‘BİR BAŞKADIR’ DİZİSİ İLE ‘EMILY IN PARIS’ DİZİSİ KARŞILAŞTIRMASI

“Bir Başkadır nereee, Emily in Paris nere? Nasıl karşılaştırabilirsin ki?” diye soracak olursanız “Çok basit!” diyebilirim. Çünkü ikisi de ‘kadın’ı anlatıyor. Biri süsü püsüyle. Diğeri gözündeki yaşıyla.

Öncelikle şunu sormak istiyorum: yönetmen-yazar dizinin adını koyarken neden ‘Bir Başkadır’ demiş acaba? Ben devamını herkes kendi tamamlasın istemiş diye düşündüm, eğer bir devamı varsa tabii.

Hep derim madem biz uzay gemili filmler yapacak teknolojiyi kullanmayı bilmiyoruz ya da o filmleri hakkıyla yapacak kadar parayı harcayacak yapımcılar bulamıyoruz, en iyisi insan ilişkilerini anlatan filmler çekelim. Onda gayet iyiyiz. Yanlış anlaşılmasın insan ilişkilerinde değil, insan ilişkilerini anlatmada iyiyiz.

İnsan ilişkileri deyince bizim ilişkiler maalesef hep dram. Biz coğrafya kader midir keder midir yumurta-tavuk misali tartışaduralım, adamlar dramı da eğlenceyi de diziler ve filmler boyunca çekip çekip önümüze koyuyor mu? Koyuyor. Her milletten devlet adamlarının hayatlarını objektif veya sübjektif olarak anlatıp önümüze koyuyor mu? Koyuyor. Biz hâlâ yapılan filmleri “Amanın Atatürk bu kadar sigara içiyor muydu?” filan diyerek eleştirelim. Sigara ve alkollü içki içme sahnelerini flulaştıran sansür kurumlarıyla uğraşalım, yok şarkı sözünde gençleri ona buna sevk ediyor diyerek rapçileri hapse atalım.

Neyse girişi çok uzattım, Berkun Oya da güzel bir hikâye kotarmış, çekmiş ve Netflix’e satmış. Bize de seyretmesi düştü. Bizim yapılan her işi önce göklere çıkarıp sonra yerlere vurmak gibi bir adetimiz vardır. Her film veya dizi tüm sahneleriyle çok iyi olmayabilir ama genel olarak bir kanıya varırsınız. Bu ‘Bir Başkadır’ dizisi için benim genel kanım IMDb puanı verecek olsam 10 üzerinden 7.

***

Biz kaderimizle ilgili acıklı tartışmaya devam ededuralım, çok sevdiğim eski dizilerden biri olan Sex and the City’nin yapımcıları ‘Emily in Paris’ diye gerçekten çerezlik bir soap-opera çekmişler. Dizi, Amerika’dan Paris’e tek kelime Fransızca bilmeden gelen ve bir reklam şirketine pazarlama dehası olarak yollanan genç bir Amerikalı kadının maceralarını anlatıyor. Artık her şeyin ağırlıklı olarak sosyal medya üzerinden pazarlanması ve tanıtılması gerektiğine inanan Emily’ye Fransız firması tarafından Vaga-Jeune isimli ürünü tanıtması söyleniyor. 50 yaş ve üzeri kadınlar için vajina nemlendirici olan ürün, isminde Fransızca genç manasına gelen jeune kelimesi olduğundan gençliği çağrıştırmaktadır. Emily ürün için uygun bir motto düşünürken öğreniyor ki Fransızcada ‘vajina’ anlamına gelen ‘le vagin’ kelimesi maskülen bir kelimedir! (Fransızca’da kelimeler işlev ve manalarına bakılmaksızın masculin-erkek ve feminin-kadın olarak ikiye ayrılır. Maskülenlerin başına “le” feminenlerin başına “la” eklenir.)

