2015/01/img_0808.png En soldaki Can 1,5 yaş, ortadaki kardeşim Tuğra 9 aylık, kucağımda Eda 1,5 yaş…
Kardeşimi yani Tuğra’yı yazmak için bir kahramanlık yapmasını bekledim. O baba oldu.

Gerçi burada kahraman Burcu. Çocuğu doğuran o. Ama bizde hep böyle değil midir? Bütün kahramanlıkları kadınlar yapar. Mareşal unvanı hep erkeklere verilir. Yine de anne olmanın ne kadar ayrıcalıklı bir şey olduğunu anlatacak değilim. Ama baba olmak hele kız babası olmaksa…

Belki şimdiden babama hediye ettiğim sabır taşından ona da gerekecek. Ya da yeni nesle nasıl davranacağını bilecek, çocuğuyla çocuk olacak, beraber büyüyecek. Tuğra’nın da hala bir çocuk olduğunu düşünürsek ikincisi daha muhtemel görünüyor.

Metehan’ın söylediklerini yazıyorum. Annem de kardeşimin söylediklerini not alsaymış onlardan da gayet eğlenceli şeyler çıkarmış. Mesela aşırı kısa boylu bir çocuk doktoru olan Kalbiye Yalaz hanımefendi annemle Tuğra’ya Hacettepe’de koridorda rastlayıp, ‘Amaan sen amma da büyümüşsün!’ dediği anda ‘Ben büyümüşüm ama sen hiç büyümemişsin!’ diye yapıştırdığı cevabı.

Bir seferinde eskiden sadece TRT varken ve askeri törenlere kadar izlenirken, devrin devlet adamlarından birinin ‘Merhaba asker’ diye selamladığı askerlerden tören subayının ağzından çıkan ‘Tören bitmiştir komutanım’ cümlesini ‘Param bitmiştir komutanım’ anlamıştı. Sonra isim-şehir oynarken ‘F’ harfinden artist buldum diye ‘Fandemir Fonduk’ yazdığını ve bizi gülmekten öldürdüğünü hatırlıyorum. Ben ilkokul bire giderken yıl sonu müsamerelerinde o zamanlar çok akıllı bir çocuk olduğu için (o zamanlar dedim dikkat!) bir şarkı söylemesi için sınıf öğretmenim Merkube Çetin hanımefendi tarafından sahneye çağrılmıştı. Mikrofonu görünce başladı zamanın meşhur türküsünü çığırmaya:

“Biy taş attım havaya
Düttü Ecevit’in kafaya!”

Sevgili öğretmenimin o şaşkınlıkla Tuğra’yı n’apacağını, mikrofondan nasıl uzaklaştıracağını bilemediğini annemler anlatıyorlar, ben de biraz hatırlıyorum. Şimdi komik gelse de sene 1980, yaz başı. Malum memleket karışık o zamanlar. Gerçi şimdi başımızda olanlara öyle bir türkü söylesek sahneden inmekten çok daha fazlasını yaşayacağımız kesin, mazallah.

Yıllar önce Samsun yolunda Orhan Dayımla bir tabelaya rastlıyorlar:

‘DUR YOLCU! BU MEZAR SENİN MEZARIN OLABİLİRDİ’

Rahmetli hiçbir şeye üşenmezdi. Arabayı durdurmuşlar. Tabelayı incelemişler. Gülmüşler kendi kendilerine, kaş yaparken göz çıkarmak bu olsa gerek herhalde diye. ‘Bu sene annemlerin yazlığına giderken de neredeyse aynı şey geldi başıma’ diye anlattı Tuğra. Konya’dan geçerken gecenin artık sabaha dönmüş bir saatinde yorgun gözlerinin önünden hızla şöyle bir yazı geçmiş:

‘ÖLÜ GİBİ OL’

‘Tövbe bismillah’ dedim diyor kendisi anlatırken. Aslında biliyor ki o tabelalar Konya Büyükşehir Belediye’sinin güzel bir hizmeti olarak Mevlana’nın yedi öğüdünü içermekte. Onun gece gece okuduğu cümle ‘Hiddet ve asabiyette ÖLÜ GİBİ OL’ kısmı. ‘Ama,’ diyor, ‘Gece yorgun ve uyumaya meyilli gözlerini son güç açık tutmaya çalışırken birden bire büyük puntolarla ölü gibi olmanı emreden bir tabela hiç de hoş olmuyor!’

