KIŞ: YALNIZLIĞIN ŞİİRDEN ÇIKIP BİTKİ ÖRTÜSÜNE BÜRÜNMÜŞ HÂLİ-I

Bir yazıya iki kadın sığmaz. Bir koltukta iki karpuz taşımak gibi bir şey. Ama ben annemden sonra hayatımda en önemli yeri tutan bu iki, iki ayaklı kadını aynı yazıda anlatmayı istiyorum. Neden iki ayaklı deyince güldünüz? Dört ayaklı kadınlar da var hayatımda. Siz hiç küçücük bir anne kedinin kocaman bir kurt köpeğiyle baş edişine şahit olmadınız herhalde. Neyse.

Kadınlardan birinin adı İpek. Benim, artık saymayı bıraktığımız yıllardan beridir arkadaşım. Amerikan filmlerinin hayatımıza soktuğu kalıplardan biriyle ‘My Best Friend’(=en iyi arkadaşım). Bence Türkçesi ‘En yakın arkadaşım’! Aslında uzak yakın arkadaşım. Ama mesele dostluk olunca mesafelerin manasız kaldığını ispat ettik biz sanırım.

‘Best’ derken nesi iyi de ‘en iyi’ acaba diye düşünmeden edemiyor insan. O beni hayatımın hiçbir evresinde yalnız bırakmayan kişi. Ne yalan söyleyeyim benim neredeyse onu bırakma girişimlerini bir omuz çalımıyla bertaraf etti. Çünkü o aralar ben aptalca bir bencillikle, beni hiç yalnız bırakmayacağını sandığım bir aşkın peşinden koşuyordum. Üniversitedeyken bu arkadaşlarımı bırakma girişimlerime maruz kalan bir yakın arkadaşım daha vardı, adı Aslı idi. Şimdi geriye baktığımda, başka şehirlere düşünce Aslı ile yollarımızın nasıl da ayrıldığını görüyorum. Demek ki o İpek kadar benimle arkadaşlığını devam ettirme canlısı değildi. Kim bilir?

Benim İpek arkadaşım hakikaten ipek gibi bir kadın. Ve büyüdükçe görüyorum kızları da öyleler. Bir kız annesi olmak yeterince şans iken iki kız annesi olmak şansı verilmiş nadir kadınlardan kendisi. İkinci çocuğunu doğurmaya yeltendiği için de benim gözümde bir süper anne! Ama bizim muhabbetimiz çocuk bezinden, aman ne bileyim çocukların kıyafetlerine hangi yumuşatıcıyı kullandığımızdan çok daha öncelerine dayanıyor. Neredeyse dünyamız gaz ve toz bulutu halindeydi ya. İşte ta o zamana.

Hep farklı okullarda okumamıza rağmen öyle bir beraberlik sürdürmüşüz ki hayatımızın her evresini ezbere biliyoruz. Onun ortaokul yıllarımızda, dolgun dudakları, mavi/yeşil/ela ne giyerse ona göre renk değiştiren gözleri, sarıya yakın kumral saçları, uzun bacakları ile 70’li yıllarda doğanların hatırlayacağı ‘uğva uğva liii kuupırr’ reklamından fırlamış kızlar gibi sokakta yürüyüşünü hatırlıyorum. Ve yanında ne kadar sönük kaldığımı. Ama sonraları baktım ben de bir şeye benzemeye başlamışım. Nereden mi fark ettim? Yanımda İpek yokken arada sırada bana da laf atıyorlardı da ondan! Sahi hala kızlara laf atma müessesesi var mı acaba?

Üniversite zamanımızda ODTÜ’de güzel günler geçirdik. Nasıl derseniz biriktirdiğim devamsızlıklarımı o zamanlar pek keyifli ve özgür bir ortam olan ODTÜ şenlikleri için saklayarak o bir hafta boyunca okula uğramamam sonucu. Anne, tamam itiraf ediyorum, okulu astığım zamanlar da oldu ama bir okulda okumanın en keyifli anı okulu asmak değilse nedir ki?

Okullarımız arası kalite eşitsizliğini, Ankara Üniversitesi kendi başına karar veremeyen, hep kendileri adına önceden alınmış kararlara uyan öğrenciler yetiştirirken, ODTÜ’nün kendine güvenli, seçme hakkı olan ve bunu sonuna kadar kullanan öğrenciler yetiştirmesinden fark ettik. Annesi tarafından zaten son derece kendine güvenli yetiştirilen arkadaşıma ODTÜ’nün katkı sağlamadığını söyleyemem. Ama sanırım onun kendine güveni biraz olsun bana da bulaşmış olmalı ki ara sıra bazı bazı net kararlar verebiliyorum.

