Günlerden bir gün insanlık için küçük ama kendisi için büyük bir yazar, şiddetli bir karın ağrısı çekerek hastalanır. Tüm hayranları buna çok üzülür. Doktorlara gider, tahlil üstüne tahlil, tetkik üstüne tetkik yaptırır ama bir türlü hastalığı ile ilgili doğru teşhisi koyduramaz.

Hayranlarından okuyanlar üfleyenler gelir, başında dua okurlar, muskalar yazarlar, hatimler indirirler, nafile. Yazarın karnındaki şiddetli ağrı bir türlü geçmez. Bu ağrı giderek şiddetlense de ağrı kesicilerle ayakta durmaya çalışan yazar, yazılarını bu şiddetli karın ağrısını çekerek yazmaya çalışır.

Bu arada böyle meşakkatli bir durumda bile yazılarına son vermediği için hayranları giderek çoğalır, sanal ve reel ortamlardaki tüm takipçileri çoğalır da çoğalır. Herkes ağrılar ve sancılar içindeki bu kalemden ne gibi inciler döküleceğini beklemektedir artık.

Yine günlerden bir gün hem yazarın okyanus ötesinden büyük bir hayranı olan hem de oradaki dili İngilizce olan en büyük ülkenin en büyük cerrahı olan bir doktor, yazarın memleketine ziyarete gelir. Artık yazıları dilden dile çevrilmekte, çevrilmeyenleri ise Google translate aracılığı ile kitlelere ulaşmakta olduğu için bu büyük ülkenin en büyük cerrahı yazarı takip etmekte zorlanmamıştır.

“Nerede bu büyük yazar beni onun evine götürün, bir de ben tetkik ve tahlil edeyim ağrılarını” der büyük cerrah. Derhal cerrahın istediği yapılır, insanlık için küçük ama kendisi için büyük yazardan randevu almak için kollar sıvanır.

Yazar artık acılarıyla baş başa kalmaya ve kitlesini biraz da bu duygu sömürüsü ile büyütüp uyutmaya alışmıştır. Önce bu büyük ülkeden gelen büyük cerrahın, hayatını düzene koymaya çalışırken d-ü-z-e-n’i bozabileceğini düşünerek paniğe kapılır. Yine de ağrısı dindiği nadir anlarda içinden gelen sağduyulu ses, onca insanın ona muayene olabilmek ya da onun tarafından ameliyat edilebilmek için hemen bıçak altına yatacağı bu doktora görünmeyi reddederse, hayranlarını daha büyük hayal kırıklığı uğratacağını söyler ona.

Yazar içinden gelen sağduyulu sesi dinler sonunda. Ve büyük cerrah ile sözde büyük yazar memleketin en büyük isimli hastanelerinden birinde buluşurlar. Doktor basit bir iki muayene ve tetkikten sonra, “Seni ameliyat edeceğim. Haftaya bugün tam bu saatte bu hastanede ameliyat için hazır ol” der ve çıkar gider.

Dışarıda bekleyen izdiham halindeki hayran kitlesi heyecanla alacakları haberi beklemektedir. Başhekim çıkıp da yazarın ameliyat edileceğini duyunca, hayranları çığlıklar içinde birbirini çiğnercesine içeri girmeye çalışır. Sıcağında etkisiyle bayılmak üzere olan halkı tazyikli gül suyu ile kendine getiren hastane yönetimi, hayranları ameliyat sonrasına kadar yazarı heyecanlandırabilecek her hangi bir taşkınlık yapmamaya ve sessizce dua ederek dağılmaya ikna eder.

Dualar ve tekbirlerle beraber hastaneden evine uğurlanan yazar için artık o koskoca bir haftayı beklemek, zulümlerin zulmüdür.

Beklenen gün gelir çatar. Bu bir hafta içinde sabah, öğle akşam, internet sayfasındaki yazılarıyla ve günün yirmi dört saati başka mecralardaki sözleriyle hayranlarıyla buluşan yazarın hayran sayısı tam dört misline çıkmıştır.

