Previously on Tilda ve diğerleri: 

Dedektifimiz Tilda Ahırkapı’nın  can düşmanı 8 Oktan Necla, dedektiflik bürosunun bulunduğu Hamiyet Yüceses sokaktaki apartmanlara patlayıcı yerleştirdi. Tilda gelip kendisine teslim olmazsa bu mahallede yaşayan sivillerle beraber evleri de patlatmakla tehdit etti. Sonra sivillerin boşaltılmasına razı oldu çünkü onun tek derdi, ismi gibi kendi de belalı bir kadın olan annesi Çakarlı Nuriye’nin ölümünden sorumlu tuttuğu Tilda’yı yakalayıp ona kendince bir ceza çektirmekti. 

İşler tam çıkmaza girdiği anda ansızın ortaya çıkarak mahalleyi kurtaran Fatman ve Robin akıllıca planlanmış bir tezgahla 8 Oktan Necla’nın Düsseldorf’ta tutuklanmasını sağladılar. Fakat Fatman’ın bu hizmeti için koştuğu tek bir şartı vardı: o da Tilda’nın dedektifliği tamamen bırakmasıydı 

Anlaşıldı ki Fatman ve Robin ülkelerarası çalışan gizli ve özel bir ekip idi. Fatman grubun beyni, Robin ise gücünü kimi zaman seksapelinden kimi zaman da kas ve bacak kuvvetinden alarak ikilinin saha operasyonlarını yürüten vitrini idi. Asıl adı Fatma Fidan olan Fatman kendi sözcükleriyle kendini şöyle anlatıyordu: 

“Ne kadar Amerikan aşığısınız yahu! Fetmen ne? Fatman benim. Fatman yani senin Fatma’n manasında. İsmim Fatma Fidan. Son sevgilim, Fatman diye imzaladığım mektubumun ortasına bir kurşun sarıp göndermişti. Beni sevmiyormuşmuş da beni bırakmışmış da! Hem benim paramla yesin, içsin, sıçsın hem de benden çaldığı arabayla el alemin kızlarını eğlendirsin! Güya ‘Bana asılmaya devam edersen, seni öldürürüm!’ demek istemişti zavallı serseri! Şimdi alnında o kurşunla Zincirlikuyu mezarlığında yatıyor kendisi. Ama keyfi yerinde, vergi borcu falan yok en azından. Ahahahahah! O gün bugündür kimseyle sevgili de olmadım, aşk mektubu da yazmadım. Ama dizilerin final sahnelerini severim. Çünkü acıklıdırlar.” 

Fatman’ın bu seferki hedefi 8 Oktan Necla’ydı ama ona bu emri veren dark web insanları, Necla gibi Avrupa’da pek çok ülkede kirli işler ağı olan maddi manevi güçlü bir suçluyu alaşağı ederlerken, Tilda gibi suçla mücadelede asla satın alınamayan bir dedektifi de tarihin sahnesinden silmeyi amaçlayarak bir taşla iki kuş vuracaklardı. Elbette bu hizmetlerine karşılık Fatman’ın dark web’dekilere olan yüklü kumar borcu da silinecekti. Böylece Fatman bu sefer elindeki kartları doğru zamanda oynadığında Tilda için çok sevdiği dedektiflik mesleğine veda etmekten başka çare kalmamıştı. 

Suadiye Hamiyet Yüceses sokağın köşesindeki dedektiflik bürosunda: 

“Ne yani Fatman & Robin diye DC evreninden çalıntı isimli kıçı kırık iki suçlu senden bunu yapmanı istedi diye bunca yıllık dedektiflik kariyerine son mu vereceksin Tilda?” 

“Hayır Tijen Hanımcığım. O iki kıçı kırık, senin ve benim yapamadığımı yapıp tüm mahalle sakinlerinin hayatını kurtardıkları için… Ve o patlayıcıları koyan zırdeli kadın 8 Oktan Necla’yı tutuklatmayı başardıkları için… Ve sonunda bize rahat bir nefes aldırdıkları için son vereceğim bu işlere. Sen, Mehmet, Komiser Okan, Siber Can, Basti, kendim ve bütün mahalle! Dedektiflik yapacağım diye daha kaç kişinin hayatını tehlikeye atmamı istiyorsun?” 