Az önceki telefon konuşmamızda ben evin kömürünün isinden pisinden şikayet ederken, İpek o didaktik öğretmen ses tonuyla ‘Tuğba sen önce evdeki kedileri azaltmalısın’ dedi. Ben de zaten önceden verilmiş kararımın ne kadar yerinde olduğunu anlayarak emanet anneanne kediyle yavrusunu ve ayrıca yin ve yang gibi yan yana bulunmuş bir siyah ve bir beyaz kediyi pet-shop’a üzülerek de olsa bıraktım. Ama hayatımdaki dört ayaklı kadınlar başka bir yazı konusu.

Hayatımdaki diğer iki ayaklı kadının adı Burcu. Bu hanımefendi 2001 yılında kardeşimin evlendiği kızcağız. Kızcağız diyorum çünkü bizim huysuz oğlumuzu kakalamak için bu sabırlı hatundan daha güzel biçilmiş bir kaftan yoktu. Bilenler bilir kardeşim ‘Politika konuşmayın ya, araba kullanamıyorum’ bile demiştir zamanın birinde. Evlendi dedim ama 2001 yılından itibaren o bana bir kız kardeş türetti aslında. Ve bu bana gün geldi şunu dedirttirdi: ‘Sen bir kız kardeşim olsa ancak bu kadar sevebileceğim ilk insansın’.

Çocukluğumuzda geçen her şeyi tek tek onun hafızasına büyük bir başarıyla işledi. Çocukken beraber oynadığımız plastik hayvanların isimlerinden, yaptığımız yaramazlıklara, kavgalarımıza, barışmalarımıza kadar her şeyi en ince ayrıntısına kadar öğretti ona. Maalesef şu anda Burcu’nun yanında eskiye dair gizli bir şey konuşmamız olanaksız hale geldi!

Burcu saçlarında mucize yaratan kuaförü Ömer Bey’i benimle paylaşan kadın. Üstelik biz kadınlar güzellik sırlarımızı birbirimizle paylaşmada son derece hasis davranırken o kuaföre sadece ‘Görümcemi size yolluyorum ama benden daha güzel yapmayacaksınız’ diyecek kadar da naif. Burcular’a en son kuaförden çıkıp gittiğimde beni kapıda karşılarken ‘Ömer Bey’in boş vaktine gelmişsin anlaşılan’ demesinden bir kadının diğerini nasıl da kıskanmadığını(!) anlamanız mümkün.

Burcu şimdi bir kız annesi. Eda’yı tanıyorsunuz, daha doğmadan bir gün önce satırlarımıza konuk oldu küçük hanfendü. Şu anda büyümekle ve halasıyla Rock’n’Coke’a gideceği günü iple çekmekle meşgul. Muhtemelen o da annesi gibi güzel, esprili, hoş sözlü sohbetli bir kız olacak. Bakalım bizim Eda’mıza büyüyünce kim kendi huysuz oğlunu kakalamaya çalışacak derken…

Gün geldi ben büyük bir hata yaptım. Burcu ve İpek’i, Metehan’ın Eflani’deki sünnet merasiminde bir araya getirdim! Hiç olacak iş mi? Peki iyi anlaşabildiler mi? İyi anlaşmayı geç aralarında İngilizce bile konuştular! Hatta neymiş ben Ankara’ya gidince İpek ve Oğuz, Tuğra ve Burcu’yu yemeğe çağırmak istiyormuş! Allah’tan Burcu’nun bundan haberi yok da ben İpek’i nazikçe ‘işleri varmış, gelemiyorlarmış’ diye geri çevirebileceğim.

Eda’nın doğduğunun ertesi gün hastaneye benden önce varan İpek, ‘hala’ sıralamasında bir numarayı kaparak bana bir çalım yapmış idi. Eda da büyüyünce İpek’in kızları İnci ve Damla’yla arkadaşlık edebilir. En iyisi şimdiden önlem almak ve bu iki kadını artık mümkün olduğunca bir araya getirmemeye çalışmak.