Zaten Fransızca ile başı yeterince dertte olan Emily, @emilyinparis Twitter hesabından ürünün fotoğrafını çekerek “Le Vagin n’est pas masculin! / Vajina maskülen değildir!” diye bir tivit atıyor. Ve dizi yazarları bu tiviti Fransa’nın First Lady’si Brigitte Macron’a RT ettirerek bu tivitin olay olmasını sağlıyorlar.

Bizim dizilerimizde böyle konuları konuşacak genç pazarlamacı kadınlar veya böyle +18’miş gibi görünen aslında çok doğal olan cümleleri sosyal medyada konu edecek First Lady’ler olamaz. Önümüzdeki elli yılda da olacak gibi görünmüyor.

Biz doğarken bile dram yaşarız. Damarlarımızda dram akar. Doğumda ebe bulunmaz doğuramayız, anne ölür. Veya doğurur, ölse daha iyiydi derler çünkü çocuğun babası ortada yoktur. Zaten biz kadınlar dizilerde kendi istediğimizle sevişemeyiz ya erkek bizi kandırıp kötü emellerine alet etmiştir ya da tecavüze uğramışızdır. Tecavüze uğramış olmak da bizim suçumuzdur, o mesele ömür boyu yüzümüzde bir dövme olarak kalır veya ruhumuzda bir delikle yaşarız. Bizimle, yani tecavüze uğramış ve bakire olmayan bir kadınla evlenen adama ömür boyu müteşekkir ve minnettar kalırız. İntihar etmeden yaşayabildiğimiz her günü bir kâr sayarız.

Normal şartlarda her İki tarafın da ortalama bir zevk alması gereken sıradan bir sevişme eylemi sonrası, donunu tumanını çekip gidebilen erkek hayatına kaldığı yerden devam ededururken, karnında dokuz ay on dün önce işlediği büyük(!) günahın meyvesini sağlıklıca doğurmayı değil de doğururken ölmeyi arzu edecek kadar yaşamdan koparılmış kadın üzerine acıklı hikayeler yazmamız bundandır.

Berkun Oya da bunu yapmış. Kendi kendime hep dediğim gibi günümüze kadar tüm hikayelerin anlatılmış olabileceği ihtimaline karşı artık ne anlattığınız değil nasıl anlattığınız önemli. Ve neden anlattığınız. Nedeni sizde kalabiliyor ama içinize ne kadar işledi ise bize o kadar güzel aktarabiliyorsunuz. Nasıl anlattığınız ise doğrudan bizi yani seyirciyi ilgilendiriyor. Dizideki tüm o görsellikler, Nuri Bilge Ceylanvari beklemeler ve yönetmenin ekranındaki simetriye olan takıntısı ya da aşkı diyelim, hikâyeyi izlenebilir kılıyor veya bizi hikâyeden uzaklaştırıyor.

***

Hikayedeki insanları hiç sağa sola sapmadan zengin ve fakir olarak değerlendireceğim. Zira bence yönetmen de farklı politik veya etnik kimliklerden hiç bahsetmeden böyle bir tablo yaratmış.

Fakir kısımdaki Meryem (Öykü Karayel), ağabeyi Yasin (Fatih Artman) ve konuşmaları sonra sonra açılan (senaryoda da öyle) Ruhiye’yi (Funda Eryiğit) oynayan oyuncular alkışlanacak birer iş çıkartmışlar. Benim şansım (ya da şanssızlığım) onları başka dizilerde izlememiş olmam. Onları ilk defa izleyen biri olarak özellikle Meryem ve Yasin’den çok etkilendim.

Zengin cenaha gelecek olursak onların oyunculuğu bildiğimiz vasat. Biri diğerine danışmanlık yapan iki psikiyatr (Peri- Defne Kayalar ve Gülbin- Tülin Özen) için de kocaman bir evde, bir eli balda bir eli yağda yaşayan Sinan (Alican Yücesoy) tiplemesi için de aynı şeyi söyleyebilirim. Bilerek yapılmış olsa gerek, dizide fakirler mutsuz ama zenginler de mutsuz; fakirler fakir oldukları için, zenginler de hayattan artık zevk alamadıkları için.