Tijen Hanım, Tilda’nın dedektiflikten ayrılma kararını protesto ile karşılamıştı. Bu konuda ortada buluşmalarına imkân yoktu. Bunca maceradır başlarına gelmeyen kalmamış, nice badireler atlatmışlardı ve hiçbir seferinde ümitsizliğe kapılmamışlardı. Tijen Hanım’a göre başlarından geçen bu olaylar sadece macera olmaktan öte bir şeydi, bir yaşam biçimiydi. Kimi zaman eli silahlı teröristlerle çarpışmış kimi zaman bambaşka ülkelerde dilini veya dinini bile asla kavrayamadıkları insanlarla beraber kendi hayatlarını hiçe sayarak talihsiz insanların hayatına adalet getirebilmek için uğraşmışlardı. Bütün bunları kimin için çalıştığı bile belli olmayan bir internet teröristi pis pis sırıtarak “Sen artık dedektiflik yapmayacaksın!” dedi diye bitirdiği için Tilda’yı affedemiyordu. Onun bildiği Tilda bu Fatman lakaplı kadına da başkaldırmalı, “Sen kim oluyorsun da benim faaliyetlerime son verebiliyorsun alçak!” repliği eşliğinde Fatman’ı yakalayabilmek için araştırmaya koyulmalıydı. 

Ne yaparsa yapsın Tilda’ya sesini duyuramayan Tijen Hanım, dedektiflik bürosunun tabelaları indirilirken, büronun üst katındaki evini de boşaltarak çekip gitti.  

Tilda, Tijen Hanım’ın tüm bu serzenişlerine hak vermiyor değildi. Ama 8 Oktan Necla sadece Tilda’yı değil kocaman bir mahalleyi hedef almıştı. Güya “Benim işim sivillerle değil, ben sadece Tilda’dan intikam almanın peşindeyim.” demişti ama elindeki detonatörün bir tıkı ile değil Hamiyet Yüceses sokağı, koca Suadiye’yi patlatırken gözünü kırpmayacak bir manyak olduğunu herkes biliyordu. 

Genç kadın dedektif artık bu kaçmaca-kovalamacadan çok yorulmuştu. Yakınlarının onun safında yer alırken ne kadar zarar görebileceğinin farkına varmıştı. Komiser Okan polislikten açığa alınmıştı. Sonra göreve iadesi yapılmıştı ama o umursamasa da Tilda, en yakın polis arkadaşının mesleğine çalınan bu karayı kendi yüzünde hissetmişti.   

Tüm bunların yüzünden Fatman’ın “Sen artık dedektiflik yapmayacaksın!” emri, belki de içten içe vermek istediği ama verirken, ta en başından beri ona yol arkadaşlığı eden dostlarını yüz üstü bırakmak istememesiyle çakışan kararını almasına sebep oluyordu. Kendisi bırakmak istemiyordu ama bir güç onu zorluyordu. Belki de bu Tilda ve diğerleri için en iyisiydi. 

*** 

Öte yandan Komiser Okan, Tilda’ya evlilik teklif etmek için aylardır beklemedeydi. Sürekli kelle koltukta heyecan içinde oradan oraya koştururlarken Tilda’nın böyle bir teklife sıcak bakmayacağını biliyordu. Bir de arada ortaya çıkan eski kocalar ve kadına platonik manada âşık olduğunu her halinden anladığı yardımcısı Mehmet’i de üzmek istemiyordu. 

Fakat Mehmet, Dedektif Dergi’de Tilda ve diğerleri için düzenlenecek olan veda yemeğinden sonra töre gazabından kaçarak Almanya’ya sığınan kız kardeşlerinin yanına gitmek istediğini söyleyince içi ferahladı. “Belki de ben yanlış anlamışım.” diye düşündü içinden. Şimdi sadece Tilda’nın sakince düşünebildiği bir eşref saatini bulup ona evlenme teklif etmesi kalmıştı. Tilda gibi deli dolu bir kadına, hayır cevabını da göze alarak evlenme teklif etmek mi? Komiser Okan muhtemelen delirmiş olmalıydı! 

