R2-D2, C-3PO ve BB-8: The Force Awakens… 

Sinema… Keyif işi… Akıl işi… Para işi… Tek bir adamın aklından çıkan, bazılarının ipe sapa gelmez olarak nitelendirebileceği bir rüyanın peşinden yüz milyonlarca insan koşuyor. Dil, dil, ırk, cinsiyet gözetmeden hepsini kucaklıyor bu rüya: Star Wars…

Türkçesi Yıldız Savaşları. Halbuki ortada ne yıldız var ne savaş… Varsa bile bizim küçük beyinlerimizin haberi yok. “Jupiter Ascending” filminde Wachowski kardeşlerin bir karaktere söylettigi gibi, henüz sınırlarını bile keşfedemediğimiz bu evrendeki tek akıllı canlı türünün insanoğlu olduğunu varsaymanın zavallılığını yaşıyoruz. 

Ama sinema… Bu yedinci sanat tüm diğer yoldaşlarını geride bırakarak, hatta tur bindirerek para kazanma yarışında ipi göğüslüyor. Sorun kendinize, en son ne zaman birine bir şiir okudunuz? En son ne zaman bir arkadaşınızla bir romanı aynı anda bitirdiniz? Tiyatro, keza, eski kumpanyalar kalmadığı için, taşraya ulaşmak şöyle dursun (kendim de taşrada yaşadığım için biliyorum), yankısı bile gelmiyor. Heykel sanatını hiç anmayacağım zaten… Ama resim veya fotoğrafçılık, günümüz sosyal medya ortamında ayağa düştü, hatta çok özür dileyerek yazıyorum “piç oldu”. Müzik ve dans ise Andy Warhol’un “Gelecekte herkes 15 dakikalığına dünya çapında meşhur olacak” sözünü gerçekleştirmek istercesine yapılan saçma sapan yetenek yarıştırma programları yüzünden seyredilemez, dinlenemez hale geldi. Mimari için aynı şeyi söyleyemeyebilirim ama o zaten tüketilmeye mahkum sanat dallarına nazaran üretilmesi de eğitimsiz yapılamayan bir sanat dalı.

Yine sinema… Tek bir adamın aklından, hayalinden yeşeren kahramanlar, beyazperde üzerinde can buluyor ve keyif için, sırf devamında ne olacak diye merak ettiğimiz için inanılmaz paralar verip o filmi izlemeye gidiyoruz. Tabii tek bir kişi inanılmaz bir para vermiyor ama inanılmaz sayıda insan “bir” para verince, kazanılan para çoğalıyor da çoğalıyor. Ama tiyatroya göre o kadar sahte ki yapılan… Bir senaryoyu, herhangi bir sahte mekanda, hataları yok ederek, efektler kullanarak kaydediyorsunuz ve o kopyayı yüzlerce çoğaltıp tüm dünyada neredeyse aynı anda insanların beğenisine sunuyorsunuz. Sahte olanı gerçek gibi yapmak, olmayanı varmış gibi göstermek de sinemanın büyüsü.

Benim neslim bu filmlerle büyüdü. Işın kılıcı o zamanlar müthiş bir hayaldi. Ve kendi kendine hareket eden robotlar… Şimdi çocuklarımızla gidiyoruz o sinemalara. “Eğer bilgisayarsız bir dünyaya doğsaydın ne yapardın?” diye sorulunca “Annemin karnına geri dönerdim!” diyen çocuklarımızla…

Koskoca bir sene bitiyor. Şimdi bütün dünyadaki TV kanalları ve yazılı basın, bir yılın muhasebesini yapacaklar: Şunlar oldu, bunlar oldu, şunlar öldü, bunlar tutuklandı. Bakıyorum, Noel  Baba ile söyleşi yapmama da gerek yok bu yıl. Sorulacak sorular ve alınacak cevaplar hep aynı. Hep dünyanın batısında bir çocuk daha iyi şartlarda yaşasın diye, hep dünyanın doğusunda yüzlerce çocuğun öldüğü bu dünyada, Noel Baba’nın uslu çocuklara hediye getireceği yalanı sadece “tuzu kuru” ülkelerde işe yarıyor. Daha önce defalarca yazdığım gibi, şöminesiz bacasız milyonlarca evde hayatta kalma mücadelesi veren ne çok çocuk var oysa ki…

Bu yüzden bazı algı kanallarımı kapattım. Yalan yok gerçekten kapattım. Babamın deyimiyle “ununu elemiş, eleğini asmış” adamların yaptığı işlere yoruyorum kafamı. Mesela sinemaya. Mesela Star Wars’a. Çünkü tek bir adamın beyninden çıkan bu hayali dünya milyonları mutlu ederken; bir başka tek adamın beyninden çıkanlar, dünyada sadece var olma hakkı elde etmeye çalışan milyonlara acı çektirip onları yok ediyor. Adam derken özel bir adamı kastetmiyorum. Hitler de olabilir, Obama da. Netenyahu da olabilir, Esad da. Putin de olabilir Hollande da…

Politika işte… Keyif işi… Akıl işi… Para işi… ‘Hep bana hep bana’cıların arenası. Tıpkı sinema gibi sahte olanı gerçek, olmayanı da varmış gibi göstermek en büyük becerisi. Ama pervasızca… Fütursuzca… ‘Ben ne dersem o olur’cuların sahneye koydugu berbat bir tiyatro gibi. Neşesiz, sıkıcı, mutlu sonla bitmeyeceği başından bilinen bir tiyatro. İnanılmaz çok paraların, inanılmaz az kişinin cebine girmesini sağlayarak sistemin çarklarını döndüren bir tiyatro…
İşte bu politika tiyatrosuna ait kanallarımı kapattım. George Lucas’ın ve dahi diğer dahilerin bizi mutlu etmek için yaptığı -yalan da olsa- olağanüstü görüntüler silsilesiyle başbaşa bırakıyorum gözlerimi. Okulları, evleri, hastaneleri yakıp yıkan ateşler hariç tüm insanların, hayır insanların değil tüm insanlığın donduğu bu soğuk kış günlerinde, kendimi, kapitalizmin tatlı sularında ılık banyo yapmaya davet ediyorum. Neyse ki protesto olsun diye tuvalete hiç Coca Cola dökmedim. Vicdanım o konuda rahat…

Memleket meselelerini “Bir oy borcum vardı, onu da verdim, bitti; koca koca adamlarsınız, siz halletmeyeceksiniz de ben mi halledeceğim?” diyerek ülkemi on yıllardır içeriden ve dışarıdan yönetenlere bırakıyorum. Zaten olması gereken de bu.

C’ânım memleketimin şu anki tek derdi olan yılbaşı kutlamaları için, Eflani’ye hindi ısmarladığımı bildirerek ve Nesimî’den alıntı yaparak kendimce son noktayı koyuyorum:
 
Nesimî’yi sorsalar kim

Yarin ile hoş musun   

Hoş olam ya olmayayım   

Ol yar benim kime ne   

Haydar Haydar 

Ol yar benim kime ne…

Ünlü bir düşünürün dediği gibi: 

May the force be with you…