Bu yazıyı Sapanca dönüşü yazacaktım. O aralar ne oldu, ne bitti elim değmedi. Oysa gelenlerin listesini, çocuk sayısını falan uzunca bir süre aynamın önünde muhafaza etmiştim. Benim elim değmedi, zaman aktı gitti, gezi güncelliğini, duygularım ayaktalığını kaybetti. Bir yazı daha yazılamadan geri dönüşüme gitti.

E her kelime gittiği yerden başkalarını da kapıp getiriyor demek ki kısmet bugüneymiş. Toplanmamız pek de Mat-f buluşması olmasa bile zamanını ayarlayıp ailesini ikna edip bizimle beraber vakit geçirmek için gelenlere binlerce teşekkür.

Ailesini ikna etmek ne demek derseniz, kasabalardaki erkek egemen görüntünün aksine şehirlerde özellikle eğitimli, bir veya iki çocuklu ailelerde “kadın”, kadından ziyade “anne” egemen hayat sürüldüğünü, tanıdığımız süper annelerden biliyorsunuzdur. Sapanca’da da dikkatimi çeken Mat-f erkeklerinin genelinin kendilerine kendileri gibi uyumlu, güler yüzlü, çocuklarıyla hoş geçinen birer eş seçmiş olmaları. Bunu Sapanca’da ve Safranbolu’da arkadaşlarımla ve eşleriyle her sofraya oturuşumda, her bir yerlere gidişimde yaşadım, dile getirmek şimdiye kısmetmiş.

Vakit ayıramayanlara, eşlerini ikna(!) edemeyenlere, ailevi veya iş problemlerinden dolayı gelemeyenlere saygımız ve sevgimiz sonsuz. Bu buluşmaların tekrarı olması ve aramızda göremediğimiz başka arkadaşlarımızı ve ailelerini de görmek tek dileğimiz.

Yine Sapanca’dan beri aklıma takılan bir mesele de okurken çok fazla Mat-f’li olan arkadaşlarımızın ne hikmetse buluşmalara ya da mail listesine pek fazla itibar etmemeleri… Sınavlarda Voltran’ı oluşturan Serdar-İbrahim-Engin-Murat’tan oluşan gruptan, eğlencede Hababam’a taş çıkartan Yapılcan-Alparslan-Ali’den oluşan gruptan ne ses var ne de seda. Biri Amerikalı (Dilek), biri tam İstanbullu (Amber) olan kızları saymıyorum zaten. Ses vermeyip ismini anmadıklarım umarım ses verirler de unuttuklarımızı hatırlarız.

Ne demek istediğime gelince sınıfca beraberken birlik beraberlik içinde gibi görünmekte olan arkadaşlar her birimiz bir tarafa dağılınca “Amaaan başlarım Matf’sine! Nerden çıktı bu 20 yıllık köhne sınıf olayı yahu!” diyorlarmış gibi geliyor bana. Yanılmak isterim tabii ki.

Organizasyonumuza gelince hafta sonu sürekli yağan yağmurun göz açtırmaması olayı “Ağaç Dikememe Festivali” haline getirdi maalesef. Ve son iki haftada katılımın üç aile birden azalması neşemizden üç gülücük çaldı. Pazar sabahı yola erken çıkan arkadaşlar, sizden sonra İncekaya Su Kemeri’ne gidip kanyonun dibine inen yeni yapılmış merdivenlerden kendimizi dünya cennetinin kucağından gelirmiş gibi akan suyun sesine bıraktık; helal ediniz.

Trabzonspor’un kaldığı Bağlar Sarayı Otel’in yanında yemek yerken Metehan camdan “yuuuh” diye bağırdı. “Oğlum gelip dövseler tanımam bak” dediğimde; “Bana ne gelirlerse Trabzonluyum derim” dedi. Fenerliler: Sıkışınca takımından dönen çocuklar yetiştirmeyiniz! (ben BJK’liyim efem, müsterihim)

Grubun en küçüğü ve en büyüğünü (ama en yorulmazını) barındıran Ece, kızı ve annesi Gülsen Teyze’yi de yolcu ettikten sonra Safranbolu tüm heyecansızlığıyla bize kaldı. Eve gitmek zor geldi. Ayaklarımızı sürüye sürüye gittik.

İçinden çok dışı için kira ödediğimi düşündüğüm evde, bizi bekleyen üç yavrulu Çakır köpeğimizi sokağa saldık. Çoluk, çocuk, kadın mahalli muhabbetlere daldık.

Gece gelen kornalarla Fenerbahçe’nin şampiyon olduğunu anladık. Metehan’ı sokağa dattiri düttürü yapmaya çıkaracaktım ama bedenim beni yatağa çekti. Uykuya daldığımda Türkiye’nin veya dünyanın neresinde olursak olalım, 20 yıl önce aynı sıralarda okumuş birilerinin yine hep beraber olabilmemiz için vakit, para ve muhabbet harcamış olmasının dayanılmaz hafifliği paha biçilmezdi.