Tilda ise hiçbir zaman Komiser Okan’a bu manada tam bir yeşil ışık yakmamıştı. Ama Komiser, hayatını bu kadının savrulan saçlarının kokusu olmadan sürdürmek istemiyordu. Ya onunla yaşayacaktı ya da bu diyarlardan çekip gidecekti. Aynı gökyüzünün altında ama ayrı ayrı yerlerde soluk aldıklarını bile bile aynı şehirde yaşamaya kalbi dayanmayacaktı. 

Tilda’nın şaşaalı evlenme tekliflerinden ne kadar nefret ettiğini bildiği için ne yapması gerektiğini günlerdir düşünüyordu. Dedektif Dergi’nin Tilda ve diğerleri için hazırladığı veda partisinin bu teklifi için iyi bir kamuflaj oluşturabileceğini düşündü.  

Dedektif Dergi’nin Babıâli Yokuşu’ndaki bürosunda: 

Tilda için 30 sayıdır aralıksız çalıştığı dergiden ayrılmak çok zordu. Dergide çalışan tüm yazarlar, Tilda, Basti, Mehmet, Komiser Okan ve Siber Can için bir veda partisi düzenlediler. Aralarında tek eksik olan Tijen Hanım’dı. Fakat telefonunu kapatmış, sosyal medya hesaplarını dondurmuştu. Tijen’e ulaşmak mümkün olmamıştı. 

Basti derginin içinde tanıdık yüzlerle adeta selamlaşarak gezerken Mehmet Basti ile karşılaştığı “İlan” isimli ilk bölümde başına gelenleri hatırladı. Mehmet’in internetten denk geldiği ilanda, bir süreliğine bir dedektiflik bürosuna bakmak üzere, araştırmacı, gözlem yeteneği yüksek, meraklı bir veterinerlik mezunu ya da öğrencisi arandığı yazılıydı. “Dedektiflik bürosuna aranan veterinerlik öğrencisi… bu ben olmalıyım…” diye düşünmüştü Mehmet. Sonra da koşar adımlarla verilen adrese gitmişti. 

“Hey Allahım!” demişti Mehmet dedektiflik bürosunun kapı eşiğinde dikilirken. “Dedektifin kendisi yok, kedisi yapıyor herhalde mülakatı. Bana ne tombilik, nasıl çıktıysan in oradan!” diyerek eşikten adımını attığı anda kedi, daha ciğerden bir “Miyaaaaaaaaavvv!” çekmişti. O andan itibaren Basti’nin Tilda ve diğerleri hikayelerine damgasını vuracağı belli olmuştu. 

İngiltere Başbakanı’nın resmi konutu Downing caddesi 10 numara, Londra’da: 

Haiti’den dönerlerken İngiltere’de başlarını belaya sokan Mehmet ve Komiser Okan’a yardım etmek içim Londra’da soluğu alan Tijen Hanım da Basti’yle yolculuk etmeye kalkınca olanlar olmuştu. “Onu anladım da 25 yıllık kadim dostumla, 15 yıllık kedim, İngiltere Başbakanlığı resmi konutunda ne yapıyordunuz Allah aşkına?” diye kükremişti Tilda. İngiltere başbakanı ile bir beş çayı içene kadar başlarına gelmedik kalmamıştı ama Basti Tilda ve arkadaşlarının olağanüstü diplomasi yetenekleriyle her şeyin tatlıya bağlamalarını sessizce seyretmişti. 

Hamile kadınları öldüren bir katili ararlarken gittikleri Haiti’nin başkenti Port-auPrince’de: 

“Demek katil zanlısını nerelerde arayacağımızı biliyoruz,” dedi Komiser Okan. “Evet ama bir Türk, bir Kürt, bir Ermeni, bir Katolik ve Vudu’ya inanan Haitili, fıkra gibiyiz. Kendimizi açık etmeden nerede ne arayabiliriz ki?” diye sordu Tilda. 

İngiliz ajan Shula Cohen ile çok kıymetli bir sandığı ararlarken Monte Carlo’da: 

“Şabaniye gibi yürümezsen daha az dikkat çekeriz,” diye sinirlendi Tilda. Beraberindeki gizli ajan arkadaşı Shula Cohen’e. “Türkçe öğrenebiliyor olmam bir gecede tüm kültürünüze hâkim olmamı sağlamadı ama neyse ki Şabaniye’yi biliyorum. Genelde topuksuz ayakkabı giyen biri olarak bu 17 pont’luk ayakkabılarla koşarak yürümemi bekleme benden!” diye cevapladı Shula. 