Ameliyat gününün sabahı, ‘Vurulduk ey halkım’ diyen bir başka yazarın cenaze töreni hariç olmadık bir kalabalık meydan ve caddelere döküldüğü için ülkenin bu en büyük şehrinde olağanüstü hal ve hayran olmayanlara sokağa çıkma yasağı ilan edilir. Gel gör ki şehirde yazara hayran olmayan kimse kalmadığı ve bu insan selinden trafikte kimse hiçbir yere gidemediği için okullar ve işyerleri tatil edilir.

Doktor ve yazar ameliyathane girişinde buluştukları anda ülkede tüm nefesler tutulmuştur artık. Tüm dualar ve yakarışlar hep bir ağızdan yazarın sağlığına kavuşması için yalvarmaktadır.

Saatler saatleri kovalar. Koca koca ekranlardan an be an ameliyathaneden gelen bilgiler verilse de, düşüp bayılanlar, kendini yerden yere atanlar, ‘ya yazar ölürse’ diye intihar girişiminde bulunanlar için bir ambulans ordusu ve bir devlet hastanesinin acil servisi tahsis edilmesi gerekmiştir.

Kalabalık heyecan ve korku içinde kıvranıp dururken dev ekranlara önce şu bilgi düşer:

“AN ‘E’ FOUND IN THE ABDOMINAL CAVITY”

İngilizce bilmeyen halkın çoğunluğu bu bilgiyi anlamayarak soru işaretleriyle savrulmaya başlarığı anda, Başhekim hemen canlı yayına çıkıp durumu aydınlatır:

“KARIN BOŞLUĞUNDA BİR “E” BULUNDU”

Herkes merakla kalabalık içinde bunu açıklayacak bir doktor bulmaya çalışırken, kalabalıktaki doktorlar birbirlerine bakıp ‘İnşallah kimse bir şey sormaz’ tavırları ile oralı olmamaya çalışırlar.

Derken ikinci bilgi daha da merak uyandırarak gelir:

“A ‘G’ FOUND IN THE ABDOMINAL CAVITY”

“KARIN BOŞLUĞUNDA BİR “G” BULUNDU”

Saatler saatleri mi kovaladı, dakikalar mı geçti yoksa saniyelerle mi ölçüldü bilinmez ama üçüncü bir haber şaşkın halkın içini ferahlatmak şöyle dursun muammayı daha da derinleştirmekten öte gitmez:

“ANOTHER ‘G’ FOUND IN THE ABDOMINAL CAVITY”

İngilizce bilenler olayı harfleri bir araya getirerek çözmeye çalışırlar:

E-G-G.

“Korkulacak bir şey yok,” der nice sonra canlı yayına çıkan Başhekim. Bunca zamandır yazarımızı ağrıdan kıvrandıran şey, karnındaki bir yumurta imiş.”

O sırada kan revan içinde olmasına rağmen ameliyathane kapısında tüm sakinliğiyle beklemekte olan kadın “HAYIR!” diye haykırır.

– Pardon?
– Yanlışınız var Başhekimim. Yumurta yani E-G-G değildir yazarın karnını şişiren.
– Nasıl? Anlamadım?
– Yazarın diyorum, karnını şişiren, sancılar içinde kıvranmasına sebep olan şey EGG değildir. Çıkarırken zedelenme yaşadığı için son harfi net okuyamadı sayın büyük cerrah. Son harfi “O” olacaktı. Yani yazarın karnını şişiren şey yumurta değil kendi E-G-O’sudur.
– Bir dakika! Dışarıda bunca kalabalık varken ve en sıkı güvenlik önlemleri alınmışken siz nasıl girdiniz içeri?
– Kalabalık mı? İsterseniz bir daha bakın başhekimim. Dışarıda kimse yok. Çünkü bu yazar bütün hayranlarını bir bir öldürdü.
– Neeee ? Nas_ peki ama siz kimsiniz?? Neden kan revan içindesiniz?
– Ona hayranım ve ben, sözcüklerin hapsinden korkuyordum. Bunun için tabancasıyla beynimi patlattı.