Yıllar önce bu Facebook denen furyaya herkes koştura koştura girerken Burcu kendine bir sayfa açmış ama sonra Tuğra’nın isteğiyle bunu kapatmıştı. Kardeşime epey bir yobazsın sen dememe sebep olmuştu bu davranışı. Hatta onlara gittiğimde kardeşime kinaye olarak Facebook açıp Burcu’ya ikram ederdim ki yaptığının ne kadar komik bir şey olduğunu görsün. Gerçi ben de ta Ankara’dayken yani belki 4-5 sene önce girmiş olduğum o siteye daha ilk girerken ‘yahu internet ortamı burası, neme lazım kendi ismini girer mi insan hiç’ diyip bir ‘nick’le açmıştım sayfamı. Şimdilerde ben blogum için açtığım Balık Hafıza hariç Facebook’a ne girmiyorum. Bir sürü resmin eklendiği, özel hayatların fütursuzca ifşa edildiği, yeni yetme gençlerin birbirlerine olmadık sözler söylediği bir ortam olup çıktığını düşünüyorum ne yazık ki. Ayrıca nette okuduğum şu cümle de benim Facebook hakkında net bir yargıya varmama sebep oldu:

‘IF YOU’RE NOT PAYING FOR IT, YOU’RE THE PRODUCT’*

Şimdi, zamanındaki öngörüsü için kardeşime ne demeliyim ki? Eşinin basit bir internet sitesine girmesine izin vermedi diye şakayla karışık ‘yobaz’ bile demiştim ona. İpek’in ‘bu ne zaman büyüdü de doktor oldu yahu?’ dediği kardeşim hep bu öngörüleri ile bizi şaşırtmaya devam edecek gibi görünüyor bence.

Yazdıklarımı okuyup okumadığını bilmiyorum. Çünkü uzun ve meşakkatli tıp eğitiminin onu kitap okumaktan yıldırdığını söylediğinden beri edebi manada bir şeyler okuduğunu görmedim. Ama internette vakit geçirirken tenezzül eder de kendiyle ilgili bir yazıya göz gezdirir mi bilmem. Tuğra’yı, Eda büyüdüğü ve okula başladığı zaman elinde Savaş ve Barış’ın birinci cildi, haftalarca kitap okuyorum diye gezdiğini düşünüyorum. Ve Eda’nın raftan kitabın ikinci, üçüncü ve dördüncü ciltlerini kapıp ‘Baba o kitabı bitir de daha bunlar var sırada bak!’ dediği anda yüzünü görür gibi oluyorum.

Babamın yıllarca senden olan da sana yapsın bed/duasını duyarak büyüdük ama buna son noktayı koyan yine kardeşim oldu. Metehan yazlıkta babamın dediğini dinlemez ve yaramazlık yaparken ‘Baba bak senelerce Tuğba’ya senden olan da sana yapsın dedin ama ondan olan da sana yapıyor!’ demesiyle hepimize haklı olduğunu bir kere daha ispat etmişti. Bir kız çocuğu yetiştirmenin ne kadar zor olduğu dersini ise babamdan iyi öğrenmeli bence. Keza Metehan’ın ellerini yıkamamaktaki direnişiyle ‘oğlan dayıya’ kısmını doya doya(!) yaşayan ben; Eda’nın ‘kız halaya’ kısmıyla gayet eğleneceklerini şimdiden biliyorum. Eğer atadan kalma eğitim düsturu olan ‘çocuk çocuktur ve biz ne dersek o olur’u gütmezsen kızını da dizini de dövmezsin!

Ne diyeyim ki Tuğra kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş işte, ötesi var mı?(okumayacağını bile bile neden mektup gibi yazıyorum ki?) Bilirsin kızlar hayallerinde babalarından bir örümcek adam, bir demir adam, bir yarasa adam yaratır. Burcu gibi bir kadına ise Tuğra gibi huysuz birini kakalarsanız, karısına ve kızına (yağsız tuzsuz püreyi sebze çorbası diye yedirse de) büyük bir şefkat ve bağlılıkla aşık bir adam yaratır.

Bir yazıya iki kadın sığmaz. Ya kalbe? Kız babası olmak kolay değil, hadi bakalım.

*Eğer bir şey için ücret ödemiyorsanız, satılan ürün sizsiniz.