldın adam gibi görüştüğüm. Düğünümde bir kişi misafirim dahi olmasın mı? Hadi kalk hazırlan! Hadi!

Toplam 15 kişilik davetli kalabalığında evlendik. Karım mavi bir gelinlik giymekte ısrar etmişti. Bense senaryodaki repliklerini bir papağan titizliğiyle tekrarlayan o kötü oyuncu idim. Baş rolde idim ama yardımcı erkek oyuncu kadar bile görünmüyordum kendi filmimde.

Ondan sonraki hayatımız, birimiz hayalet gelin, diğerimiz diri diri gömülmüş damat. İlk defa birlikte kalıp, birlikte uyuyup uyandığımız gecenin sabahı her Amerikan filmindeki banyo lavabosunun üzerinde duran aynanın açıldıktan sonra düzinelerce ilaç görülmesi sahnesini ben de yaşadım. Bunların hepsinin üzerinde eski aşkımın, eski nişanlımın, yeni ve artık aşkım olmayan karımın ismi yazılıydı ama üzerinde yazılı olan dozlarda alınmadığına emin olarak çıktım banyodan. O güzel minminnacık elli, kocaman gözlü, narin vücutlu sevdiğim maniz-depresif nöbetler geçiren bir şizofreni hastasıydı.

Fransa’dan, istediklerini gerçekleştirememiş ama babasının şımarık kızı olarak Paris’te bir kaç yıl baba parasıyla yaşama keyfini tatmış olarak Türkiye’ye döndü. Burada yine babasının telefonlarıyla bir yüksek lisans programına kayıt yaptırdı ve iyi olduğu zamanlardan daha çok manik olduğu zamanlarda yazdığı “TOPLUMUN TEK TİPLEŞTİRİLMİŞ HETEROSEKSÜEL YAPISININ İÇİNDE YER BULMAYA ÇALIŞAN HOMOSEKSÜALİTE” konulu tezini bitirebildi.

Tezinin kitap haline getirilmesinde babasının bir kaç yayınevini aradığı gerçeğini söylememe gerek yok herhalde. Ama kitabının basılı hale geldiğini kafası dumansız, ilaçsız haliyle göremeyecekti. Artık gelen ama gitmeyen nöbetleri yüzünden onu, bir kaç ay önce özel bir kliniğe yatırmıştık.

Kitabı yayınevinden alıp onu kaldığı klinikte ziyarete gittiğimde fazlasını ummuyordum. Ama orada yaşadıklarım hayatımdaki bu bir türlü bitmek bilmeyen sayfayı kapamam gerektiğini söyledi bana…

‘Yoo, olamaz’ diye geçirdi içinden. Şu koskoca şehirde bir bayan, yalnız başına bir kafede oturamıyordu. İşte yine neyine güveniyor bilinmeden insana sıkıntı veren tiplerden biri oturmuştu masasına. Birazdan oturalı en az iki dakika olduğu halde ‘acaba yanınıza oturmamda sakınca var mı?’ diye soracaktı. Sonra da yok gözlerinin rengi, yok ellerinin güzelliği, yok…

Onu dikkate almadan oturmaktı en iyisi ama içinde kafasını kaldırıp ona bakması için dayanılmaz bir istek uyandı. Geldiğinden beri kendisini izleyen ve tek kelime bile etmeyen kişiyi merak etmişti. Kafasını kaldırdığında bir de ne görsün; kollarını masaya, çenesini de kollarının üstüne yerleştirmiş beyefendi ona bakıyor direkt olarak. Bir de dönüp baktı diye gülümsüyor utanmadan. O anda içinden ona koca bir tokat savurmak geldi. Ama kayıtsız kalarak, aşağılayıcı şekilde bakmanın en büyük ceza olacağını biliyordu. Öyle de yaptı.

dEvAm EdEcEk…