Yalılarda büyümüş, özel okullarda okumuş, tatillerinde İsviçrelere gitmiş, sonra okumuş doktor olmuş ve bir devlet hastanesinde psikiyatr olarak çalışan doktorumuz Peri, o kadar izole yaşamış ki. Günümüz sosyal medyasının “laikçi teyzeler” adını taktıkları bir anne tarafından yetiştirilmiş bir insan. Maalesef ülkemizde algısı bu kadar kapalı ve bu kadar fanus içinde yaşayan insanlarımız var hala.

Spoiler vermeden yazamayacağım üç nokta var hikâyede.

Birincisi bir gece kulübünde bodyguard olan Yasin uygunsuz davranış yapıyor diye yaka paça dışarı attığı iki genç kızdan birini (Hoca’nın kızı) sokakta görünce neden tanıyamamış olması.

İkincisi ikisi de psikiyatr olan ve biri diğerine “danışan” olarak giden iki doktor arkadaşın, sözde arkadaşken birbirlerinin ailesiyle, kökeniyle, memleketiyle ve doğuştan zihinsel engelli bir kardeşi olmasıyla ilgili bilgileri bilmemeleri bana saçma geldi. Senaryoda arkadaş olduklarını belirten yerleri çıkarsak düze bağlanırdı mesele.

Üçüncüsü Meryem’in yengesi Ruhiye, oğlunu da yanına alıp kimseye söylemeden kafasındakilerden kurtulmak için köyüne gittiğinde, çocukluk arkadaşının kapısını çalıyor. Anlıyoruz ki bu iki kadının başlarına çocuk yaştalarken bir iş gelmiş. Kadınlardan köyde duran olayı aşmış hayatına devam ederken, Ruhiye Yasin’in deyimi ile “içindeki kışlada hapis kalmış.” Çocukluk arkadaşlarının birbirlerinin kocalarını, çocuklarını bilmemelerine de şaşırdım. Yaşadığım küçük ilçeden ve tecrübelerimden biliyorum. Yaşları otuz ve altı olan gençler gurbette olsalar da çocukken beraber büyüdükleri insanların kimle evlendiğini, nerede yaşadığını, kaç çocuğu olduğunu sosyal medyadan ve/veya dedikodu gazetelerinden takip ederek öğreniyorlar.

Hocanın adı Ali Sadi. Hocayı oynayan Settar Tanrıöğen’in de oyuncu olarak hakkını vermem lazım. Sakin mizaçlı, yapıcı, bütünleyici, kolaylaştıran zorlaştırmayan bir insan bu Hoca. 

Meryem’in Hoca’yı ve ona olan saygısını anlatışından önce hocaya gıcık olup sonra onu tanıyınca seviyoruz. Çoğu eski Türk filmindeki gibi fitne-fücur ve para-pul peşinde koşan muhtar-hoca-kaymakam ve tiplemesi yerine, ılımlı, insan evladı ve iyi bir aile babası tiplemesi yaratmayı seçmiş yazar. Ve olaylar Yasin ve Meryem’in ama özellikle Yasin’in cehaletinin derinliklerini gözler önüne serdikçe iyi ki onlara yol gösteren böyle helal süt emmiş bir hoca var hayatlarında demeden edemiyoruz. Ve fakat aynı hocanın helal süt emmemiş versiyonlarının insanlara cennet vaat ederken nasıl olup da hayatlarını cehenneme çevirebildiklerinin örneklerini burada vermeme gerek yok sanırım.

