ORGANZE SUÇ ÖRGÜTÜ

throwpillow,small,750x1000-bg,f8f8f8.u4

Bu dünya erkek egemen bir dünya. Ama erkekleri biz kadınlar egemen yapıyoruz. Çünkü bu kolayımıza gidiyor.

O akşam komiser yardımcısı Necmi saat tam 19.00’da kapıyı çaldığında hepimiz süt dökmüş kedi gibi bekliyorduk. Annem kucağındaki, kırk santime kırk santim beyaz organze yüzü dantel kaplı kıymetli kırlent yastığından gözünü ayırmadan oturuyordu. Dayım TV’nin karşısında elinde kumanda ama TV’de olan bitenle ilgilenmeden öylece boş boş bakıyordu. Ben yeni demlediğim çay çökmüş mü diye bakmış, mutfaktan geliyordum. Salı günleri benim hafta tatilim, annemin de mahalleli kadınlar günüydü. Rus salatasından çiğ köftesine, içli köfteden avcı böreğine donatılan sofradakileri kaçırmak istemeyen Komiser Yardımcısı Necmi hiç sektirmeden akşam saat yedide gelirdi. Gelir, abdest alır gibi on saatte elini ayağını yıkar, dayımın uzattığı havluya kurulanırken ‘Selamın aleyküm millet! Necaset akıyor her yerden! Necasetten arınmak lazım,’ der, hemen sofranın baş köşesine kurulurdu.

Bu akşam sofra yoktu. Ben hiç olmazsa bir çay koymuştum azar işitmemek için, ama annemle dayım kıllarını kıpırdatmamışlardı. Komiser Yardımcısı Necmi kapıdan içeri girdi. Banyoya süzülecekken, salon denen minnacık odamıza şöyle bir göz atmasıyla sorması bir oldu: “N’oo lan? Birleşmiş Milletler’den veto yemin Amerikan başkanı gibi bakıyorsunuz hepiniz? N’oldu ki?”

Önce bir saniye sessizlik, sonra elindeki kumandayı bırakmadan dayım, kırlent yastığı bırakmadan annem ne havluyu bırakmadan ben, hep bir ağızdan konuşmaya başlayınca narayı yedik: “Susun laaaaaaaaaaan! Teker teker konuşun! Zülbiye sen anlat bakıyım!”

İyisi mi ben size en baştan anlatayım. Dedem ve anneannem_ Hoop. O kadar da baştan demedik. Peki. Biz, yani annem, dayım ve ben, bitki örtüsü rezidans olan bir mahallede oturuyoruz. Hani şu kafanızı kaldırınca binaların göğe doğru büyüyerek yükseldiği çizgi-film sahneleri var ya, işte o bizim her günkü görüntümüz. Rezidans dediysem, dedem ve babaannem buraya göçüp bir gecekondu yaptıklarında buraları taşlı tarla imiş. Yıllar sonra kıymetlenen o gecekondunun yerine rezidansı yapan büyük büyük amcalar bize de kapıcı dairesinin yanında muhtemelen doğalgaz kesilirse kömür deposu olarak kullanılacak bir depoyu daireye dönüştürerek kakalamışlar. Bir banyo-tuvaleti bir oda bir oda daha ve mut. Hani mutfak diyeceğim, dilim varmıyor. Bizim salon olarak salon ve oturma odası ve yatak odası olarak kullanılan bir odanın kapısı dışarı, yani rezidansın yanında yıllardır hiç inşaat yapılmayan taşlı başka bir tarlaya açılıyor. Biraz daha kafanızı kaldırırsanız şehir çöplüğü var uzakta.  Manzara on numara yani. annem der ki, gecekondudayken de aynı tarlaya bakıyordum, şimdi de aynı. onun için pek bir fark yok. Sadece kalorifer dairesinin yanında olmasından mütevellit kışın gece gündüz otuz derece olan ve bir camı hiç kapanmayan dairemizin tepesinde kot farkı yüzünden rezidans girişine kadar 5 kat, girişten yukarıda da tam 28 kat daha var o kadar.