Kediler ve köpeklerden atlaya zıplaya girilen evime çoluklu çocuklu olarak gelip kalan bu iki kadın da bence birer kahraman. zaten tuğra’nın Burcu’ya ‘Ben ve İpek neyse de Oğuz ve sen cennetliksiniz’ cümlesi benim evimde kalmak için ne zor şartlara katlanıldığını anlatıyor. Hele ki İpek’in normal insanların oldukça üstünde seyreden hijyen anlayışını, ve kardeşimin titizliğini hesaba katarsak, bu insanlar birer süper kahraman. Sadece kırmızı-mavi pelerinli kıyafetleri ve göğüslerinde kocaman ‘S’ harfi eksik. Ama onlar hali hazırda kalplerinde sevginin, gülüşlerinde sevimlinin, beyinlerinde ‘smart’*ın ‘S’sini taşıyorlar.

Gözleri de yürekleri gibi ışık ışık bakan bu iki, iki ayaklı kız annesine sabrın ‘S’si de benden olsun. Her günleri çocuklarının sevgisi ve gülücükleri ile dolsun.

*ing.,zeki.

3 Comments Kendi yorumunu ekle

  1. burcu dedi ki:

    Oy oy oy, bittim ben, ağla ağla mahvoldum. Cook mutlu oldum. Ben de konuk yazar olup, seninle ilgili, kardeşliğimizle ilgili, birlikte olan anılarımızı da içeren bir yazi yazarsam, buraya yukleyebilir misin? cünkü sevgiyi, karşılıklı sıcaklığı, içten bağlılığı satırlara dökmek, yazmak çok daha kolay olacak benim için. Cevabın evetse, hemen yazmaya başlıyorum. Eda ağlamaya başladı bu arada….Yalnız pespese okudugum bu iki yazının bende soyle bir yan etkisi oldu galiba,,hani Ha “agzım alıstı” der ya, benim de oyle oldu, ağzım alıştı, artık senın her yazında kendimi görmeye çalişicam galiba, adım geçmiyosa keyifle okuyamiycam zannımca…oof of insan şöhrete çok çabuk alışıyo..

  2. burcu dedi ki:

    ONA DERLER TUĞBA….

    Güzel Türkçemizde “ona” ve “derler” kelimeleri bir araya gelip, bir kişiyi betimlediklerinde, genellikle o kişinin “şahsına münhasır” olduğu gibi bir anlam çıkarırım ben. Bu doğru mu bilmiyorum. Ama “ona derler Tuğba” dediğinizde, ismi Tuğba olan herhangi biri değildir o. Farklı biridir. Özel biridir. Ha şu var, tabii ki ismi Tuğba olan herhangi bir kişiye de “Tuğba” derler, doğru; yani annesi onu da camdan “Tuğbaaa, eve gel artık yavruuum” diye çağırır. Evet, o da Tuğba’dır, doğru. Ama ona demezler işte Tuğba. Ya da benim anladığım anlamda demezler. Çünkü benim Tuğbam başkadır, bambaşkadır.

    Ben kim miyim? Ben Tuğba’nın daha önceki bir yazısında bahsettiği, “bir yazıya sığmayan iki kadından” birisiyim, “Burcu” olanıyım. E peki, Tuğba bu yazıya sığacak mı? Ben cevabı biliyorum, ama buyurun okuyun, sığıp sığmayacağına kendiniz karar verin. Tuğba’yı bir de benim gözümden görün. Bakalım bakalım hepimiz aynı Tuğba’dan mı bahsediyoruz…

    Efendim, bizim bu Tuğba ile gelin görümcelikten ileri, “kız kardeşliğimizin” temelleri daha bizim düğünde iken atılmış, kader ağlarını örmüştü. Şöyle ki, bizim düğünde aile bireylerimizden kimin kim olduğunu tam olarak bilmeyen birçok kişi Tuğba’yı ablam zannetmişlerdir. “Aaa evet, ablanı gördüm, sarı elbiseli di mi,” diyerekten aslında siyah elbiseli olan gerçek ablamı değil, sarı elbiseli olan gerçek Tubuşumu ablam sanmışlardır. Sonraki yıllarda yazlıkta deniz kenarında güneşlenirken meraklı teyzelerin Tuğbayla ikimizi kardeş, Tuğra’yı da ailenin damadı sanmaları, bu dikkatli kocakarıların bile elbet bir gün yanılabileceğinin kanıtı olmuştur.

