Kedilerin hepsi Pınarbaşı’ndan geldi. Geldiklerinde mis gibi pudra kokan turuncu örtülerinin üzerinde benden daha güzel kokuyorlardı dediğimde bana güldüler. Yanlarında şampuanları, pudraları ve karneleri de vardı.

Pınarbaşı Orman İşletme Şefi’nin eşi Serap Hanım Safranbolu Ekspres’te hakkımda çıkan bir haberden sonra telefonumu bularak beni aradı. Tayinleri çıktığını ve gidecekleri yerde, neredeyse bir sülale haline gelmiş olan Ankara kedilerine bakamayacağından dolayı çok üzgün olduğunu anlattı. Kedilerden bir ikisini önceden sahiplendirdik. En son bana yollanan bir kolide anneanne kedi, anne kedi ve üç torun kedi vardı.

İlk üçü bembeyaz, biri siyah-beyaz ve diğeri sarmanlı tekirli beyazlı idi. Beyaz yavruyu Eflani’de bir polis arkadaşımıza, sarmanlı tekirli olanı da Safranbolu’da bir aileye evlatlık olarak verdikten sonra kalan kedilerle evimin yolunu tuttum. Benim evde de iki tane dişi kedi olduğundan dolayı kedilerin birbiriyle anlaşmalarını beklemiyordum zaten. Oğlumdan bir yaş büyük, artık evin prensesi olan kedim Beyaz, her zamanki gibi eve gelen kedileri kayıtsızlıkla karşıladı. Kavga ede, ‘hışş’laya evin sahibinin kendisi olduğunu ilan etti. Pembu isimli dişi kedim ise zaten yaz başı olan mevsimden de faydalanarak eve daha az uğramayı yeğledi.

Eve geldikten sonra ortalardan kaybolan ve üç beş güne bir uğramayı adet edinen anneanne kedi bir de ne göreyim, hamile olmasın! Her eve gelişinde onu evde tutup bildiğim bir yere doğurmasını sağlamayı düşündüysem de gitmek için ısrarlı davranışları ve evdeki diğer dişi kedilerle anlaşamaması bana engel oldu. Fakat bir akşam…

Bir akşam eve geldi ve dışarı çıkmak istemedi. Üstelik sürekli ‘hışş’ sesleri çıkararak memnuniyetsizliğini belli eden Beyaz kedimin bile anneanne kedinin yaklaşık elli santim yakınında durup hiç ses çıkarmaması pek hayra alamet gibi gelmedi bana. Aslında gayet hayra alametti. Değişik seslerle mırlaya miyavlaya kendine gardıroplarda yer arayan bembeyaz anneanne kedi, sonunda banyoya ona bir yer yapmam sonucu oraya yerleşti. O akşam ilkin kendi gibi bembeyaz, sonra kafasında küçücük gri bir fırça darbesi hariç yine bembeyaz iki kedi doğurdu. Sabah uyandığımızda ise kucağında iki beyazı hariç sarmanlı- siyahlı- beyazlı alacasıyla üçüncü yavrusu vardı!

Bir anneanne, bir anne, bir torunla beraber üç de bebek kedi oldu mu sana altı tane misafir kedi! Bu yazı böyle sen aşağı ben yukarı, o kedi orda, bu kediler burada geçirdik. Anneannenin yeni doğurduğu bembeyaz yavruyu Eflani’de Zümra ve Zehra kardeşlere verdik. Zümra’nın kediyi montunun içine koymuş eve götürürken öyle güzel bir hali vardı ki!

Gelelim zurnanın zırt dediği yere. Serap Hanım kedileri bana yolladıktan sonra ben ona sağlıklıca teslim aldığıma dair telefon ettim. Telefonumu duymadı. Düşündüm ki, evden beş tane ipek gibi kediyi yolladıktan sonra ağlama krizlerine tutulmuş olmalı… Ben evimdeki iki tane kocaman sarman kediden biri evde olmasa telaş edip ‘yahu evde hiç sarı kedi kalmadı’ diyen biriyim. Serap Hanım’ın üzüntüsünü atlattıktan sonra bana geri dönmesini bekledim ama dönmedi. Kedileri kutulayıp bana gönderdikten sonra akıbetlerini hiç merak etmedi. Üzüldüm ama daha çok sinirlendim. Sonra sonra Pınarbaşı’ndan ayrılmadığını, tayinlerini ertelediklerini öğrendim. Benim yumuşak yüzüm ve misafirperverliğimle kedilere evimizin kapılarını açmıştık, ama kış geldi çattı.

Anneannenin doğurduğu alacalı kediye Boncuk ismini koyan ve onun bizimle kalmasını isteyen Metehan’ın isteğini kıramadım. Ama önce anne kedi ve siyah-beyaz yavrusunu zaten bahçesinde 5-6 tane kedi bakmakta olan Kıranköy’deki Ladin amca’ya emanet ettim. Geçen gün uğradık, yavru büyümüş tüy çıkarmıştı. Karnı doyuyordu, oradaki kedi popülasyonuna uyum da sağlamıştı. Daha ne yapabilirdim ki?

Anneanne ile kafasında beyaz üstünde gri bir fırça darbesi olan yavrusunu ise dün Safranbolu’daki pet-shop’a götürdüm. Kendi kedi taşıma kabımdan çıkarıp oradaki hayvan kafeslerinden birine koydum. Yavru kedi kafasını kafes tellerine sığdırmaya çalışarak dışarı çıkmaya çalıştı. Bir çay içimi oturduğum dükkanda anneanne kedi beni gördükçe yüzüme bakıp acı acı miyavladı. Sanki ‘neden beni buraya bıraktın?’ der gibiydi. Çayımın son yudumunu alıp biraz daha orada kalırsam ağlamaya başlayacağımı anladığım anda çıkıp gitmeye karar verdim. Tam kapıdan çıkarken solumda kalan kafeslere bir daha bakıp anneanne kedinin o kocaman açılmış bal rengi gözlerine son biz kez bakmak istedim, ama bakamadım. Hayatımdaki prenses mertebesine çıkmış Beyaz kedim ve Metehan’la beraber enjektörle süt vere vere büyüttüğümüz Pembu’dan başka bir dört ayaklı kadına daha yer yoktu. Anneanne kediye bunu nasıl anlatabilirdim ki? Halbuki o kadar kedinin içinde kendisine bir yer açmış, evimde doğum yapmış, Metehan’ı da aklı saralı ilk kez kedi doğumu görmesiyle şenlendirmişti.

Ne yapalım? Sokağın bütün kedilerini doyuramayız. Hepsine evimizi açamayız. Ama yolumuza çıkmış ve bugünden sonra çıkacak olan yaralı, hasta, yavru tüm hayvanlara yardım etmekle yükümlüyüz. Anneanne kedi inşallah kendisini sevecek bir aileye sahip olur. Belki hala emzirdiği yavrusunu da alacaklardır kim bilir? Onun o anne içgüdüsüyle gittiği yerde de insanların yüreğine ışık saçacağını biliyorum. Benim bu yazdıklarımı okuyamasa da evde, mutfakta, buzdolabının önünde sürekli miyavlayarak o bal rengi gözlerini bana kocaman açarak yemek isteyişini hiç unutmadığımı bilmesini istiyorum.

Kedilerin hepsi Pınarbaşı’ndan gelmişti. Anneanne kedi, anne kedi ve üç torun kedi vardı. Şimdi evde onlardan geriye, kedi taşıma kutumda serili artık mis gibi kokmayan turuncu örtüleri ve anneanne kedinin diğer en son doğurduğu alacalı kedi kaldı…