20121111-181900.jpg

BİLİNDİK ÖYKÜ DENEMELERİ II/ MEZARLIKLARDAKİ YEŞİL ÇİMENLER DAHİ SARARMAYA BAŞLADI; VE BEN HALA NEFES ALABİLİYORUM

Normal şartlarda sekiz saat uykunun bana yeteceğini bilirim. Lakin bugün öyle olmadı. Sabah 06:00’da yatmış olmamın akşama kadar yatmak için bulunmaz bir fırsat olduğunu devamlı kendime fısıldadım. Saat 13 gibi Zahar odadan içeri girdi.

– ‘‘Efendim uyanma vakti, kahvaltıyı hazırladım.’’
– ‘‘Git başımdan’’ diyerek savuşturdum onu.

Çünkü kendimi yatakta oldukça güvende hissediyordum. Sıcak ve sessiz. Hayattan bulamadığım her şeyi bana cömertçe sunuyordu yatağım. Zahar huysuz bir ihtiyar olmasının yanında inatçıydı da. 13:30 tekrardan başıma dikilmişti bile.

– ‘‘Efendim uyanma vakti, sevdiğiniz insanlar devamlı arıyorlar lütfen uyanın. Yaşama belirtisi göstermeniz sizin için iyi olacak sanırım.’’
– ‘‘Yaşama belirtisi göstermem senin yaşamını tehlikeye sokabilir’’ diyerek tekrardan savuşturdum Zahar’ı.
Saat 17:00’ye doğru büyük bir baş ağrısı ile uyandım. Kafamdaki inşaata sanki ayakuçlarımdan tonlarca kum çekiliyordu. Hemen bitişiğimdeki inşaattaki Kürt bir usta bed şarkılar söyleyerek kolon kalıplarını söküyor; onunla beraber benim de beynime giden tüm hayati damarlar kopuyordu.

Her şeye rağmen, son gücünü kullanarak yaşama tutunan bir ihtiyarın direnişi gibi, mutfağa giderek çayın suyunu ateşe koydum. Lavaboya geçtim ve yüzümü yıkamaktan tıslayan musluktan iğrendiğim için vazgeçtim. Havalansın diye balkona attığım badinin üzerine gömleğimi sırtlayarak kapıdan dışarı çıktım.

Akşam olana kadar dolaşmalıydım sokaklarda. Şu kısa hayatta beni anladığını hissettiğim kızla buluşmaya hazırlamak için, bol bol oksijen çektim ciğerlerime. Karnımın acıktığını hissediyordum. Acıktıydım ama masalarda dolaşan hamam böcekli cafenin önünden geçene kadar! Yol kenarında midemde kırıntı kalmayasıya kustum dakikalarca. Gözlerime oturan kan kırmızısı geceyi uykusuz geçirdiğim izlenimi veriyordu çevreme. Çok sürmedi dışarıdaki maceram. İki aydır kuponları için biriktirdiğim gazetenin sonuncusunu da aldıktan sonra eve dönmeye karar verdim. Eve geldiğimde dışarıya muhteşem bir yanık kokusu geliyordu. O an ateşe koyduğum çaydanlık gelmişti aklıma ama iş işten geçmişti. Mutfak kullanılmaz bir halde idi, Allah’tan evi kurtarmayı başarmıştım. Yatak odama girdim ve benim yatağımda uyuyan Zahar’a sağlam bir fırça kaydım. Ona buralara göz kulak olması için para veriyordum. İhtiyar bunak alındı. Aslında ona bu kadar şiddetli çıkışmamalıydım.

Lakin Zahar beni terk etti. İçime bir üşüme oturdu. Dışarıyı kendini iyiden iyiye hissettiren soğuk bir hava, çiseleyen yağmur ve yalnızlık esir almıştı. Oblomov’u çektim kütüphanemdeki raflardan. Nerelerin altını çizmişim baktım saatlerce.
Oblomov, Olga ile yaşadığı çelişkili durumların ne olduğunu öğrenmek istiyordu. Sohbet esnasında kendi kendine konuşur gibi sordu Olga’ya:

– Ne oluyor bana?
– Söyleyeyim mi size? (Olga)
– Söyleyin.
– Siz aşıksınız.

Oblomov, Olga’nın elini yakaladı ve dudaklarının üzerinden gezdirmeye başladı. Olga, elini çekmeye çalıştı ama Oblomov bırakmadı.

– Haydi yeter artık.
– Ya siz? Siz aşık değil misiniz?
– Aşık mı? Hayır… Ben bu kelimeyi sevmiyorum, sizi seviyorum.

Kitabı hemen kapattım ve tekrardan ürpererek yatağıma döndüm. Telefona sarıldım ve yine bildik sesler ile buluşmaya neden gelemeyeceğin gayet mantıklı bir şekilde izah eden sevgiliyi dinledim. Arayacağını söylemişti….

Bekledim saatlerce aramasını, ama yangın daha da alevlendi o sıra tüm evi sarmıştı yangın sanki mutfaktaki ufak bir kıvılcım, gözlerden kaçmış; ve yangına açık bir davetiye çıkarılmış gibiydi her şey. Allah’tan bu tip durumlar için evde bulundurulan Bukowski vardı kütüphanemde. O.ospu çocuğu tüm bu durumlarda en sadık dost olma özelliğini devam ettiriyordu.

30 Eylül 2011 Cuma saat 04:39 Safranbolu/Sarı Çiçek Dağı Karşısı
Mehmet Kütükçüoğlu