Gecekondular bir hamlede yıkılıp biz eşin dostun yanına sığındığımızda koskoca bina bir yılda tamam olunca, annem yine camının önüne divanını çıkardı. Nisan ayından eylülün son günlerine kadar bu divanda yaşayarak camdan çaydanlık uzattı misafir gelen konu komşuya. Tabii diğer gecekondu sahipleri annem kadar şanslı değillerdi. Onlara uzaklarda bir yerlerde kapıcı daireleri misali evler verilmişti. O yüzden haftada bir salı günleri annemde toplaşırlar. Eski mahalle günlerini yad etmek için.

Ben evimize oldukça uzak bir mahalledeki çok lüks bir güzellik ve spor salonu kompleksinde çalışıyorum. Mahalledeki manikürcüde çalışırken oranın sahibi Saniye abla ön ayak oldu bana. Kendi de dükkanı kapadı, tası tarağı topladı lüks güzellik salonuna terfi etti. Keyfim fena değil. Bir brüt asgari ücreti gözünü kırpmadan bir çanta veya ayakkabıya harcayan kadınların orasını burasını temizleyip düzeltiyoruz. Ve erkeklerin. Erkekler kadınlardan daha cömert. Her türlü. Akşam oldu mu mesai bitiminde en son müşterim kadında bana metrobüs yolları, bana kurşunlar. Ama erkekse mutlaka ben sizi evinize bırakayım durumları. Acemi nalbant yolcu eşeğinde alışır misali salondakilerin tüm ilk denemeleri bende. Piercing’ten dövmeye, burun hızmasından, yanak hızmasına kadar. Ve saçlarım siyah ve uzun, kendim zayıf ve uzunum. Gözlerime de kara sürme çektim mi Amy Winehouse Türkiye şubesi olup çıkıyorum. Ama  diğer kızlar için de aynı geçerli. “Sizi evinize bırakayım mı” durumu yani. Bizim gibi toplumun alt katmanlarını oluşturan diğer insanların tabiri caizse pis işlerini gören meslek grupları bu BMW’li Mercedes’li şahsiyetlerin hep ilgisini çekmiştir sanırım. Bir geceliğine. Çünkü bizim ağzımız var, dilimiz yoktur. Dövse sövse de, garip fantezilerine alet de setse yahut en kötü hamile de bıraksa hakkımızı arayacak bir anamız bir babamız yoktur. En fazla bir teklik atar cebinden çıkarıp, o da akşam diskoda ödeyeceği hesabın yanına bile yaklaşamayan bir paradır, sadaka diye dağıtır sana. Tuzağa düşmemek lazım. Beyaz atlı prens yoktur. Beyaz BMW’li prens hiç yoktur. sizinle ikinci kez görüşmek isteyen BMW’li olabilir ancak(?) Ben şekli davranışı bana uymayanları bizim rezidansın çöplüğe bakan tarafı olan bizim kapı önüne götürüyorum. Beni bırakırken bir-iki-üç-dördüncü vitese atıp toz oluyorlar. azıcık insan gibi konuşan varsa yine aynı tarafa sür diyorum arabayı. ‘Ben buyum,’ diyorum. Yersen. Fazla hava atan, tavlamaya çalışma işini abartan olursa, rezidansın ön kapısında iniyorum, ‘Ay sen burada mı oturuyorsun?’ deyince, ‘Benim babam subaydır, şu kapıdaki koruma da onun. Ben erasmus için para biriktiriyorum onun için çalışıyorum, sen ne sandıydın canım?’ diyorum. Şoför efendi yine topukluyor. İnsanlara ne anlattığınız değil nasıl anlattığınız önemli sanırım. Ağzında sakız, şımara şımara konuşunca zengin gösteriyor.

