20121018-095331.jpg

Osman Sınav Zaman gazetesindeki röportajda “Hikayeyi okuyan ya da okumayan insanlar bu filmde ne bulacak?” sorusuna:

“…Ülke meselesi halletmiyoruz, bir gönüle girebiliyorsak bu daha önemli” diye cevap vermiş.

Yanılmış.

Bulgaryalı Sosyalist Ali cami çıkışında kendisini haksız yere tehdit eden zabıta müdürünün boynuna kalemini dayayarak: “Namaz mı kıldın az önce? Halkı kandırdığın gibi Allah’ı da mı kandırdın?” dediği anda memleketimin şu anki meselesine kocaman bir parmak basmış oldu.

Filmin Kenan Deliyürek’ten günümüze iyi bir aktör olmuş mu, gül sahnesi abartılı mıydı, Tuğçe Kazaz’dan oyuncu olur mu gibi sorularını magazin yazarlarına bırakıyorum. Ali’nin elinde kalem tutarak “Bu benim elimde olduğu sürece benden korkun” demesi tüm tereddüterimi alıp götürdü. Ülkemde yaşanan haksızlıklara ancak kalemimle karşı çıkabildiğim için bunları yazacağım. Kendisine yaşatılan tüm eziyetlere rağmen bildiği yoldan şaşmayan Ali gibi ben de, 10 senedir inşa edilen korku imparatorluğuna boyun eğmeyeceğim:

Uzun Hikâye’de kendi halinde haksızlık ve eşitsizliklerle savaşan sıradan bir insanın fikirleri, elinde güç barındıranların çıkarlarıyla çatıştığı zaman nasıl da tehdit edilebildiğini ve susturulmaya çalışıldığını seyrettik.

Şu anda elinde güç barındıran ve kendisini seçenlere hizmet etmek için yemin ederek yola çıkan bazı Milletvekilleri görevini kişisel ibadeti olan Hac görevi için erteliyorlar. Memleket adeta yangın yeriyken, sokaktaki vatandaş her gün duyduğu şehit haberlerini kanıksamış hale gelmişken, “Halk’a hizmet Hak’ka hizmettir” demesi gereken yerde 50’den fazla milletvekili Hac vazifesi için Mekke’ye gitmiş.

Ülke çıkarları değil parti çıkarları gözetilerek yapılan yerel seçimlerin tarihini öne almakla ilgili oylamada çoğunluğun toplanması için bayram sonrasına kalmış.

Bırakın seçim tarihinin değiştirilmesini, ani bir gelişmeyle savaş çıkacak olsa milletvekilleri memlekete dönemeyecekler.

İbadetin de kabahatin de gizli yapılmasının gerektiği öğretilmiş iken, devlet adamları veya yöneticiler Allah’la kul arasında kalması gereken ibadete gidiyorum diye belediye anonsu yaptırabilip, helalleşmek için halkı ayaklarına çağırabiliyorlar.

Bunları yazarken “Ben kimim de bunları diyebiliyorum ki?” dediğim anda Bulgaryalı Sosyalist Ali’nin “O devletse ben de vatandaşım!” sözü geliyor aklıma. Devlet ve hükümet vatandaşı için varsa günümüzün kendi çıkarlarını her türlü ülke menfaatinden önde tutan yöneticileri için ne denir bilmiyorum.

Gazeteyi eline alan 80’ine merdiven dayamış bir amcaya “Gene ne olmuş memlekette amca? Kaç şehit vermişiz bugün?” dediğimde şu cevabı ülkemin içinde bulunduğu gafleti özetliyor benim için:

“HER GÜN ŞEHİT OLUYOR KIZIM ALIŞTIK ARTIK!”

Camiden evine evinden camisine giden, nohut oda bakla sofa yaşayan amcalarım, teyzelerim evinde ekmeği, yağı aygazı olduğu sürece, ülkemin tepesindekilerin Amerika’yla ne gibi pazarlıklar içinde olduğunu, yakında topraklarımızın kim bilir hangi kısmının Kürdistan haritası adını alacağını anlayamazlar.

Rütbesi omzundan sökülüp hapse atılan ve akıl almaz cezalarla hüküm giydirilen Türk ordusunun subaylarının bu Amerika’yla çevirilen dalaverelere karşı çıktıkları için hapislerde çürümeye mahkum edildiklerini bilemezler. Onlar için hala “Adalet mülkün temelidir” ve memleketimin bööyük bööyük hakimleri, savcıları; o böyük böyük paşaları hapse attırdılarsa elbet memlekete karşı bir suç işledikleri için attırmışlardır.

Allah, dizindeki ağrısından, şeker ilaçlarından, kolesterol hapından, tansiyonundan başka dert vermesin dediğim bu amca teyzelere şunu söylesem beni dinlerler mi:

Bir politikacı ümit satabilir, vaad satabilir, arsa, tarla, proje, fikir satabilir ama asla DİN satamaz!

ÇÜNKÜ İNANÇ PAHA BİÇİLMEZDİR!***

Soylu, köylünün ölümüne aldırmıyordu bile. Onun canını sıkan böyle sıradan, hatta bayağı bir mahlukun evlerinde ölmesiydi. (…) Bu adam ne çocuğun haline acıyor, ne ölümün yaklaşmış olmasına üzülüyordu. BÖYLE HİSLER DUYACAK KABİLİYETTE DEĞİLDİ ZATEN.”(C. Dickens, İki Şehrin Hikâyesi)

Charles Dickens, 1789 Temmuz’unda yaşanan ve karşı ihtilâle kadar süren halk ayaklanması olan Fransız İhtilâli’ni iki şehir üzerinden kaleme aldığı romanında köylülerle zorbaların hayat-memat ilişkisini böyle anlatıyor.

Bunlardan daha iyisi çıkıncaya kadar en iyisi bu mantığıyla aynı partiye oy vermeye devam ederek kendi ülkesinin hayat-memat meselesine imza atacak herkese burdan selamlar.