***

Yazar-yönetmen Michelin yıldızlı bir şefin son dokunuşu ile tabağını süslemesi gibi sahnelere son dokunuşlarını yapıyor. Son dokunuşları severim. Son kelimeler akılda kalır çünkü. Bir kişi bir araba laf eder. Seni şöyle seviyorum, şöyle çok seviyorum ama şöyle çok aşığım vs vs diye. Karşısındaki “Ben de…” der ve gözlerini kapatıp diğerini öper. Hatta meşhur Cyrano de Bergerac’ta Roxanne, aşığı (sandığı) Christian’ın ‘seni seviyorum’larından o kadar bıkar ki Christian ‘seni sevmiyorum’ dediği anda kulak kesilir. Çünkü son cümle önemlidir.

***

Meryem ve Hilmi’nin diyaloglarından:

“İşin yok mu senin?”

“Var da. Daha güzeli yok.”

Ondan sonra Meryem’in gönülsüz teslimiyeti:

“İyi hadi kaçmasın otobüs.”

***

Sinan’ın (Alican Yücesoy) annesinin son cümlesi:

“Ercan da seviyor.”

***

Karakterleri böyle cebindeki tüm misketleri arkadaşlarıyla paylaşmak istemeyen kıskanç erkek çocuğu gibi birer birer cebinden çıkarıyor senarist. Meryem’e âşık olan Hilmi (Gökhan Yıkılkan) karakteri de cebinden sonradan çıkardığı ama hikâyeye müthiş bir etki yaratanlardan.

“Navigasyon aleti misin dangalak! Sordu mu kız sana!”

“Jung diye bilim adamı var mı abla?”

***

Müzikleri ve çekim açıları Zeki Alasya-Metin Akpınar filmlerinin samimiyetini veriyor.

Bölümlerin sonlarındaki Ferdi Özbeğen şarkıları ve son bölümdeki 70’li yıllar görüntüleri insanı eskilere götürüyor.

Yönetmen-yazar pek çok sahnede “Nasıl aile-ana-baba-evlat nasıl olunamaz?”ın ya da bir nevi bireysel ve toplumsal iletişimsizliğimizin kitabını yazmış. Herkes bir cümle söyleyip yarım bırakarak karşısındakini delirtmeyi başarıyor.

***

Biraz da dizinin sevmediğim noktalarını yazayım:

Bir dizide kaç kez gereksiz tuvalet sahnesi görmemiz gerekliydi?

Köydeki sahnede önce tecavüzcüden kapı gibi mağdur yaratıldı diye düşündüm. Adam “Hepimiz çocuktuk. Yaptık bir hata işte.” diyerek mağdurluğa sığındı.  Sonra tecavüze uğramış olan kadının “Değildin. Biz çocuktuk sen değildin.” cümlesi ile bu mağduriyeti elinden alındı. Son cümleye kadar tecavüzcüden nasıl mağdur yaratıyor diye çok sinirlenerek nefesimi tutmuştum. Ama dedim ya son cümleler iyidir.

Ali Sadi Hoca’nın evlatlık olduğunu öğrendiğimiz kızıyla ilgili bu sırrı herkesten saklayıp, yeni tanıştığı bir adama anlatma olayı ilginçti ama gereksizdi sanki.

***

“Sen kendi kafanın içinde bir kışlaya kapattın kendini. Kendi acına asker ettin kendini. Bir terhis olamadın gitti ya Ruhiye. Şafak kaç ya Ruhiye?”

***

Sonuç olarak yazanların eline, oynayanların nefesine sağlık diyerek kapatmak istiyorum. Sosyal medyada insanlar birilerine eleştiri yapıldığı zaman “Kolaysa sen gel yap adamın yaptıklarını!” şeklinde cevaplar veriyorlar çoğu zaman. Tabii ki bir film senaryosu yazmak ve çekebilmek gibi iddialarım yok ama izleyici olarak beğenilerimi ve beğenmediğim yerleri neden beğenmediğimi uygun lisanla anlatmaya çalıştım. Bu da benim hakkım. Dinleyen ve üzerine alınan varsa ne mutlu bana.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s