Salı günleri hafta tatilim demiştim. Tüm o karanlık kız makyajını silip normal ev kızı moduna geçişim.Salı günleri annemin benden nasıl görünmemi istiyorsa öyle göründüğüm gün. En son 17 kadın ve 22 çocuk sığmıştı annemin küçücük evine. Hava mis gibi demlenmiş çay, taze doğranmış yeşil soğan, patates salatası ve taze nane kokarken içerideki hava gibi ev de genleşiyor, genişliyordu sanki. Dayımı evlendiremediği için, hala eski gecekondu mahallesinden arkadaşlarının oğullarından biriyle beni baş göz etme hayali kuran anneme anlatamadım ki ben o oğlanlarla ortaokul-lise  yaşlarında çıktım. Kimiyle sonradan görüştük, sevgili olduk. Annemin bu hanım-hanımcık kız rolü yapmamdan memnun kaldığını biliyorum. Zaten hepimiz her yerde belirli rolleri sürdürmeye çabalamıyor muyuz? Hangi rolümüzü devam ettirebilirsek öyle anılıyoruz. Ama iş evlenmeye gelince, kader midir nedir, ben de dayımın yolundan ilerliyorum herhalde. Dayım demişken annemle aralarında 15 yaş var. Anneannem, annem ve dayımın arasındaki evlatlarını bu çehre göç ederken kaybettiğini söylermiş. Dayım bir işte çalışmaz, hiç evden çıkmaz, annemin dizinin dibinden ayrılmaz. Bu aralar evde organik pasta yapma işine sardı. Komiser Yardımcısı Necmi bir akşam dayımın yaptığı pastalardan birini almaya geldi Geliş o geliş. Dayım ona çay demledi. Bir saat sohbet ettiler evde. Millet pasta bekler, Necmi, dayımla hasbihalde. Sonra bir baktık her hafta bizde bu Necmi. Ben ona nasıl hitap edecektim bilemedim, Henüz Türkçe’de dayısının erkek arkadaşı için bir kelime üretilmemişti zahir. O tarihten sonra bizim ev Necmi Abi mandasına katıldı. Annem erken yaşta kaybettiği kocasının ve uzak memleketlerdeki ağabeyimin boşluklarını doldurdu Necmi’yle. Dayım hangi boşlukları doldurdu o malum zaten. Ben bir yeri dolduramadım, benden büyüktü, Necmi Abi dedim çıktım işin içinden. Abi dedim aramıza mesafe koyayım diye. Dayımla diz dize otururlarken bana da yan gözle bakıyormuş gibi geliyordu ara sıra ya, ‘Üstüne alınma Zülbiye,’ diyordum. ‘Bu Necmi haftanın 5 günü içer ama cumayı kaçırmaz, milliyetçidir ama kendi bayrağı altında yaşayan tüm azınlıklardan nefret eder, dindardır ama başkalarının dinine küfretmekten hiç çekinmez. Lakin bana da asılacak kadar şerefsizin önde gideni de olamaz,’ diyordum içimden.

Ne diyordum? ‘Susun laaaaaaan! Teker teker konuşun! Zülbiye sen anlat bakayım!’ diye bağırmıştı Necmi Abi. Kekelemeden anlatmam lazımdı. Eğer kekeler de anlatamazsam bu maçoluk timsali adam, hırsını, daha sonra onun  bu sert erkek rollerine aşık olduğunu sanan benim zavallı dayımdan alacaktı.

O meşum salı günü annemin eski komşuları saat 11.00’i vurmadan gelmeye başladılar. 8 kadın, 4 kız ve gelin ve 11 torun. Makbule Hanım’ın kızı Serpil iki erkek çocuğuyla gelmişti ve ikisi de birbirinden yaramazdı. İki adım koştuklarında öteki duvara vardıkları minnacık salonumuzda kovalamaca oynamaya başladıklarında bile anneleri dur dememişti. Sonunda başımıza bir iş geleceği belliydi ama acaba kimin başına gelecekti? Çocukların ikisi birden annelerinin kucağına zıpladıklarında olanlar oldu. Kadının elindeki ince belli çay bardağındaki çay, kadınla koltuk kolu arasında duran beyaz organzenin üzerine dantel geçirilmiş olan kırlent yastığa döküldü. Annem yastığın kim bilir kaç yıllık dantel kılıfı leke tutmasın diye kırlentin üstünden çıkardı. Çıkardığı anda dumanlar çıkmaya başladı. Sonra beyaz organzenin üzerinde siyah-gri yazılar belirmeye başladı. Makbule Hanım’ın ilkokula giden büyük torunu yazıları sesli olarak okumasaydı hiçbirimiz neler olduğunu anlamayacaktık. Hatta genç kadınlardan biri telefonunu çıkarıp video bile çekmeye başlamıştı o anda.

