70’li yılların sonlarıydı. Çocuktuk, evde Philips marka, dışı bordo bakalitten bir radyo türküler söyler dururdu. Beraber söylediğimiz türküler de vardı, solo söylediğimiz türküler de. Evde annem şarkı-türkü söyler, biz de dilimiz döndüğünce eşlik ederdik telgrafın tellerine.

70’ler bitip 80’lere gelinmişti. Benim ilkokul birdeki okuma bayramımda, benden üç buçuk yaş küçük olan erkek kardeşimi türkü söylesin diye sahneye çıkardılar. Altın rengi armalı, koyu laci renkli fiyakalı ceketi ve içinde annemin diktiği yelekle, keratanın şıklığına diyecek yoktu. Mikrofon önüne uzatılınca o dönemin en popüler türküsünü, evde söylediğimiz şekliyle avazı çıktığı kadar söylemeye başlamasın mı!

Bir taş attım havaya,

Düştü Ecevit’in kafaya!

C’anım öğretmenim Merkube Hanım’ın kardeşim Tuğra’yı nasıl panik içinde sahneden indirdiği gözümün önündedir hâlâ…

Düşünsenize, sene 1980’in bahar ayları. 12 Eylül öncesi döneminin son demleri. 12 Kasım 1979’da sona ermiş I. Ecevit Hükümeti, yerini, 12 Eylül 1980’e kadar hüküm sürecek V. Demirel Hükümeti’ne bırakmış. Mümkün mü öyle politik şeyleri ulu orta söylemek? Hele ki bir ilkokul müsameresinde?

Kardeşim de ben de, o gün ilk politik, aslında apolitik dersimizi öğrenmiş olduk: Kalabalıklar önünde devlet büyüklerinin adını anmamalıydık; hele bir türkü ile asla!

Bir devlet memuru olarak tek derdi çocuklarının karnını doyurmak ve geleceğini hazırlamak olan babamın, işten eve gelirken yolunun üzerinde köşede bekleyenlere sağcıyım, köşeyi dönünce mevzilenmişlere solcuyum diyerek evine ulaşabildiği yıllardı. Sonrası malum. 12 Eylül 1980 günü başlayan Rahmetli Kenan Evren amcanın evlerimize yaptığı bitmek bilmeyen ziyareti.

Alnımızda bilgilerden bir çelenk, nura doğru can atan Türk genciyiz, diyoruz da başka bir şey demiyoruz o zamanlar. Bu Nur‘u biz saf saf, bildiğimiz “ışık” sanıyoruz.

Derken Rahmetli Özal tahta çıkıyor memlekette. Ama harbiden taht. Karısı da ana kraliçe. Papatyalardan başlayıp gül sularıyla yıkanana kadar, BMW 750 iL araba ile otobanda hız yapıp korumaları bile atlatana kadar yaşanan bir sefahat devri. Babam hep der, “Bu Ankara-İstanbul otobanı Özal’ın armağanıdır,” diye. Memleket de başbakanın hızlı vites değiştirmesi gibi ileri gidiyor, çağ atlıyor o dönemde. Serbest piyasa, serbest ekonomi, her şey serbest o zamanlar sizin anlayacağınız. ‘Benim memurum işini bilir‘ dönemi.

13 Aralık 1983’ten, 9 Kasım 1989’a kadar memleketçek ‘refah‘ içindeyiz. Bu, sonradan muhafazakar bir parti adı olacak, haberimiz yok.

Ama o sıralar her şey yolunda. Bööyük şehrin guççük bebeleriyiz biz. Memleket, babamızın memur maaşıyla alamasak da, markalı ve pahalı ürünlerle dolu. Arkadaşlar Nike, Adidas giyer, biz çakmalarını. Döviz almak-satmak serbest bırakılmış. Ekonomi şahlanmış gidiyor. Benim işini bilen memurum da bu şahlanmadan nemalanmış elbette. ‘Yalan da olsa mutluyuz‘ diyor ya o zamanlar sağ olan Ahmet Kaya. Biz de mutluyuz işte. O baş kaldırıyor, diğerleri kadeh. “Önce Başbakanımız sonra Cumhurbaşkanımız olan adam Kürt ya, ne diye sızlanıyorsunuz?” diyorlar Güneydoğudakilere. Onlar da herkes gibi susup otursunlar istiyorlar.

Sonra Türkiye ikame başbakanla tanışıyor tarihinde ilk defa. Tarih tekerrür edecek elbet 2000’li yıllarda. Yıldırım Akbulut geliyor, politikalarıyla değil ama fıkralarıyla memleketi kırıp geçiriyor gülmekten. 2010’lu yıllarda bu ikame başbakan devri kapanmayacak, aksine bir referandum propagandasında “Artık bana gerek yok Ey Halkım, sizi bugün, yarın ve daima o yönetecek!” minvalinde cümleler söyleyen bir başbakana sahne olacak meydanlar.

