YÜRÜYEMİYORUM

Yürüyemiyorum. Ama o bunu hiç problem yapmadı. İlk tanıştığımız gün nazikçe elimi tuttu ve bana reverans yaptı. “Ben bir oyuncuyum ve siz de beni en önden seyretmeye gelmiş bir hayranımsınız.” dedi.  

Kız opera ve balede okuyor. Çok güzel. Sürekli arkadan topuz yaptığı sarıya kaçan kumral saçları var. Zarif. Elleri sıska parmakları uzun.  Ben kendimi onun yanında yontulmamış bir heykel gibi hissediyorum. Hiç hareket edemeyen. Onun sürekli şarkı söyleyen, uçuşan, zıplayan bir kelebek gibi ama daha uzun ömürlü bedeni bana hem huzur veriyor hem de müthiş bir pişmanlık duygusu. Keşke o gün o uçağa binmeseydim diyorum.  

Son dakika alınan bilet son dakika yetişilen uçak, kapılar kapanmadan en son binen yolcu ben. Bir şeyler kendine çekmiş olmalı beni. Bir felaket. Sonra arkamda onun sesini duyuyorum. Kendimden sıyrılıp onun karasularına dalıyorum. Daha güvenli. Biliyorum daha derin ama daha güvenli. Çünkü boğulsam da onun deniz misali yemyeşil gözlerinde gideceğim yerin cennet ya da cehennem olması umurumda değil. Sadece şu an. Çok da dindar biri değilim zaten. Ama şu ana tapıyorum. Ona tapıyorum.  

Baş başa kaldığımızda bana o ince parmaklı elleriyle çay yapıyor. Çok sıcak oldu diyorum içeri. Gayri ihtiyari söylüyorum. Aslında kötü bir niyetim yok. Ona dokunmak niyeti nasıl kötü olabilir ki? Onun gibi güzel bir varlığa? Yardım ediyor üstümdeki ceketi çıkarmama. Gömleğimin kollarını sıvıyorum. Yakamdan üç düğme açık. Bedenim yürüyemese de kollarım güçlü. Göğsümde tam erkekliğin belirtisi için olması gerektiği kadar kıl var. Yüzde on daha fazla olsa maymun olabilirmişim. Benim tespitim değil. Bir seferinde bir kız söylemişti.  

Yoo, çapkın biri değilim. Aslında ben konuşkan bile değilim. Tüm konuşmayı o yapıyor. Cıvıl cıvıl. Bahardaki sevimli kuş şakımaları gibi. Çayımız bitince şarap içsek mi ki diyor. Kilitleniyorum. Böyle güzel bir kadınla içilen kırmızı şarap benim gibi bir eziğin motorunun su kaynatmasına sebep olmasın?  

Şaraptan bir bardak içince yüzüm kızarıyor benim. O ise şişeyi dikerken kafasına dans ediyor kendi kendine. Fonda What a wonderful world çalıyor. Hayatımın en güzel günü. O bir sanatçı ve ben onu en önden seyretmeye gelmiş bir hayranıyım. Sonra sahne büyüyor. Beni de dahil ediyor oyununa. Sahneye daveti eliyle gömleğimi omuzlarımdan sıyırışı, tırnaklarıyla hafifçe göğsüme batırışı. Tüm bunlar benim gibi bir seyirci için çok fazla. Uzun kollu siyah bluzunu bir hamlede çıkardıktan sonra içinden çıkan siyah askılı atlet geniş dansçı omuzları ve incecik dantel gibi kollarında asma köprü gibi duruyor.  

Omzunda bir kuş dövmesi. Bir kolundan yakalayıp dövmenin olduğu yerden öpüyorum. Yaklaşınca bana kokumu içine çekiyor. Sonra bir adım geri. Bacaklarına yapışık duran buz mavisi  skinny kotunu çıkarıyor bir adım daha geri atarak. Nefesimin kesildiği an. Dünyada hiçbir seyirci benim kadar güzel bir şey izleyemeyecek. O anı ben yaşadım. Bu ilk bana ait.  

Minik siyah şort şeklindeki iç çamaşırı, siyah askılı atleti ile karşımda kalem gibi dans eden bir kız. Bir el hareketi ile saçlarındaki tokayı çıkarıyor. Topuzundaki saçlar, bir şelale gibi kafasının arkasında çağlayarak omuzlarına dökülen su samuru kuyruğu gibi yumuşacık. Henüz dokunmadım ama biliyorum yumuşacık olduklarını.  

Fondaki müzik değişiyor. Hareketleri de o derecede. Bir rock şarkısı çalıyor: Smooth. Santana. Gitar her ‘riff’ yaptığında o da vücudunun devinimlerini hızlandırıyor. Gözlerinin içine bakınca sakinleştirici yeşil orman alev alev yanıyor. Dönüyor dönüyor dönüyor ve arkasını dönüp gelip kucağıma oturuyor.  

