‘Gel de buralarda abdestli olarak ezanı bekle!’ diyor babam, yanıbaşımızdan gayet mevzun vücutlarını sadece bikinileri ile örtmüş iki güzel turiste arkasını dönmüş olarak. ‘Senin içinde kötülük olmayacak baba!’ diyorum. ‘Ey kızım göz zinası yapıyoruz ister istemez!’ diyor.

Kızları kazasız belâsız(!) savdıktan sonra bankta yanımızda oturan delikanlıya ‘Vatizyorneym?’ diyor. Çocuk; ‘Türk’üm ben amca.’

Bir sonraki aileye direkt ‘Hayırlı bayramlar’ diyen babam şu cevabı alıyor:

– Bayram bayram! Muzlim! Yes!

Ben müdahale edip nereli olduklarını soruyorum ama İngilizce bilmiyorlar, sadece:

– Sarajevo Sarajevo, Belgrad! diyorlar.

Adam babama telefondan Elham suresini dinletiyor, babam adama ‘Ezan’ diyor, ‘Cami’ diyor. Adam gülümsüyor. Sonra aynen Türkçe ‘Hadi eyvallah’ diyip gidiyorlar.

Daha sonra Şanslı’yı (golden retriever yavrumuz) sevmek için duraklayan ve Ankara’da yaşayıp Kanada vizesi için beklediğini söyleyen İranlı çiftten hiç bahsetmeyeyim.

Nerede miyiz?

Alanya’dayız. Ama 2011 Alanya’sı değil. Tüm aile hafızacak, 1980’den sonra 3 sene üst üste gelip Gazipaşalı emekli müzik öğretmeni Fevzi Hoca’nın Çağlar Pansiyonu’nda kaldığımız Alanya’ya geldik. Babam sağolsun.

Otuz senedir hafızasından silinmeyen adresi bulacağız: Öğretmenler mahallesi, Öğretmen sokak, 10 numara. Geçen sene Bozyazı’dan Alanya’ya gezmek için gelmiş, ama arabamız olmadığı için babamın sessizce ‘Yahu Çağlar pansiyon işte, taksicilere soralım’ sayıklamaları arasında sıcaktan hiç bir yere gidememiştik. O yine de soracağını sormuş Fevzi Hoca’nın sağ olduğu bilgisini edinmişti.

Bu seneki ziyaretimizde arabamız olduğu için hızlı davranan ben oldum:
– Nereye yakındı sizin bu Çağlar Pansiyon?
Annem ve babamdan iki farklı görüş geldi:
– Devlet hastanesi!..
– Orman işletmesi!..

Hatırımızdaki Alanya 1980’lerin ama Allah’tan telefon teknolojisi 2011’in. Yazdık Google Maps’e, yolu bulduk. Ver elini Alanya Devlet Hastanesi. Orman işletmesi de dibindemiymiş.

– Orman işletmesinin kenarından yürür, elimizde iki kişilik kocaman deniz yatağı ile Banana Otel’in önünden karşıdan karşıya geçerdik…

Tekrar bir taksici/danışma buluyoruz:

– Haaaa Fevzi Hoca!
– Sağ mı?
– Sağ ya. Bak şurdan gireceksiniz ara yoldan. Elli metre ilerde onun evi.

Girdiğimiz yolda devlet hastanesi bize tepeden bakmaya başlayınca iki hafıza da 30 sene öncesine dönüveriyor hemen:

– Anaaa Fevzi Hoca’nın pansiyonu üç katlıydı da teras katından temeli henüz atılan hastane inşaatı görünürdü!.. BAK!..

Bir soruşturma daha ve soyadından yola çıkılarak koskoca (2011 boyutuyla) Alanya’da o meşhur (1980’lerin boyutuyla) Çağlar Pansiyon’u buluyoruz.

Artık o beş katlı, asansörlü, önünden devlet karayolu geçen bir apartman. Ve apartmanın önünde oturan iki erkekten birine soruyoruz:

– Fevzi Çağlar burda mı?
– Ohooo! Hoca öleli 4 yıl oluyor. 2007 idi galiba. Ama en üst katta oğlu, bir altta da kızı oturur. Buyrun çıkın isterseniz.

Babamın senelerdir isimlerini şiir gibi saydığı Hidayet, Nimet, Hikmet, Hürriyet kardeşler artık torun sahibi insanlar elbet. Fevzi Hoca’nın tek erkek çocuğu olan Hikmet Bey’in kapısını çalıyor, yaklaşık 10 dakika süren bir -hatırlanamama-ama-nezaketen-hoş-karşılanma- seremonisinden sonra sohbeti bitirmek de bu macerayı başlatmak gibi bana düşüyor:

– Kalkalım babacığım, daha çarşı pazar gezicez.

Münasip bahanemle kalkıp ayrılırken Metehan’ın iyi İngilizce bilse ‘So what?’ diye kısaltabileceği sorusunu annem cevaplıyor:

– İyi de biz niye geldik şimdi buraya?
– 80’ler Alanya’sında içilen bir fincan kahvenin dedendeki otuzuncu sene hatırı için oğlum!