    Tuğba kalp doktorlarının hiç önermediği kötü bir alışkanlıktır. Yani sigara gibi, katı yağ gibi, fast food gibi, ne bileyim işte hareketsiz yaşam gibi falan. Yani damarları tıkayıcı ve kalp krizine sebep olucu şeyleri düşünün işte. Neden mi… çünkü bazı kararlarının bazı insanlar üzerine kalpten götürücü etkileri vardır. Tuğba çat diye karar verir, pat diye söyler, küt diye kalpten götürür. Tubuşun bu yan etkileri tıpta da genel olarak görüldüğü gibi asıl risk grubu olan ileri yaş ve erkek cinsiyet üzerinde çok etkilidir (H). Her iki cinsiyetten gençleri (T, B), ileri yaş kadın cinsi (A) ve küçük erkek çocukları (M) da kısmen etkilemekle beraber bunlarda çok da fazla bir tahribat yapmamaktadır. Ama biliriz ki, her çok sevilen alışkanlığın bünyeye bazı zararları olabilmektedir, yani canım, siz de, işinize geliyosa.

    Şekerim, sonra bu Tuğba pek kıskançtır. Benim yegane güzel olabildiğim yer olan kuaförüme dadanmış, üstelik de kuaför Ömer Bey’i “Görümcemi sakın benden güzel yapma, güzel olmasın sakııııın” falan diye defalarca uyarmış ve hatta biraz ileri gidip tehdit etmiş olmama rağmen, gider oralara güzel olur, bize gelir. Hayret bişey. Neyse, tabii benim de kendisini ne kadar kıskandığımdan bahsetmek için yazının en uygun yeri burası galiba. Biz Tuğba’yla birlikte alışverişe çıkmayı çok severiz. Benim bu sırada ona bazı hediyeler alasım gelir ve heyhat bu hediye almalar sırasında hep benzer sahneler yaşanır. Ben: “Şu kedili kolyeden bir tane verir misiniz?” “Ay çok güzelmiş bu, bir tane daha verir misiniz, aslında hediye alıyodum ama aynısından kendime de almaya karar verdim de” “Boyu mu ne kadar olsun, yok, ölçmenize gerek yok, onunkini nasıl ayarladıysanız, benimki de öyle olsun” “Yanına eklediğiniz aksesuarlar mı? Tamam işte canım, uzatmayın meseleyi, onunkinin aynısı olacak işte, sakın farklı olmasın ha, aynı olsun hepsi… ” Birazdan satıcı amcaya bir açıklama yapmam gerektiğini farkederim “Ay, şey, kusura bakmayın, biz gelin görümceyiz, şimdi benim kolyemi farklı yaparsanız, birazdan eve gidince kıskanırım ben bu görümceyi, saçını başını falan yolarım, o yüzden yani. Kusura bakmayın, sizi de biraz yordum. Neysee ” böyle işte, burada kolye örneğini verdim en basit, ama örnekler aynı teatral sahne ile sonsuz sayıda çoğaltılabilir. Ha bu sırada Tuğba mı ne yapar, sessiz bi şekilde seyreder, “Zavallı kardeşiiim benim, deli bu gelin, deli, yedi çocuğun başını” diye içinden düşünmektedir muhtemelen.

    Bir insanın hayatta en kıyamadığı varlığının çocuğu olduğunu en net şekilde Tuğba’da gördüm. Gerçi seneler sonra da kendim yaşadım. Tuğba’nın hayatta hiç bi lafına darılmadığı, hiç bi hareketine alınmadığı, hayatta da küsmediği kardeşine, evladı ile ilgili basit bir olay nedeniyle kısa bir süreliğine de olsa küstüğünü gördüm, yaşadım. O zaman dedim ki “evet, demek ki hayatta insanın en kıyamadığı şey, kendi evladıymış. Bir insana laf edebilirsin, küsmez, darılmaz; ama evladına asla” Ha şimdi benim evladıma da laf söylendiğinde, ki şu anda sadece tek bir kişi laf ediyor ara ara, ben de kaldıramadığımı düşünüyorum, üzülüyorum, alınıyorum. Küsmek istiyorum, ama küsmüyorum; çünkü küsersem hayatta çok çok sevdiğim ve ikisinin baş harfi de T olan iki kardeşi üzeceğimi biliyorum, o yüzden kendimi frenliyorum.

    Annem Tuğba’yı çok sever. Annemin kızının görümcesi olur Tuğba. Herkes sever mi kızının görümcesini bilmiyorum, sanmıyorum. Ama annem çok sever. Biraz kendine benzetir galiba, o yüzden de iyice sever. İkisi gider bir mağazada aynı uçuk şeyi beğenir, sadece de ikisi beğenir bu arada, sonra “ay sen al”, “yok, sen al”, birbirlerine ikram ederler. Tuğba’nın telefonundan istiyorum diye tutturur bizim anne, “Tuğba’nın ayfonundan alıcam ben, çok güzel o” “Anacım, aynı telefondan ablamda da var, niye Tuğba’nınki diye tutturuyosun” “Yok, ablandaki güzel değil, Tuğba’nınki güzel. O kırmızı bi kere” Hınk! Tuğba’nın telefonu kırmızı mıdır bu arada ? Hayır. Ablamdakinin de aynısıdır. Ama takmış işte kafayı. Ben de hiç demem ki, onun telefonu kırmızı değil diye, hayallerini yıkmam, varsın öyle bilsin. Hatta ara ara da tekrar sorarım, aynı cümleyi duyabilmek için. Keh keh.