Çocuk çıkan yazıları okudu:

Tarih: 18 Mayıs 2009 Gönderen: Hüseyin Tanrıverdi. Gönderilen miktar: 1500 TL Alıcı: Ayla Yılmaz

Tarih: 16 Temmuz 2009 Gönderen: Hüseyin Tanrıverdi. Gönderilen miktar: 1000TL Alıcı: Ayla Yılmaz

Tarih: 16 Eylül 2009 Gönderen: Hüseyin Tanrıverdi. Gönderilen miktar: 900 TL Alıcı: Ayla Yılmaz

Tarih: 18 Ocak 2010 Gönderen: Hüseyin Tanrıverdi. Gönderilen miktar: 1200 TL Alıcı: Ayla Yılmaz

Tarih: 16 Mart 2010 Gönderen: Hüseyin Tanrıverdi. Gönderilen miktar: 1700 TL Alıcı: Ayla Yılmaz

Tarih: 17 Haziran 2010 Gönderen: Hüseyin Tanrıverdi. Gönderilen miktar: 1500 TL Alıcı: Ayla Yılmaz

Tarih: 25 Ekim 2010 Gönderen: Hüseyin Tanrıverdi. Gönderilen miktar: 1500 TL Alıcı: Ayla Yılmaz

Tarih: 25 Ocak 2011 Gönderen: Hüseyin Tanrıverdi. Gönderilen miktar: 1500 TL Alıcı: Ayla Yılmaz

Tarih: 16 Haziran 2011 Gönderen: Hüseyin Tanrıverdi. Gönderilen miktar: 1500 TL Alıcı: Ayla Yılmaz

“Yeteeer!” diye bağırdı Serpil, büyük oğlunun kafasına enseden bir şaplak atarken. Sabinin hiç suçu yoktu ama sustu okumaya devam etmedi. Bense liseden kalma alışkanlıkla çıkan görüntülerdeki paraları kafamdan hesaplayıvermiştim. 2009 yılından beri yaklaşık 35.000 lira para yatmıştı ismi geçen kadının hesabına. Halbuki annesinin anlattığına göre kocasının kurda kuşa borcu vardı ve Makbule Hanım’ın kocasından kalma emekli maaşı olmasa yanmışlardı. Asıl ilginç olan paranın gönderildiği kişi Serpil in liseden arkadaşıydı ve kocasıyla evlenmesine ön ayak olmuştu. Fakat kocası neden bu paraları Ayla’ya gönderiyordu? Üstelik ilk para gönderdiği tarihte henüz Serpil ve kocası tanışmamışlardı bile! Zaten annesi bunu der demez Serpil çocukları kollarından tutup derdest etti ve “Yürü anne yürü! Daha ne sorup duruyorsun hala anlamadın mı?” diye bağırarak minnacık evimizden, sanırım bir daha gelmemek üzere çıktı, gitti.