Başım dönüyor dönüyor dönüyor. Vücuduma ayak parmak uçlarımdan saç tellerime kadar bir sıcaklık yayılıyor. Burnumun dibinde hissediyorum yumuşacık kadınsı kokulu saçlarını. Kucağımda yerinde duramadan kıvrılan bir yılan. Yere devrilmemiz an meselesi. Devrildiğimizde kaşık pozisyonunda yatıyoruz. Bir eksilerek ikiyi tamamlamanın güzelliği. Ellerimle kalçalarından tutup bedenini kendime çekiyorum. Yüzünü bana dönüyor.  

Buz dolu bir denizde dans ederek yüzen yunus balıkları geliyor gözümün önüne. Konuşmadan dokunarak aldığım mesajları beynim zevke dönüştürmeye çabalıyor. Ama hissedebildiğim tek şey acı. Acının zevke yakın olduğunu bilirdim. Ama bu kadar yakın olduğunu değil. O soğuk iklimden yangın yerine geçiyoruz. Bedenim kilitlenmiş. Şimdi hissettiklerim için akan şükür gözyaşlarım onun saçlarında kurusun.  

Teşekkür etmek için ağzımı açıyorum. Sesim çıkmıyor. Gözlerimi açıyorum. Yapayalnızım. Beyaz bir mavilikteyim. Soğuk. Bedenimden akan kırmızı bir halının ortasında yatıyorum. 

*** 

10 saat önce havalimanında: 

Önce sesini duydum. Sonra saçlarını gördüm. En son yüzünü. Bir fidanın baharda minik yapraklarını göğe sunması gibi taze sesi kulaklarımda, serçe gibi seke seke giderken yürüyüşünün ardından bakakaldım. Uçağın kalkmasına daha iki saat vardı. Kendime oyalanacak bir şeyler bulmalıydım. Bulabildim de. Ama o kadar dalmışım ki uçağa son anda bindiğimde tek boş olan koltuğun yani benim koltuğumun onun yanındaki koltuk olduğunu gördüm. Uzun kollu siyah bluzu ve buz mavisi skinny kotun içindeki zarif bedeni nerede olsa tanırdım. Kocaman yeşil gözleriyle bana gülümsüyor. Utana sıkıla dizlerinin önünden kayıp yanındaki koltuğa oturuyorum. 

Tanışma anında “Ben opera ve bale öğrencisiyim.” diyor elimi nazikçe sıkarken. Dans etmeyi şarkı söylemekten daha çok seviyormuş öyle diyor. Ben de severim diyorum dans edebilen insanları. Ama içimden. Severim. 

Hostesin çay ve kahve ikramından sonra “Şarap içsek mi?” diye soruyor. Bana mı soruyor diye emin olmak için sağa sola bakıyorum. Kilitleniyorum. Böyle güzel bir kadınla içilen kırmızı şarap benim gibi bir eziğin motorunun su kaynatmasına sebep olmasın? 

Kulaklığını takıyor sonra. O kadar yakın oturuyoruz ki duyuyorum. What a wonderful world çalıyor. Hayatımın en güzel günü. Sonra sarsılıyoruz. Bir gümbürtü. “Kuşlar kuşlar!” diye çığlık atıyor kadınlar. Kadınlar ve erkekler. Daha büyük bir gümbürtü. Sonrası sessizlik. Dalmışım. 

*** 

48 saat sonra hastanede: 

Hastane koridorunda akşam haberlerini sunan spikerin sesi yankılanıyordu.  

“Ve şimdi haberler. Dün düşen uçağın enkaz alanında yapılan arama kurtarma çalışmaları sonucu bütün yolculara erişilememişti. Bugün genişletilen arama alanı sonucu uçağa son dakikada binen bir erkek yolcuya da ulaşıldığını bildirdiler sayın seyirciler…” 

Nöbetçi doktor kat hemşiresi ile beraber hastanın durumunu öğrenmek için odasına geldi. Kafasının tamamının saçları kazınmış ve bir yarısı sargılar içinde olan genç kadın hasta doktoru görünce gülümsemeye çalıştı. Yeşil gözlerinin feri sönmüş, göz altlarında kocaman morluklar oluşmuştu.  

“Benim… benim… uçakta benim… yanımda oturan kişiyi bulmuşlar sanırım… durumu nasıl doktor bey? İsmi… ismi neydi… hatırlayamadım ama ben…” 

“İsmini öğrenip bildirelim size. Şimdilik kendinizi yormayın siz.” diye cevapladı hemşire. 

Kapıdan çıkarlarken “Hemşire Hanım, kimden bahsediyor bu kadın hasta?” diye sordu doktor. “En son getirilen erkek hastadan bahsediyor Doktor Bey.” diye cevapladı hemşire. “Hani uçağın beş yüz metre uzağında soğuktan donmak üzereyken bulunan, kazada bir bacağı kopmuş olan diğer bacağı da gangren olduğu için ampute edilen adam var ya. Ondan.” 

*** 

Kazadan 144 gün sonra: 

Yürüyemiyorum. Ama o bunu hiç problem yapmayacak… 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s