NAZIM2

2009 yılı… Mevsimlerden kış… Aylardan hangi ay bilinmiyor…

Sıcacık erik/tarçın çayı var.. Poğaçaları dünden pişirdim taze… Buyurun…

Önce iptal oldum. Okuyunca inanamadım. Piraye’nin resimlerini görünce hepten kalakaldım. Zamanımızın her şeyi görüntü ile bir düşünen insan yapısından nasibini az da olsa almış olarak, bir adamın, hele ki Nazım gibi bir adamın isminin heybetinden dolayı, Piraye’nin de Monica Belluci’nin o yıllardaki Türkiye şubesi olması gerektiğini sanmıştım. Oysa ki nasıl yanılmışım. Her iki fikrimde de. Eğer Nazım’ın heybeti bir kadının dışını sevmekten ileri gelseydi zaten, şu anda onun adını anarak böyle bir şeyler yazıyor olmazdım. Okuduğum anda beni iptal eden, “Yaşarsın karıcığım” diye devam eden dizeler olmazdı aşağıda.

Bir tanem!
Son mektubunda :
“Başım sızlıyor
yüreğim sersem!”
diyorsun.
“Seni asarlarsa 
seni kaybedersem;”
diyorsun;
“yaşıyamam!”
Yaşarsın karıcığım
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda 
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgili;
zavallı bir çingenenin
kıllı siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nâzım’a!

Ben
alacakaranlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim
ve yalnız
yarı kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim…
Karım benim!
İyi yürekli
altın renkli
gözleri baldan tatlı arım benim;
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın
daha dâva ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.
Haydi bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanile bir don al
tuttu bacağımın siyatik ağrısı.
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.

Anlayamadım. Bir erkek tarafından sevilmeyi, öylesine sevilmeyi hayal edemedim. Hele ki ‘karıcığı’ olduğunuz bir erkek… Çünkü erkekler sadece sevgili modundayken sevgilerini belli edebiliyorlar diye biliyoruz hep. Ya da ben öyle biliyorum.

Ben hiçbir şey bilmiyorum. Her şey Cem Karaca dinlerken oldu. Önce “Şimdi artık sen de herkes gibisin” dizelerinin Nazım’a ait olduğunu öğrendim. Evet itiraf ediyorum yeni öğrendim. Ama besteleyen de öyle bir bestelemiş ki… Sonra “Ben bir ceviz ağacıyım” şarkısını dinlerken bu “yapraklarım ellerimdir tam yüz bin elim var” dizesi olsa olsa yine Nazım’a ait olsa gerek dedim. Google’a yazdığımda çıkan manzara beni şaşırtmadı.
Evet tüm şiirlerini okumadım. Hatta çoğunu okumadım. Bir arkadaşım şöyle demişti zamanında: “Ben de her Türk genci gibi kısa dönem solculuğumu lise çağında yapıp bitirdim.” Gülmüştük. Benimki artık ne kısa dönem, ne solculuk, ne de lise çağı.

Az önce hayatını okudum Nazım’ın ilk defa. Mavi Gözlü Dev’i izlemiştim ama aklımda daracık bir hapishane odasında daktilosunun başında hastalıklı bir şekilde yazılar yazan bir adamdan başka bir şey kalmamıştı. Halbuki Türkiye’den ayrıldıktan sonra yaptıklarını okuyunca ne kadar az aydınlatılmış olduğunu anlıyor insan.
Kendinin de dediği gibi otuzunda asılmasını isterken, kırk sekizinde ise barış madalyası vermek isteyen ve hatta veren zihniyetlerarası yolculuğunu; yazılarının otuz kırk dilde basılmasına rağmen “Türkiyemde Türkçemle yasak” demesinin hüznünü hiç bilemeyeceğiz herhalde.

Daha bilemediğimiz neler var acaba?

***

Az önce yeni memleketimde dolandım… Tavaf ettim bir saat içinde tüm çarşısını… “Aidiyetsizlik” yarama tampon olması bir yana, kulağımda Cem Karaca’nın “Memleketim” şarkısının yüksek tondan zurnaları ile, karlı manzaralar yüreğimi de soğuttu. Torbalar vardı elimde yorulmuştum… Kollarım da ağrımıştı ama mutlu oldum… İçime çektim tertemiz memleket havasını… Baktım egzoz dumanı ve karbonmonoksit kirlenmesi gelmedi hiç akciğerlerime… Tekrar mutlu olup bir daha, daha kuvvetli çektim içime havayı… Yalnızlığımla gurur duydum… Kendimle gurur duydum…

N’aapalım, iyisi mi “Memleketim” şarkısını dinleyelim Cem Karaca’dan…