    Şimdi bu Tuğba bi de güzeldir. Bahçelievler 7. cadde’de birgün Tuğba’yla ikimize iki çingene kızı laf atmıştır. “Abla, sen çok güzelsin”, “Abla, sen de çok güzelsin” Seneler sonra tekrar yolda laf atılabilmişliği tekrar yakalamış bir insan olarak o iki, tatlı, küçük kızı öpüyorum buradan. Ne kızıyosunuz canım, yine de insana bi moral oluyor.

    Tuğba alışverişten anlar. “Neee, 10 mu, 10, 10” diyerek yaptığı alışverişi takdire şayandır. Sonra bu Tuğba zengindir. Telefonuna kılıf alırken “Renklileri daha pahalı abla” diyen tezgahtar çocuğa, kırmızı olsun beş lira fazla olsun zihniyetini açıkca göstermiştir.

    Ara ara damarı tutar bu Tuğba’nın. Nasıl mı? Mesela ben “O gün merak ettim. Marketten mercimek köftesi harcı aldım, yaptım, hiç güzel olmadı, zaten de hiç sevmem, niye aldıysam” gibi basit bi dert yanarım, komiklik olsun diye anlatırım. O da bilmiş bilmiş “Aaa, ne o öyle harç, març. Biz onu şöyle yapıyoruz, mercimeği alıyoruz, yok eviriyoruz, yok çeviriyoruz, yok üzerine tuğ dikiyoruz” falan diye uzun uzun anlatır. Beklediğim cevap bu değildir, ama yine de kızmam ben ona. Kendi deyimi ile yanıksal genetik kodlama sonucu “benim, en iyi ben bilirim, zaten de bir tek ben bilirim” gibi sonuçlar çıkabilir ara ara. Mühim değil. Bu insan yapımı hesap makinesi değildir ki, aynı işleme her zaman aynı sonucu versin; arada değişik tepkiler verebilir. Neyse ki bu durum Tuğba’da çok nadirdir ve görmezden gelinebilir.

    Ne desem küsmez bana. “Delisi dışında” der. “Aman, alınmıyorum ben sana, senin delin dışında, doğrudan söylüyosun derdini, sonra kin tutma, küsme falan öyle olaylara girmiyosun, böylesi daha iyi ” der. Doğru da söyler. Şifremi çözmüştür Tuğba. Artık kaçacak yerim kalmamıştır.

    Bir de ben bazen haftanın başında aramaya başlarım, bu hafta sonu Ankara’ya gelsin de gezelim diye. Yemeğe gideriz derim, kırmızı şarap içeriz derim, alışveriş yaparız derim. Yok, ikna edemem. Sonra öğrenirim ki o haftasonu kocayla gitmiş, boğazda rakı-balık yapmış. Hemen kafasına kakarım tabii. Yalnız şimdi buraya yazınca, bana da saçma geldi söylediğim. Kim olsa kocasıyla boğazda rakı-balık yapmayı tercih eder yani, haklıymış meğese Tubuşum, canım benim, şimdi fark ettim.

    Her birbirini çok seven iki insanın olduğu gibi bizim de ortak bir şarkımız vardır Tubuşumla. Şöyle ki “Bahçelerde börülce, oynar gelin görümce” Daha çoook oynayacağız bu türkü eşliğinde karşılıklı. Daha çoook mutlu, güzel günler göreceğiz beraber inşallah. Daha çooook uzun yazacak laf var, ama nasıl olsa bir yazıya, bu yazıya, hiçbir yazıya sığmaz benim Tuğba’m. O yüzden kalsın şimdilik bu yazı bu şekilde ve siz de kalın sağlıcakla.

    1. muro dedi ki:

      Elleriniz dert görmesin gelin hanım. Tuğba’yı başka birinden dinlemek(anlatır gibi yazdınız) süper geldi. Dahasını da dinlemek isterdim. Tuğba nasılsa öyle demekki her yerde.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s