hepsi 685Sanırım her şeyi baştan anlatmam, hafızalara bir re-start yapmam gerekiyor. Mesela salondaki sehpa/masamızın üzerindeki fotoğraflardan başlamalıyım. Babamın hayatındaki o ilk ve tek anları sabitlemiş olan resimleri ben bir araya getirmedim. Onlar inanılmaz bir şekilde bir kutuda bir aradaydılar ama bir fotoğraf blogu olmadığımız için koymuyorum. Hem zaten bilenler bilir babamı.

Şimdiki halini bilenler, ben kendimi bildiğim zamankinden beri halini bilenler, benden önceki halini bilenler. Biraz kepçece kulakları olmasına rağmen, çatık kaşları hariç hafif Ediz Hun edasıyla annemin omzundan tutup objektife baktığı halini mesela.

Sonra Erdek’te, beraber ilk ve tek ata binerkenki halimizi. Sonra Kumla’da bileklerini biraz geçen suyun içinde beni iki eliyle kaldırdığı anda hiç aktif spor yapmamış bir adam için gayet fit şekilde Zeki Müren mayosu giymiş halini. Sonra ben iki veya üç yaşındayken yine deniz kıyısında ama bu sefer yanımda çömelmiş olarak duran kendisinin biraz Freddie Mercury biraz Murat Han edalı halini. Sonra hayatında hiç aktif sigara içmediği halde bir misafirlikte benim onun sigarasını yakarkenki halini. Sonra hayatında hiç aktif rakı içmese de yine bir misafirlikte annemle beraber rakı bardağı kaldırırkenki hallerini..

Sonra benim birinci doğum günümde üzerimde muhtemel annemin hala saklamakta olduğu uçuk pembe elbisem, gülerek beni kucağında tuttuğu halini..Yanımızda kemik çerçeveli ve nedense (o devirde kolormatik cam var mıydı) iç mekanda karanlık camlı gözlükleri ile desenli bir elbise giymiş olarak kameraya gülümseyen annem_ bir dakika. Annemi ayrıca ele alacağım: Anne! Babamdan rol çalma lütfen!

Baba olmak zor tabii. Kız babası olmak daha zor. Hele 70’lerde biz kız babası olmak. 80’lerde liseye giden bir kızın babası olmak.. 90’larda üniversiteye giden bir kızın..

Doğduğumuz anda bir eşkenar üçgenin iki kenarı gibi aynı noktadan başlayarak ayrı yönlere gidiyoruz anne ve babamızla. Bizleri iyi yetiştirmek için yabancı dil öğretilen iyi okullara göndermek istemeleri, bizim de klişe tabirle onların emeklerini heba etmememiz iyi bir şey tabii ki. Fakat biz birer yetişkin ve onlar artık bir anneanne ve dede olduktan sonra eşkenar üçgenin diğer kenarı kadar uzakta duruyor oluyoruz birbirimizden dünya görüşü olarak.

Yumurtanın çıktığı tavuğu beğenmemesi gibi bir şey değil bu sanıldığının aksine. Bundan yüz yıl önce yumurta sadece tavaya kırılıp yenebilen bir şeyken artık hamburger diye bir şeyle beraber yenebiliyor mesela. Halbuki yumurta aynı yumurta.

Kardeşimin karısının bir kız bebek bekliyor olması sonucu babama sabır taşı hediye ettim. Dedim ki, ‘oğlan dayıya kız halaya’ teorisi gerçekleşirse, bana benzeyen bir kız çocuğu daha gelecek ailemize. Ve babamın, çocukların bundan yüz yıl önce de her denilenin aksini yaptığı o meşhur inatçılıklarını tatlı dille kırmak yerine, kendisine bir türlü engel olamadığı çocukla çocuk olmak davranış politikasından dolayı heyecanlı günler bekliyor kendisini.

Çocuk zekası maalesef ve iyi ki bundan yüz yıl öncesi gibi işlemiyor. Terabaytlarca bomboş hafızası olan bir hard diskten bahsediyoruz burada. Söylediğiniz her şeyin anında bu boş diske yazıldığını ve ilk bilgi niteliğinde bir şeyi geçiştirmek amaçlı salladığınızı düşünün. Bilginin doğru olanını boş bir anınızda sizden veya başka bir mecradan duyduğunda eski bilginin üzerine yazarken örtüşmediği zaman uyarı sinyalleri veren ama donanımı çişini altına yapmasını normal kılan bir yazılım programı (bu tanımı anneler ve oğulları konusunu incelerken burdan kopyalamalıyım).

Gülmeyin. Ben çocuğumu günümüzün teknolojisi ile donatmazsam ve onu çok mekanik gibi görünse de benim için sevgi dolu olan bu cümlelerle tanımlamazsam onunla anlaşamam. “Çocuk ne anlar, çocuk ne bilir, çocuğa her şey söylenmez, çocuklar her şeyi ellemez” mantığı yirminci yüzyılla beraber tarihe gömüldü. Belki daha önce gömülmeliydi, çünkü her nesil bir sonrakinden ileri gitmeseydi, Digital Eguipment Corporation’ın başkanı Kenneth Olsen’in 1977’de söylediği şu cümle büyük bir gaf olarak tarihe geçmezdi:

“İnsanların evlerinde bilgisayar bulundurmaları için herhangi bir neden göremiyorum.”

Saatin gece yarısını geçtiği şu dakikalarda eğer ben hala lise çağlarında olsaydım; “Kızım kalk yat artık elin saçma sapan gavur filmleri kurtarmaz seni yarın sınavlarda” derdi eminim. Her an salonun kapısı açacak ve şu an yarı çıplak duştan çıkmakta olan Bruce Willis’i görünce “destur, destur, destur” diyerek kapıyı tekrar kapatacak, bu olsa olsa “hadi artık kalk yat sinirleniyorum” anlamına gelecekmiş gibi hissediyorum şu anda.

Kendi anlamadığı ve ilgilenmediği şeyleri seyrediyor veya okuyor veya dinliyor olmamız hep şaşırttı onu hala da şaşırtmaya devam ediyor. Bundan seneler önce GIRGIR dergisini almaya başladığımda manasızca muhalefet ettiğini hatırlıyorum. Ben n’aaptım? Saklı gizli almaya devam ettim. Sonra baktım tepki vermemeye başladı, aleni almaya başladım. GIRGIR bölündü, AVNİ ve HIBIR olarak iki dergi çıkmaya başladı. Bense ikisini de aldım aylarca. Ve hatta yazılar yolladım, yayımlandı iki üç kere.

Şimdi görse beni bilgisayarın başında sorar: “Kızım mesleğinle ilgili mi ne yazıp çizersin saatlerce öyle?”

Ne diyebilirim ki?

Baba! Senin beni nasıl anlamadığını, ama anlamasan da nasıl sevdiğini, çoğu zaman basit konularda bile taban tabana zıt geldiğimiz halde (bu yazının sonuna gelmeden ağlamamayı kendime telkin etmiştim) en küçük ayrıntılarda bile birbirimizi ne kadar çok düşündüğümüzü yazıyorum.

Hayır, hayır, sağlığı gayet yerinde. Bu kadar çok sevdiğiniz ve bir o kadar çok da kavga ettiğiniz bir insan hakkında sağlığında yazmalısınız. Aksi taktirde ne kıymeti kalırdı ki?

Bunları okur mu dersiniz? Ancak ben çıktı alıp götürürsem.

Bunları bilmeli mi dersiniz? Ancak ben yüreğimden süzüp dile getirirsem.