Ben cümlemi bitirir bitirmez “Bu mu lan bu mu tek merak ettiğiniz? Bu mu? Adam ezelden beri Zonguldaklıyı da düdüklüyormuş demek! Altın yumurtlayan tavuk bulmuş lavuklar! Tek merak ettikleri adam kadına neden para göndermiş! Salak lan bunlar! Demek kadın telefonla video çekti ama hiçbir görüntü yoktu ha! Kim o herif demiştiniz? Kimin şoförüymüş? Hah tamam. Yalçın Holding’in sahibinin. Hadi bakalım o iş bende. Kedi olalı bi fare tuttunuz ya lan ailecek. Sakın bu yastığı bir daha kimseye göstermeyin! Ve bu olanları da kimseciklere anlatmayın. O kadınlara da söyleyin çenelerini sıkı tutsunlar!” diyerek çekti gitti. Ertesi sabah saat 10.00’da açılan güzellik salonuna gidebilmek için 8.30′ da evden çıkmak üzereydim ki, annemin bir gün önceki misafirleri kapıda belirdi. Bu sefer gelinleri ve torunları bırakıp sadece 8 kadın gelmişlerdi. Annemle dayım Necmi Abi’nin akşamki zılgıtından korkmuşlardı ama gelenlere de bir şey diyemediler. ‘Ne haliniz varsa görün!’ dedim içimden ve evden çıktım.

Ben çıktıktan sonra kadınlar bir gün önce ne yaptılarsa aynını yaptılar. Anneme çay demlettiler. Yastığın yanına aynı şekilde oturup her biri birer  ardak çay döktüler. Yastığa baş koydular, el sürdüler, yüz sürdüler. Yastığı ayaklarının altına aldılar. Hatta birisi hamile kadınlar gibi yere yatıp bacaklarının arasına bile aldı. Tık yoktu. Kadınlar isteksizce ‘O gelinde ne vardı da yastık onun kocasını okudu?’ diye söylene söylene evlerine dağıldılar.

Akşam eve döndüğümde annem ve dayımı bir önceki akşam nasıllarsa aynı şekilde buldum. İkisi de dillerini yutmuşlar gibi şaşkın, sıradan hayatlarının rutinini bozan bu yastığa sinir olmuş halde oturuyorlardı. “Acaba  eden?” dedi annem. Ona anneannesinden, anneannesine de onun anneannesinden kalmış olan bu yastık neden durup durup dün dile gelmişti? Bu yastığı ona verirlerken sakın ha ellere verme demişlerdi ama maalesef başka uyarıda bulunmamışlardı.

Babaları üç güzel kızına üç gelinlik almış. Dağ köyündeyiz , gelinmez gidilmez, alalım dursun demiş. Büyük kız evlenirken dağdan bir adam gelmiş, bir gece önce kınası yakılmış gelin gidecek kızı atın terkisine attığı gibi kaçırmış. Davul durmuş. Gelin kız gitti diye. Kız az sonra ata binecek gelin çıkacak evden. Kadın bağırıyor  amanın kara kızım gittiyse ak kızın var verilecek. Kaçırılan kızın 14 yaşındaki kardeşini ata bindiriyorlar. Gelinliğini giydirmişler, başına da bir duvak. Gelin olarak o gitmiş. Kalan üçüncü kız kardeş kendi başına da böyle bir iş gelmesin diye o gelinliği parça parça keserek on tane kırlent dikmiş. Dikmiş ki ailesindeki tüm kadınlara nesilden nesile dağılsın ve herkes bu hikayeden ibret alsın. Derler ki o olaydan sonra damat adayı olmadan, kız istenmeden ve söz kesilmeden bir kıza gelinlik alınmamış.

Hiç  beklenmedik bir saatte kapı çaldı. Tabii ki Necmi Abi idi gelen. Sarhoştu ve bu akşam bize gelme günü değildi. Annesi ve dedesi ile birlikte yaşıyordu ve çarşambaları ihtiyarla pişpirik oynama gecesiydi. Elinde bir şişe Chivas Regal, zaten kafası güzel haliyle dayımla annemi kendiyle içmeye zorladı. Annem viskiden yalandan bir yudum alır gibi yaparken beni evin tek odasına yolladı: “Hadi kızım, erken kalkıcan, yat sen. Adam coşmuş tövbe tövbeeeeee! (burda o şoför adamdam kopardığı parayı kutlamak için gelmiş serefsiz)

Kırlent meselesinden sonraki günler Necmi Abi zamanlı zamansız eve geldi ve kırlente etmediğini bırakmadı. Bizim beyaz organze kırlent üzerine dökülen onca içeceğe rağmen ne leke tuttu ne de sır verdi. O sustukça Necmi delirdi, Necmi delirdikçe o sustu. Sanki organze değil de organikti mübarek. Ve dinsizin hakkından inansız gelir atasözünü de biliyordu.