Annem der ki, Mesut Yılmaz o zamanlar memura en çok zammı veren başbakanmış. Bir iyileştirme yapmış, memur ihya olmuş. Ben zamdan filan anlamam, lise bitmiş, üniversitedeyim o zaman. Harçlığımı, gezmeyi tozmayı bilirim. Bir de Tandoğan meydanındaki okulumun karşısında bulunan, pavyondan bozma kahvede okey oynamayı. Ekmek elden su gölden o zamanlar. Ne bilirim ben, Ankara’nın meşhur meydanına ismini veren tek parti döneminin valisi rahmetli Nevzat Tandoğan’ın, siyasi faaliyetlerinden ötürü tutuklanarak yanına getirilen Osman Yüksel Serdengeçti’ye hiddetlenince söylediği o sözü:

Ulan öküz Anadolulu; sizin milliyetçilikle, komünizm ile ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz. Sizin iki vazifeniz var: Birincisi çiftçilik yapıp mahsul yetiştirmek. İkincisi askere çağırdığımızda askere gelmek!” dediğini.

Diyebildiğini…

Ve akabinde görevlilere verdiği emri:

Alın bu iti götürün!” (*)

Öyle böyle derken büyüyen kardeşim ve ben, ÖSYM sayesinde, sürekli kendini yenileyen sosyalbilim dalında değil de, Ankara’nın adını taşıyan en eski üniversitesinin, internet ve teknoloji yokluğunda yüz yıl öncesinin bilgilerini anlataduran fenbilim bölümlerinde okumaya hak kazandık. Bu arada müzikle sürekli ve düzenli dinleyiciler olarak haşır neşir olacaktık.

Amma…

Tabancamı unuttum helâda” diyordu adamın biri. Yahu ne işin var ki tabancan ile helâda? Komşumuzun kızından ödünç aldığımız Ahmet Kaya kasedini dinlemek, tam da 80’den 90’a kadar milliyetçi bir parti uğruna hapis yatan amcaoğlunun hapisten çıktıktan sonra evlendiği amcakızıyla bizi ilk ziyaretine tekabül etmesin mi! Bir de üzerine Grup Yorum:

Büyüyüp de on yedi’ne geldiğinde baban sana idamlar alacak.

Bizim mahallede çocuklar sadece “Yağ satarım bal satarım“ı bilirdi. Neden babaları onlara idam alsındı ki? Hem de on yedi‘lerinde? Bu nasıl bir tekerlemeydi? Demek bazı uzak mahallelerde çocuklar, daha tekerleme bile öğrenemeden, resmi bir kurşuna yahut resmi bir urgana kurban gidiyordu da bizim -sözüm ona- başkentin göbeğinde haberimiz olmuyordu!

Sonra başka şarkılar, şarkıcılar girdi menzilimize. Biri ‘Başın öne eğilmesin’ diye başlıyordu şarkısındaki şiire. Ama alttaki satırları söylemek her babayiğidin harcı değildi:

“Görmek istersen denizi / Yukarıya çevir yüzü / Deniz gibidir gökyüzü / Aldırma gönül aldırma…”

1 Eylül Dünya Barış Günü konserlerinde Zülfü Livaneli’yi dinlemek için ıslak çimenlerde oturup beklediğimiz günün ertesi günü, kardeşim de ben de kırk derece ateşle hezeyanlar içinde kıvranırken şu cümle dolanıyordu kafamda:

“Eşkiya dünyaya anam hükümdar olmaz!

Meğer memleketin hali, başkentin kendi ismini taşıyan üniversitesinde, yemekler ucuzlasın diye edilen protestolardan daha karmaşıktı. Ve bu karmaşıklığın içinde “Maşa varken elini yakmayan” büsbüyük amcaların kirli politikaları uğruna, gencecikken kirletilen ya da hayatından olan, sağcısıyla, solcusuyla, orta yolcusuyla her kesimden pek çok genç vardı.

Derken, Demirel, şapkasını da alıp tekrar iktidara gelmişti. Ülkenin sürekli çalkantılı sulara dümen kıran politik hayatı, başkaldıran türden müzik yapanları yakından ilgilendiriyordu:

Raptiye rap rap zaptiye zap zap rep rep!

N’aber, nitekim gene geldi şapka rep rep!

Cem Karaca, Cahit Berkay ile birlikte bu sözleri besteleyip söylerken, Bulutsuzluk Özlemi Acil Demokrasi albümündeki Şili’ye Özgürlük şarkısıyla dünyanın öbür ucundaki, ama gerçekten öbür ucundaki ülke olan Şili’ye selam gönderiyordu:

“3,000 ölü dendi ilk gün, 100,000’i buldu sonra
Savaşıp öldü Allende, intihar etti dedi cunta

El pueblo unido  / Jamà serà vencido!” (Bütün halklar birleşirseniz yenilmez olursunuz.)

Yine dünyanın öbür ucundaki bir ülkeden bir yazar, Marquez, bir romanında “Güç solcuların elindeyse, sağcıları öldürüyorlardı, sağcıların elindeyse solcuları,” diyordu. Demek ki politik oyunlarla gücün, dolayısıyla paranın el değiştirmesi ve zenginlerin fakirleri ezmesi dünyanın öteki ucuna da gitseniz değişmeyen tek gerçekti. Maalesef güce ve paraya tapmanın belli bir cemaati, dini, dili, ırkı ve coğrafyası yoktu.

