Erkekler için dört kutsal şey: Din, futbol, araba ve kadınlar. Futbol derken taraftarlık olayı ve futbolun amatörlüğe indirgenmiş dalı olan halı saha maçları.

Futbol deyince korktunuz herhalde yeni bir Burcu Esmersoy mu geliyor diye! Aman aman! Herkesin futbol yorumculuğu kendine. Ben işin sosyo’erkek’onomik yönünü ele alacağım.

Erkekler için bir maçı 90 dakika boyunca seyretmek anlamsızdır. Kimin galip geldiğini anlamaları için üzerine bir de 89 dakikadan ibaret “kısa” özetini izlemeleri gerekir.

Gol; olduysa oldu, atıldıysa atıldı bir mesele değildir erkekler için. Her biri kendi çapında profesyonel birer teknik direktör oldukları için kim kime pas verdi, nereden vurdu, hangi ayağıyla hangi açıdan vurdu ayrıntıları pek bir önemlidir. Bu yüzden ‘Oynat oğlum Uğur’ repliği sayın Şansal Büyüka tarafından dilimize kazandırılmış nadide futbol terimlerindendir.

Bir zamanların fenomen şovmeni Cem Özer’in bu gol meselesi üzerine yaptığı o meşhur yorum ise tüm zamanların gol tartışmalarını bitirici gibi görünmektedir: ‘Atılmış gölün davası olmaz!’

Takımları galip ise maçın özetini, özetin özetini, yorumları, yorumların yorumlarını izleyip topu topu 90 dakika sürmüş bir maçla bütün gece beyninizin ırzına geçmekten imtina etmezler. Ve fakat takımları yenildi ise hemen kanalı değiştirirler ki bir daha aynı muhabbeti görmesinler. Centilmen taraftar tiplemesi galibiyet ve mağlubiyeti aynı oranda mağrur bir şekilde kaldırabilmekten geçer ama maalesef erkekler bunun farkında değildirler.

Ezeli rakip takımları tuttuğunuz bir erkekle, o iki takımın maçını seyrederken, onun takımı gol attığı zaman havalara uçuşup ortamda bulunan arkadaşları varsa bira tokuşturması doğaldır. Ama sizin takımınız es kaza bir gol atarsa siz sevinmemeli ses çıkarmamalısınız. Çünkü futbol seyretmek onun dört parçaya ayrılmış beyninin (din, futbol, araba, kadın-sıralama değişebilir) erkek egemen lobunda yer almaktadır. Ve takımının yenilmesi, bir erkekte kendi takımlarının bir kadın karşısında başarısızlığa uğraması kadar gerginlik ve sinir yaratır.

İş yerinde patronuna, evde karısına veya ailesine ezilen erkeğin birer kaplan, gol kralı, harika asistler yapan bir kanat oyuncusu şekline dönüşerek, aynı kafadan arkadaşlarıyla beraber oynadığı maçlara ‘halı saha maçı’ denir. Teknik direktörlük kadar futbolculukta da mangalda kül bırakmayan zatı muhteremler toplumun hangi kesiminden, hangi meslekten hangi statüden gelirlerse gelsinler, halı sahada evrim teorisine karşı gelen birer maymuna dönüşmekte gecikmezler.

Futbol denen kocaman statlarda, milyon liralık bonservisli ve ayakları falan sigortalı futbolcular tarafından oynandığı zaman bir şeye benzeyen bu top oyunu, o minnacık, geceleri uyduruktan aydınlatılmış, yağmur yağdığı zaman buz pisti gibi kaygan, ayakkabıların içine dolduğu zaman evi ve banyoyu kirletmekten asla çekinmeyen plastik parçacıklarının bir araya gelmesinden mütevellit ‘halı’ sahalarda oynandığı zaman pek de seyirlik değildir.

Yine de her hafta heyecanla iş çıkışı beklenir, bir gece önceden annelere veya hanımlara çantalar hazırlatılır (çünkü maçı yapan kendileri iken eziyetini çeken, pisliğini temizleyen kadınlar olmalıdır), aga uga diye ya da çeşitli bizim hali hazırda bilmediğimiz küfürleşme dilleri ile birbirine adeta dalan, kol bacak gibi eklemlerini kırmaktan beter eden erkek topluluğu, maç bittikten sonra eğer duş alabilirse insan seviyesine tekrar yükselirler.

Kapalı olan telefonları, açar açmaz bir kafede veya evde onları beklemekten sıkılmış kadınların mesajları tarafından titreştirilen bu erkekler, giyinip taklit parfümler falan sürünüp sis farı gereksiz yere yakılmış arabalarını birinci viteste pati attırarak kaldırıp sevgilileriyle buluşmaya veya evlerine giderler. Halı sahada yaşanan her ne ise erkekliklerine erkeklik, egolarına ego katmıştır.

Yenen taraf koltuğu kabara kabara 45 dakika bir arkadaşının ayağından aldığı topu diğerine nasıl pas verdiğini anlatadursun, yenilen taraf güreşe doymamıştır ve bir dahaki haftaya karşı takımın eline verm_El ele el ele verin çocuklar!(RTÜK sansürü) İşte bir dahaki haftaya yenmek üzere and içerler falan filan.

Biz kadınlar için ‘football’ adı üstünde ayak topudur, ‘foolball’ haline getirilmesine gerek de yoktur. ‘Gol’ oldu ise oldu olmadı ise olmadı bir şeydir. Pas vermek altı üstü topa vurmaktır. Gelişine vurursunuz ya da vuramazsınız bunu 45 dakika anlatıp hayatımızdan bir ilk yarı süresi daha çalmanıza gerek yoktur.

Futbol takım oyunudur. Tek bir oyuncu üzerine yapılan tezahüratlar ve beklentiler, yaşanmış odur ki her takımı hüsrana uğratmış ve uğratmaya devam etmektedir.

Ali, Feyyaz, Metin, Şifo Memet’li zamanlardan beri siyahına beyazına gönül verdiğim takımımın gidişatına bakıp da küfür etmem, edemem. Hop oturup hop kalkamam. Çünkü dünyada aşırı seyirci toplayan tüm spor dalları gibi futbol olayı, Türkiye’de de amatör ruhtan çıkıp ‘para’fesyonel ruha bürünmüştür. Kulüplerdeki yönetici sayısının takımdaki futbolcu sayısından fazla olması, bu işin seyirlik olmaktan çok rant kapısı haline gelmesi ve güzelim stadlarımıza zarar veren taraftar müsveddelerini hemen oracıkta denize dökmeyi isteyecek kadar sinirlendirmektedir beni.

Yine de iyi bir futbol maçını severek seyretmek siyah-beyaz bir Marilyn Monroe filmi seyretmeye benzer, sonunda sizi mutlu etse de etmese de güzelliğinden hiçbir şey yitirmeyecektir.