Olaydan  iki hafta sonra kocasının evden kovduğu manikürcü arkadaşım Leyla’yı bizde kalması için eve getirmeseydim, yastık meselesi belki de öylece kapanıp gidecekti. Necmi Abi elinde viskiyle geldiği o akşamın gündüzü, Hüseyin Tanrıverdi isimli adamı bu meseleyi patronuna duyuracağına dair tehdit etmiş, biraz da para koparabilmişti. Ama aynı kapıyı ikinci kez çalınca adam üç  arkadaşını toplayıp, elinde evrak gibi yazılı bir delil yoksa çekip gitmesini, yoksa emniyetteki pozisyonuna veda edebileceğini pek de kibar olmayan bir dille belirtmişti. Buna itiraz etmeye kalkınca da bir güzel dayak atıp oturmuştu aşağı Necmi Abi’yi. Bize havlarken güçlüydü Necmi, ama kendinden daha  büyük köpeklerle karşılaşınca kuyruğunu bacaklarının arasına kıstırıp kaçmayı bilmediği için ağzını burnunu dağıttırmıştı.

Leyla elinde çay bardağıyla meşhur yastığın yanında oturuyordu. Çayı filan dökmedi ama yastıktan birden dumanlar çıkmaya başladı. Ben hemen elime bir kalem kağıt aldım. Dayım annemin arkasına saklandı. Annem ise üç gulfü bir elham okumaya başladı.

Tarih: 20 Aralık 2017 Gönderen: Selim Selalmaz. Gönderilen miktar: 15.000 TL Alıcı: Leyla Söylemez

Leyla koltuktan çoktan fırlamıştı. Ben de bu bilgileri yazarken yerimden fırladım. Salim Bey güzellik salonunun muhasebe işleri şefiydi. Neden Leyla’ya maaşının on katı para yatırsın’dı?  Ve yatırdığı günün gecesi Leyla neden eve gitmemişti de bana gelmişti?

“Yarın sabah beraber kaçacaksınız değil mi!” diye  bağırmışım. “Ve buna beni de alet ettin. Kocam evden kovdu diyerek bana geldin. Adi kaltak seni!”

Leyle kalktı, çıktı gitti. Ertesi gün ve daha ertesi gün işe gelmedi. Selim Bey şirketin parasını çaldığıyla kalmıştı. Bense hayatımıza kolaylık verdiğini sanan bu akıllı yastığın açığa çıkardığı bilgilerle daha mutlu olmadığımızı söyledim evdekilere. Birileri kendi keyfi için birilerini aldatıyor, birilerine para gönderiyor ve biz de her nedense bunu öğreniyorduk. Bize neydi ki?

“Renkliydi!” diye çığlık attı annem. “Neeee?” dedik dayımla ben aynı anda. “Yastığın bilgi verdiği iki kadın da renkliydi. Makbule Hanım’ın kızı Serpil o gün senden orkid istedi hatırlasana. Leyla ile de o akşam işten gelirken markete uğrayıp orkid almamış mıydınız? Demek ki bu! Tek bağlantı bu!”

