.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

.

[ Hani ilkokulda okula bir gün gelmediğimiz zaman, arkadaşımızdan o günkü dersi yazmak üzere bir sayfa boş bırakır, sonraki güne ordan devam ederdik ya. Yukarıdaki boşluk onun için.

Sıradan bir 4 günlük Paris ve Disneyland gezisi gibi görünen gezimizden döneli bir hafta oldu. Ama bu, Paris’in yurtdışına ilk çıktığım anda görmeyi istediğim tek şehir olması açısından ve her nasılsa Metehan’a da bunu aşılayıp Eiffel’i her gördüğü yerde ‘Anne bak Paris kulesi’ demesini sağladığım için benim için özel. İzlenimlerimi ve gözlenimlerimi henüz paylaşamadığım için yukarıdaki boş sayfayı bırakıyorum. Ve hatta sizi bıktıracak kadar da çok malzeme çıkarmış olmayı umuyorum.]

Şu anda bu satırları yazmamın sebebi, tesadüfen hiç seyretmediğim, muhtemel Amerikan yapımı bir diziyi açtıktan sonra adamların gerçek hayatı neden bu kadar çarpıcı ve kolaylıkla canlandırabildiğini görüp hakkında iki çift kelam etmek istemem.

Dizinin adı veya kanalı önemli değil zira, kim kimin nesi ayrıntısına girmeden bitti gitti işte 40 dakika. Meksika melezi bir kadının arabada çakal kılıklı bir adama sinirlenip “Give me my money!” (bana paramı ver) diye bağırması ile daldık olaya. Kadın güzel, adam çakal ve bir o derece de yavşak. Kadın adamdan parasını istiyor. Kadın adama vurmaya başladı. Bacak aralarına vurmakla tehdit etti. Üçe kadar saydı ve üç dediği anda dediğini de yaptı.

Önce anlamıyoruz, aralarında bir ilişki olduğunu tahmin ettiğimiz bir kadınla bir erkeğin bu dövüş sahnesini. Hah şimdi anladım. Adam cebinden oldukça iyi para olduğunu tahmin  ettiğim bir tomar Amerikan doları çıkardı kadına verdi. “Tamam ama bak neden aldım biliyor musun, o parayı ikiye katlayacaktım, yedi bin doların on dört bin olsun istemez misin, on bini sende kalır, herkes memnun olur” falan dedi.

Ve kadın: “Get outta my car! Get out!” (arabamdan in, defol) şeklinde bağırdı. Adam biraz “Bak emin misin bu son şansın” falan dediyse de kadının sinirinden korktu ve indi. Arabayı arkadan çeken kameraya geçildi. Araba müthiş! Chrysler bilmemne kocaman bir sedan! Ne işin var kadın o adamla senin!

Sonra sahne değişti, makam masasında oturan bir adam masasının karşısında oturan bir kadın ve erkeğe hitaben, “Mr bilmemkim, şurayı imzaladığınız anda her şey tamam olacak” dedi ve adam isminin yazılı olduğu yere tereddütsüz bir imza attı. Masanın arkasındaki adam “Tamam artık boşanmış bir çiftsiniz” dedi, kadının suratında rahatlama ifadesi. İmzayı atan adam masanın arkasındaki adama “Will you just give us a minute?” (bize bir dakika verebilir misiniz) dediğinde adam hafif şaşkın, “Sure” (tabii ki) dedi ve çıktı odadan.

Şimdi eski koca eski karısına döndü ve şu sözleri sarf etti: “Hayatım sana söz veriyorum, artık nasıl bir koca ve baba olmam gerektiğini biliyorum, bir daha aynı hataları yapmayacağım. (cebinden bir yüzük kutusu çıkarırken) Bak bu benim sana sözüm, ikimiz yeniden başlayalım ve belki de benle yeniden evlenmek isteyene kadar böyle devam edelim bla bla bla..”

Kadının gözleri doldu, adamın yanağını okşadı. Adam boşanma masasında hem de boşandığı anda eski karısına evlenme teklif eden ilk erkek, senaristler de bunu akıl eden ilk senarist ödülüne layık oldu gözümde. Kadın “Burada durmuş benim ümitsizce hep senden duymak istediklerimi söylüyorsun,” dedi adama. Ağlar gibi oldu ama ağlamadı. “Bu söylediklerin çok güzel” dedi. “Ben de sana yeniden aşık olabileceğimi düşünüyorum. Bu yüzden şu anda söyleyeceğim şey ikimizi de üzecek. Çünkü işin aslı sana yeniden aşık olmak İSTEMİYORUM!” (Burada İngilizce cümlelerin kısaltılabilmesinin duygudaki vurdumduymazlığı nasıl ifade ettiğini gördük. Kadın sadece –because i dont want to- dedi bir önceki cümlesine istinaden.)

Sahne tekrar çakal ve yavşak adamla güzel Meksika melezi kadına döndü. Kadın meğer bizim Türkiye’de bilmediğimiz türde bir kulüpte çalışıyormuş. Ya da vardır Türkiye’de de ben bilmiyorum. Zengin ama yalnız (muhtemel evli) beyler gelip pahalı içkiler içip güzel ortamlarda güzel bayanlarla sohbet ediyorlar. Olayı çözdük: Sıradan Türk seyircisi mantığına göre bu kadın en hafif ismiyle konsomatris, o çakal ve yavşak adam da bu kadının paralarını kumarda yiyerek hayatını sürdüren serserisi.

Zaten adam kulübün arka sahnesinde belirdi hemen. Kadına bir sürü maval daha okudu. Mesele o alamadığı yedi bin doları tekrar geri alabilmek. Kadın “Dont you see i can understand that you’re lying?” dedi. (yalan söylediğini anladığımı göremiyor musun- Türkçeye çevrilince güzel olmadı ama)

Dedi ama tam benden alkış aldığı anda adam gerçekleri açıkladı: Kumar oynamış, adamlar tehlikeli, onlara borcu varmış, ödemesi lazım. Ve maalesef o zengin şımarık adamlarla şampanya yudumlarken güzelliğini kullanan, adamı arabadan atarken aklını kullanan ve istese daha dürüst yollarla belki daha az para kazanarak hayatını serserisiz de idare edebilecek o kadın, adama çıkarıp parayı verdi. Çünkü hayatın çarkları böyle işler. Kadınlar güçlü olduklarını bildikleri halde kendilerinden daha güçlü olduğunu sandıkları erkeklere boyun eğiyormuş gibi yaparlar. Lüzumsuzca aptal “seni seviyorum” lar ve sınırsızca anaç “seni affediyorum” lar eşliğinde içlerinden taşan sevgiyi, hak etmeyen erkeklere akıtırlar_(n’oluyor yahu, biz buraya nerden geldik?)

Son sahne: çakal ve yavşak adam yorganın altında(çarşaflar saten) ağlamakta. Melez kadın eve gelir, üzerinde çok şık bir abiye elbise, balodan yeni dönmüş gibi çok şık. Adamı dövmüşler. Sanırım borcu yedi binden daha çok şerefsizin. Kadın adama sarıldı, öptü, öpemedi, yüzü yamulmuş herifin dayaktan. Tamam canım hallederiz, öderiz falan dedi. Dizi bitti.

Yabancı kaynaklı bir dizinin sadece bir bölümünü seyrederek, o da tamamı olmadan insanlık dersimizi aldık, neymiş:

Bizden kumar borcu için para isteyen erkekleri arabadan atınca, hele arabamız da Chryslersa, oradan hiç durmadan uzaklaşacakmışız!