10 Kasım 2010 sabahı ilkokul ikinci sınıfa giden oğlumu okuluna bırakıp Atamızı anma törenine katıldım. Saat 9’u beş geçe kendini, nerden geldiğini, kimlerin kendisini buralara getirdiğini ve nereye gitmek istediğini bilen her Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı gibi gözleri dolarak saygı duruşunda bulundum. Çocuğumun kulağına eğildim ve:

‘Neden burada toplandık biliyor musun? Atatürk’ün öldüğü gündür bugün!’ diyerek onun 7.5 yaş zekasıyla daha 2-3 yaşlarından başlayarak resimlerini gösterip ‘bak oğlum bu kim?’ sorusuna ‘Atatürk, anne’ cevabını alana kadar ezberlettiğim büyük Atamızı anlamaya başlamasını istedim.

Sonra geriye döndüm. Kendi ilkokul hayatımı yokladım. Sadece resimleri, çocukluğuyla ilgili birkaç anısı, yaptığı savaşların kronolojik sıralaması öğretilmiş Atatürk’ü ne kadar az ve ne kadar kısır bir şekilde hafızaya aldığımızı hatırladım.

Oğlum da her sabah bizim bundan otuz sene önce yaptığımız gibi ‘Türk’üm, doğruyum, çalışkanım’ andıyla okula başlıyor. Ama onun; Türk’lüğün tartışma konusu haline getirilmiş, doğruluğun sadece cetvellerde bulunan bir özellik haline indirgenmiş, çalışkanlığın ise Japon toplumuna mal edilmiş; ‘üstümüze ne kadar az alınırsak o kadar başkaları çalışır biz yeriz’ düzeninde bir geleceğe doğru büyüdüğünü görüyorum.

Bizim ilkokula başlayışımızın üzerinden koskoca bir milenyum, bilmem kaç tane Eurovision yenilgisi, bir kaç tane kuyruklu yıldız, 11 Eylül saldırısı, 12 Eylül darbesi, 13 Ekim Ankara’nın başkent oluşu, 17 Ağustos depremi, ikinci köprü, Ali Rıza Binboğa’nın “Öğretmen Öğretir A B C” şarkısı geçmiş olmasına rağmen milli eğitimimiz, tabiri caizse hâlâ bıraktığımız yerde otluyor.

Hâlâ sabahları aynı Andımız. Sadece ‘yasam’ yerine ‘ilkem’ dedirtiyorlar çocuklara. Demek ki geçen yıllar içinde bu And’dan sadece yasama-yürütme kurumu alınmış üzerine. Ama hiç kimse lojmanlarını, makam odalarını ve arabalarını yenilediği titizlikle son model bir şeyler söyletmek derdinde olmamış çocuklara.

Hâlbuki doğmuş ve doğacak olan çocuklarının diyetini yeterince ödemiş bir nesil olarak bizden sonra gelenlerin Andımız okumalarına gerek yoktu bence. Aksine, gençlikten anladıkları sadece 13-17 yaş grubu olan, sadece görüntüsü yetişkin bazı kanun yapıcı ve uygulayıcıların, her sabah memleketi soktukları halden dolayı, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’ni özür metni olarak okumaları gerekir mesaiye başlamadan önce. Ama şöyle bir düzelterek:

‘Memleketimizin kanla teslim alınmış topraklarını, şirketlerini, deniz kenarındaki arsalarını o savaştığımız dış güçlere, kan değil ama para karşılığı verdik, kusura bakma Cumhuriyet’i bu kadar koruyabildik, beceremedik Atam!’

Mesela şu konumda ilköğretim için de yeni bir and yazılabilir. Başında moda deyimle ‘Updated (Güncellenmiş) And’ diye bağırabilir ey Türk gençliğim birinci vazifesi olarak her sabah:

“Türküm. Demokratik açılımla Kürdüm, Çerkezim, Çingeneyim, Lazım, Tatarım, Gagavuzum, Dadaşım. Hrant Dink cinayetinden sonra Ermeniyim. Doğruyum. Çalışkanım. Yeşil kartlıyım, SSK’lıyım, Bağkur’luyum. Çalışanım, emekliyim. Aynı SGK çatısı altında ayrı ayrı muamele göreyim. İlkem, sen çalış ben yiyeyim. Kardeşi kardeşe düşman edeyim. Dünya Sağlık Örgütü’nden af dileyeyim. Bebek ölümlerini ört bas edeyim. Çöp tenekelerinde kesik başlarla gezeyim. Depremlerde kim vurduya gideyim. Mayın tarlalarında top koştururken, koşturan ayaklarımdan olayım. Sellerde İstanbul’dan Bursa’ya kadar sürükleneyim. Sigortalı işçi iken sigortasız arabalarda öleyim. Varlığımı varlık vergisi olarak armağan edeyim. İmralı’dakine bir gün herkes Fenerli olur belki ama bu memleket asla sana kalmaz diyeyim.

NE MUTLU ALT KİMLİĞİNİ BİLENE!”

Atam ne güzel demiş biz olayı sapıttırmadan önce:

“Bu memleket, dünyanın beklemediği, asla ümid etmediği bir müstesna mevcudiyetin tecellisine, yüksek sahna oldu. Bu sahna yedibin senelik, en aşağı, bir Türk beşiğidir. Beşik tabiatın rüzgarları ile sallandı; beşiğin içindeki çocuk tabiatın yağmurları ile yıkandı. O çocuk tabiatın şimşeklerinden, yıldırımlarından, kasırgalarından evvela korkar gibi oldu; sonra onlara alıştı; onları tabiatın babası tanıdı, onların oğlu oldu. Bir gün o tabiat çocuğu tabiat oldu; şimşek, yıldırım, güneş oldu; Türk oldu. Türk budur. Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.”

MUSTAFA KEMAL ATATÜRK

İşte okullarda her sabah bu söyletilmelidir. Yoksa elli senelik Andımız’da ‘yasam’ yerine ‘ilkem’ dedirtmek, öğrencileri coplamak, sınavlara hile hurda karıştırmak, herkese kitap dağıtıyoruz derken özel okulları devlet okullarından ayrı tutmak değildir ‘Muasır medeniyet seviyesi’ne erişmek beyler bayanlar!