“Anlaşıldı kızlar,” dedim. “Üçümüzün içinde annemin deyimiyle renkli yani regl olabilen bir tek ben olduğuma ve olayım da dün bittiğine göre yastığı denemek için 21 gün beklememiz gerekecek.” Sonra kendi kendime söylendim: Demek ki yastık İslamiyet öncesi zamandan kalma… Annem fısıltımı duymuş, sordu: “Neden ki?” (islam daki kadınlarınız temizlenene kader uzak durunuz  va ayrtlerini bul. adetliyken oruç tutukmaz namaz kılınmaz. kadın tavuk kesemez adetli ibadet yPılmaz vs vs )

+++++

Sana âdet halini de sorarlar. De ki: O, insana rahatsızlık veren bir haldir. Hayızlı oldukları sırada kadınlardan uzak durun ve onlar temizleninceye kadar kendilerine yaklaşmayın. İyice temizlendiklerinde, Allah’ın emrettiği yerden onlara gidin. Şu bir gerçek ki Allah, çok tövbe edenleri sever, iyice temizlenenleri de sever. (2Bakara 222)

BAKARA-222 için 40 meâl bulundu. Bayraktar Bayraklı (2/BAKARA-222: Sana kadınların ay halleri hakkında soruyorlar. De ki: “O bir eziyettir. Âdet halinde kadınlardan uzak durunuz ve temizleninceye kadar onlara yaklaşmayınız; temizlendiklerinde ise Allah’ın size emrettiği şekilde onlara yaklaşınız. Doğrusu, Allah tövbe edenleri ve temizlenenleri sever.”) / Cemal Külünkoğlu (2/BAKARA-222: Sana “kadınların adet halini” sorarlar. De ki: “O, (kadını sıkıcı ve erkeği tiksindirici) bir rahatsızlıktır. Bu yüzden adet halinde kadınlardan uzak durun ve temizlenmelerine kadar onlara (cinsel ilişki için) yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah’ın size emrettiği yerden onlara gidin (birleşin). Şüphesiz Allah, çokça tevbe edenleri sever, çok temizlenenleri de sever.”)

***

Yirmi bir gün beklememize gerek kalmadı. Nemci abinin haftada üç gün geldiği bu evde dayımı görmekten başka ne çıkarı var idiyse, altın yumurtlayan tavuk dediği yastıktan istediğini elde edemeyince gelmeleri azaldı. Artık arada bir canı isterse veya ayakta suramayacak kadar sarhoş olunca geliyor, yuva olma halini çoktan bozduğu minnacık evimizin azıcık huzurunu da kaçırıp hepimizi uykusuz bırakıyordu. Yine bir akşam zil gibi sarhoş, zurna olmaya da bir duble kala kapıyı çaldı. Annemin teorik keşfinden sonra evimizde her akşam aynı konunun konuşulduğunu söylememe gerek yoktur sanırım. Dayım her zamanki saftirikliğiyle çenesini tutamayınca Necmi Abi’nin delirmesi saniye sürmedi: “Başlarım adetinize de kanınıza da laaaaaaaan! O ne demek kadının pis kanıymış da yastığa yarayan bilmem ne de! Kitap bile kadına yaklaşmayın der o zaman da bu Allahsız kitapsız yastık bilmez mi bunu bre zındıklar! Açılın eğer kansa bunu konuşturan, benim gibi adam gibi adamın kanıyla konuşmayacaksa ortadan ikiye bölerim lan ben bu yastığı!” diye bağırırken minnacık mutfağa yönelmişti. Ama anlaşılan tüm adamlık hangi cinse karşı ilgi duyulmasında değil insanın içinde olmalıydı ki dayım, mutfaktan kurban eti doğradığımız kocaman bıçağı bir eliyle diğerinin ayasına dayamış, kestiği elinin yumruğundan kan damlayarak hepimizin ayakta durduğu oturma odasına girdi. Yatağın yanına çöktü ve bekledi. Ben elimde kalem kağıt hazırlanmıştım. Ama bu sefer yastığın üzerinde çıkan rakamlar ve tarihler Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethi gibi bir çığır açacaktı evimizde. Nemci Abi, dayımın elinden bıçağı alayım derken o da elini kesince, bizim kırlentin radarına yakalandı. Dayım benim sesli olarak tekrar edip bir kağıda not etmeye çalıştığım bilgileri duydukça fenalık geçirerek bayıldı. Annem hangisine baksın, hangisine tülbent yetiştirsin bilemez halde odanın ortasına çöktü kaldı. Allahtan o almadı eline bıçağı. Ev tam tımarhaneye dönmeden önce ben bıçağı kaldırdım ve Necmi Abi’nin beylik tabancasını belinden çekip aldım. Siz siz olun sarhoş polislerle dalaşmayın. Dalaşırsanız da benim gibi önceden hazırlıklı olun.