Bizim ülkemizde ise insanlar sağcı-solcu, ulusalcı-milliyetçi, dindar-dinsiz, başörtülü-başörtüsüz, paralel-paralel olmayan, Türk-Kürt, Alevi-Sünni olarak ikiye, dörde, on altıya bölündü.

Sadece doğduğumuz coğrafya açısından ne Kürt, ne Ermeni, ne Rum, ne Süryani olmadığımız, şehirdeki anne-baba memur ve dört başı mamur hayatımızda hiç bir şeyi şerle zorla elde etmediğimiz için…

Sadece okulumuza gidip gelirken aileden gelen sağcı-solcu geleneklere kapılmadığımız için, annemiz, amcamın rahmetli karısı gibi “Gidin solcuları gebertin!” diye elimize silah tutuşturmadığı için…

Kışın Türkiye Cumhuriyeti Devleti‘nin bir üniversitesinde okuyup, yazın aynı ülkenin adını Te-Ce diye kısaltarak dağda Türk askerine kurşun sıkmadığımız için…

Ya da tam tersi, aslında masum birer köylüyken sırf güneydoğu’da bir köyde yaşıyopruz diye terör örgütüne yataklık yaptığımız sanıldığı için aynı asker tarafından mezramız basılıp köyümüz yakılıp, başka memleketlere sürgüne gitmeye zorlanmadığımız için…

Politikadaki gücün el değiştirişini, tıpkı masa tenisindeki pinpon topunun bir o yana bir bu yana savruluşunu izler gibi izledik.

Tansu Çiller’in meydanlara çıkıp da konuşamadığını görmeden önce güzel ülkemin başına, kadın bir başbakan geldi diye ağladığımı hatırlıyorum.

Nice yıllar sonra Abdullah Gül Cumhurbaşkanı seçilince, “Bizim First Lady’miz de başörtülü bir kadın” diye ağlayanların yerine kendimi koyabilmem benim de uzun yıllarımı alacaktı.

***

Derken aradan yıllar geçti. 2003’te doğan oğlum Metehan 2018’de artık bir ergendi. “Bana gençlerin son dönem ezberinde olan bir şarkıyı çalsana,” dediğimde, “Anne sen eski olmayan bir şarkıyı da dinler miydin?” diye gülerek müzik zevkim hakkında düşündüklerini bir çırpıda özetledi.

Son dönem gençlerin ezberinde olan şarkılardan yola çıkarsak, Eypio ve Burak King, “Fakir yar olmuyor zengine / Diyor davul bile dengi dengine” derken ve Çağatay Akman “Fakirin paradan haberi yok ama zenginin meyvesini koy votkasına” derken, ‘bir lokma, bir hırka’ya şükreden vatandaşın neden buna şükrettirildiğini gayet sade bir şekilde anlatıyorlar. Aslında yıllar, yollar, hükümetler değişse de, her şeyi olanlar, o her şey’in daha fazlasını, en fazlasını, dünyada ne kadar varsa hepsini isterken, sade vatandaş; TV’lerde sürekli konuşan din ve devlet adamlarınca azıyla yetinmeleri ve asla kul hakkı yememeleri gerektiğine ikna ediliyorlar. Hem de bu adamlar Almanya’nın yaptığı gelmiş geçmiş en iyi arabaya binerlerken, sana “Alman malını boykot et!” demekte bir beis görmezlerken.

***

Neyse ki biz, hiç kimseden, çekip onu vuracak kadar nefret etmedik. Ve biz ana-babamız ve evlatlarımız hariç hiç kimsenin uğrunda canımızı feda etmeyi taahhüt etmedik.

Rahmetli İsmet İnönü’nün ‘Aslında laikiz dediğimiz günden beri ortanın solundayız’ dediği gibi ortada mıyız, solda mıyız diye düşünmedik. Önümüzde seçmemiz gereken bir kaç yol varsa, doğru olduğunu düşündüğümüz yola saptık, herkesin gittiği yola değil.

Başkalarına ait paralarla satın alınan hediyeleri zafer sanıp çağlayanlardan olmadık. Milletin egemenliğini dış mihraklara bağış yapıp kendine egemenlik satın alanlardan olmadık. Hiçbir oluşuma gönülden bağlıyım deyip, dini artık şarlatanlık düzeyinde devlet işlerine alet eden takkeli, cübbeli, veyahut sakallıların peşinde koşmadık. Eğriye eğri, doğruya doğru diyebilmek için, A veya B veya C partisinin içinde yer almadık.

Velhasıl Baba biz neden hiç bir şey’ci olmadık? diye sorduk ama hep iyi ki hiç bir şey’ci olmadık diye sevindik. Kafamızın doğrusuna gittik, aslında ne isek o olduk, böyle olmaktan da hep memnun kaldık.

 

(*) Kaynak: Gölgedeki Adam, Mehmet Doğan, s. 123