-Bayan yanı koridor. Tek kişi evet. Teşekkürler.

Tüm yolculuklarımda koridora bilet alırım ben. Ve buna şaşırmayan bir tek firma görevlisi görmedim şimdiye kadar. Yahu sevmiyorum işte kapana kısılmış gibi hiç tanımadığım birisinin himayesinde oturmayı.

Bir bacağım koltuktan sarkmalı gelip geçen muavine toslamamaya çalışarak. Otobüs yavaşladığında kafamı azıcık koridordan yana uzatıp görebilmeliyim yolda ne olup bittiğini. Ama en önde de oturmamalıyım. O zaman her gözümü açtığımda yol kenarlarında telef olmuş çeşitli hayvan cesetleri görüyorum nedense. Ya tahayyül gücümün bana kötü bir şakası diyorum ya da hayatın gerçeklerinin.

– Ben de koridor istemiştim ama siz önce davranmışsınız. Bana tek kalan yer bu cam kenarı oldu.

– Maalesef ben oturamıyorum cam kenarında.

– Ben de.

Yanıma oturan insanla muhabbeti oldukça kısa tutmaya çalışırım genelde. Çünkü siz nereye gidiyorsunuz, gibi bir soruya cevap vermek gafletinde bulunursanız eğer, ondan sonra gelecek oralı mısınız, aileniz mi orda yoksa neden oraya gidiyorsunuz gibi sorularla tamamen yabancı birine kısa özgeçmişinizi anlatırken buluverirsiniz kendinizi. Bu yüzden yüzyılın harika Japon icatlarından biri olan Walkman’la başlayan serüveni iPod’la devam eden taşınabilir müzik çalarınız hayat kurtarıcınızdır.

– Ne dinliyosun iPodda?

– İbrahim Tatlıses. Sen?

– Metallica.

– İyiymiş. Değişelim mi?

– Olur.

Otobüslerde asla izlemek istemeyeceğim hatta oynattıkları sinemanın yanından bile geçmeyeceğim filmler gelir bulur beni genelde. Bunu, en sık yolculuk ettiğim firmanın eski deyimle muavin yeni deyimle hostlarıyla bir tür zevk uyuşmazlığı yaşadığımız şeklinde de yorumlayabiliriz. Bir seferinde ‘Kutsal Damacana’ ismini verdikleri ‘şey’i bile izlemek sorunda kalmıştım kulağımda kulaklıklarla. Gözümü kapalı tutmaya çalışsam da gördüğüm sahneler bana yetip artmış yolculuk boyunca sinirlenip durmuştum. Bir bestseller olan ‘The Exorcist’ isimli romanın aynı adlı filminden sahnelerle dalga geçiyorlardı. Oysaki ben yeni yetme çağımda kitabını okurken çok korkup daha sonraları filmini izlerken de bir o kadar etkilenmiştim. Bu etkileyici filmle dalga geçen damacanalı kopyası ise haddini bilmez bir komik olmaya çalışma ve saçmalama idi.

– Yine mi Kutsal Damacana yahu?

– Ben bu film üzerine ama filmi yine bir otobüste sadece azıcık gördükten sonra bir yazı yazmıştım.

– Biliyorum.

– Ciddi mi?? Nerden?

– Okumuştum.

– Hadi ya? Hâlbuki bir üniversiteli gencin dandik bir blog sayfasında yazıyodum o zamanlar. Demek okuyanlar varmış. Battı o site biliyo musun? Yazılarımı da alamadım.

– Biliyorum. Ben batırdım.

İnsan hayatının bir döneminde evde oturup televizyon izlemekten başka işi olmayacak bir pozisyonda yaşayınca çok fazla film ve dizi seyretmek zorunda kalıyor. Zorunda kalıyor diyorum ama kimse bir korku filmindeki gibi göz kapaklarınızın altına minik iğnecikler yerleştirip karşınızdaki televizyonu seyretmek zorunda bırakmıyor sizi tabii ki. Sadece kendinden bile sıkılan insan bedeni, hayal gücünü kitap sayfalarının arasında ücretsiz aile işçisi olarak çalışmaya zorlayamıyor. O yüzden üçüncü sınıf Hollywood filmleri ile sınıflandırma bile yapamayacağım Türk dizileri beni hiç şaşırtmazlar sağ olsunlar. Şaşırtan filmlerden birisi de Fight Club’dır.

– Baksana çantalarımız aynı!

– Evet. Saçın da benimki gibi kokuyo.

– ADIN NE SENİN?!?

– ADIN NE SENİN?!?

– ?!?!?!?!?!

– ?!?!?!?!?!

– Hadi canım! Sen çok fazla Fight Club seyrettin galiba?

– Hiç tamamını izlemedim. Sonunu tahmin edince sıkıldım.

En uzun yolculuklar bile biter ama insanın kendisi ile çıktığı yolculuk? Nafile çaba. Cam kenarı veya koridorda oturan bütün yolcular, şoför, muavin, dinlenme tesisindeki tuvaletçi, önünde sıra bekleyen yaşlı kadın, ayran getiren garson, Mevlana şekeri satıcısı, köşedeki terminal oyuncakçısı hepsi sensindir. İster istemez bir ‘John Malkovich Olmak’ senaryosu döner durur kafanda. Nereye kaçsan kendin, hangi aynaya baksan sen, hangi telefonu açsan kendi sesin, rehber, son aramalar ve favoriler listesi baştan aşağı sensindir. iPod hep aynı şarkıda takılı kalmıştır:

“Sağıma baksam, soluma baksam?

Çıksam dolansam, bilmem ne yapsam?

Kimlere sorsam, deli mi olsam, sen!

Sen sen sen.

Sonunda yine bana yine bana gelsen.”

– Benle geliyo musun?

– Hayır, ben yol ayrımında inicem.

– İnceksen neden geldin o kadar yolu?

– Gittiğinden emin olmak için.

Tek başınıza kalırsınız, artık ne Mustafa’sınızdır, ne Kemal. Ayırt edilmeniz gerekmeyince kimse size isim de takmaz. Nerede olduğunuzu umursamazken nerede olduğunuzu umursayan birileri var mı acaba diye düşünürsünüz. Tekrar bulunabilmek için kaybolmayı tercih edenlerdensiniz. Artık yüzlerce beygir gücü ile telaffuz edilen araçların geçtiği katır yolunda her gün bulutlarla domuzların karşıdan karşıya geçişlerini seyredersiniz. Bir yarınız bıraktığınız yol ayrımında hayatın daha zorlu bir ligine atlamış olan diğer yarınızın bonservis ödeyerek kendisini getirtmesini bekler. Ve maalesef onun futbol hayatını bitirecektir ödenmesi imkânsız yüksek bedeller.

– Artık korkmuyorum.

– Neden?

– Çünkü düştüm.

– Nerden?

– Yüksekten.

Thelo na ziso tin zoi mou ekso ap ta metra / Tora pou sklirine i kardia mou san petra / Fevgo / Tora fevgo