112’ye telefon edip biri derin diğeri az derin iki bıçak yaralanması ve bir psikolojik yıkım vakası var, ambulans gönderebilir misiniz dediğimde bana pek inanmadı telefondaki ses. Ama acildeki doktor dayımın kapalı samsun pidesinin ağzı gibi ikiye ayrılmış el ayasını görünce diğer ikisini kenara itip ilk müdahaleyi yaptı. İşin içine bıçak girdiği için adli vaka sayılıyorlardı. Komiser yardımcısı nemci artık ayılmış, işini bilen polis edasıyla duruma el koymaya çalışıyordu. Kesiklerin bir iddialaşma sonucu olduğu, dayımın elinden bıçağı almaya çalışırken kendinin de yaralandığı, çünkü yeğeni olan benle olan ilişkisini tasvip etmedikleri yalanlarını sıralayıverdi gelen polis arkadaşlarına. Ben de bu arada gümbürtüye giderek bir anda Nemci Abi’nin kız arkadaşı oluvermiştim.

Bense başıma gelecekleri bildiğim için Necmi Abi’nin adına yatan ve onun yatırdığı paraların gerçek evrakları ile 112’den hemen sonra telefon ettiğim Organize Suçlar’dan gelen komisere asıl bilgileri aktarıyordum. Koridorun ucundan beni ve etrafımdaki polisleri gören Necmi Abi alı al moru mor olmuş, merdivenden kaçmaya kalkışırken kıskıvrak yakalanmıştı.

***

Aslında her suç organizedir. Kafanızda kurar durursunuz.

Biz kadınlar erkeklere fazla anlam yükleriz. Çoğu zaman gereksiz ve hak etmedikleri yere. Aşıksanız karşınızdakinin hatalarını görmezsiniz, görmezden gelirsiniz. Başka bir kadının parfümü gibi kokmasını, pantolonundaki yeşil oyun hamuru lekesini, cebinden düşürdüğü bir kadın tarafından yazıldığı bariz olan alış-veriş listesini… Ama aşık değilseniz tüm bunlar gün ışığında parlayan çakıl taşları gibi ayan beyandır size. Çünkü yok-sun-luk sendromunu doldurmuyorsunuzdur. Yok dolduruyorsanız, o erkeği kafanızdaki mükemmel erkekle uyumlu hale getirir onu öyle görürsünüz. Gerektiğinde yumruğunu masaya vuracak kadar sert, omzunda ağlayabileceğiniz kadar müşfik, Müşfik Kenter gibi Orhan Veli şiiri okuyabilen, Ahmet Kaya dinleyip gelmişe geçmişe söven ama Zeki Müren dinlerken da duygulanıp ağlayan bir adam istersiniz.

En sonunda olayları bizim kız ayarlamış olsun. Bu şerefsiz adamı evden atmak için ne yapsa diye düşünmüş. Yastığa sis takmış. Ve görüntü vercek bir ekran. Salondan çok fazla insan tanıyordum. Ve bunlardan biri de filmler için özel efekt yapan uzman arkadaştı.

Annemin yastığın gizemine olan sonsuz inancını kullanıp olayları başlattım.

Muhasebe okudum lisede ben. Bilmezsiniz bir muhasebeci nasıl insanın hayatını değiştirebilir. Andy  Dufresne’i hatırlayın. Suçsuz olduğu halde karısını öldürmek suçundan Shawshank hapishanesinde yıllarca yatan adam. Onu da muhasebe bilgisi kurtarmıştı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s