Tilda’nın öğrencilik yıllarında Ankirock Festivali’nde tanıştığı Norveçli dedektif Harry Hole ile Ankara’da: 

“Boy o kadar önemli mi senin için?” diye güldü yakışıklı dedektif Harry Hole. 

“Bir adamla topuklu ayakkabı giymişken yan yana duracaksam yanımda tuzluk kadar görünsün istemem,” diyerek gözlerini devirdi Tilda. “Hele ki erkek boy ortalamasının bile üzerinde boyu olan bir kadınsan işin zor!” “Demek beni, yanımda topukluyla bir kilise koridorunda yürümeyi hayal edecek kadar beğendin!” diye sırıttı Harry. Tilda, Harry’nin midesine okkalı bir yumruk indirirken, adamın üzerinden adeta ezip geçerek sağ yanından sol yanına kaydı. “Gelinlik filan hayal etmedim bay ukala! Ama bunu hayal etmiştim mesela!” diyerek çıplak bedeniyle tekrar adamın hiç gün yüzü görmemiş gibi bembeyaz bedeninin üzerine uzanarak onu öpmeye başladı. 

Nasreddin Hoca’nın on dördüncü göbekten torununun sular altında kalmış mirasını ararlarken Karabük / Eflani’de: 

“Hadi yürüyün Karabük- Eflani’ye gidiyoruz” dedi Mehmet Tilda ve Tijen Hanım’ın şaşkın bakışları altında. “Karabük mü? Zonguldak mı yani?” diye sordu Tijen Hanım. “Hayır yahu, Kastamonu’ya bağlı orası!” dedi Tilda her zamanki çokbilmiş edasıyla. “Tilda, Tijen Hanım acele ediniz, coğrafya dersini yolda alacaksınız” dedi Mehmet, Sabiha Gökçen Havaalanı’ndan kalkacak Kastamonu uçağı için 3 kişilik bilet alırken. 

Çakarlı Nuriye’nin pis işlerine paravan olsun diye işlettiği otelde, İstanbul / Aksaray’da: 

Her türlü yasadışı beyaz kötülüğün ticaretini yapan Çakarlı Nuriye sözde duygusal olduğu bir anda Tilda’ya şöyle demişti: 

“Bilirim ayrılık koyar insana. Sevgilisinden ayrılan, karısından ayrılan, karısını beceremeyen, sevgilisini düzemeyen, karısı hamile olan, karısı çocuk doğuran, yeni yetmesi, sarhoşu, hırlısı hırsızı, kamyoncusu Tofaşçısı, tırcısı, BMW’lisi, dövmelisi, dövmesizi soluğu burada alır. Her birinden ayrılmak ayrı ayrı koyar insana. Çünkü on dakika sürer bizim sevmelerimiz. Eğer ayrılırken bahşişi bol tutarsa erkeğimiz ayrılık acısı macısı kalmaz. Niye öyle fal taşı gibi açtın ki gözlerini? Sen hangi dünyada yaşıyorsun güzel gacı? Fena parça da değilsin hani, yalnız biraz kilo alsan. Bu halinle süpürge sapı dürtüyor sanar üzerine çıkan adam!” 

Çakarlı Nuriye yakalandıktan sonra hırsını Tilda’dan almıştı: “Vay be! Demek seni hafife almışım be çırpı bacaklı gacı! Alacağın olsun. Ama içerde dışarda adamlarım var ha! Seni fazla yaşatmam bunu bilesin! Orospu olmayan orospu seni!” 

Kahraman Kedi BastiI. Uluslararası Özel Dedektifler Kongresi’ne davetsiz misafir olarak katıldığında, Hilton İstanbul Bosphorus / İstanbul’da: 

Tilda başıboş bir basket topu gibi oradan oraya zıplamakta olan Basti’yi yakalamaya çalışırken, Mehmet kedi alerjisi olan baygın kadını kucağına alarak döner kapıdan çıkardı. Böylece kilitlenmiş olan otele müşteri giriş-çıkışını ve Basti’yi de serbest bıraktı. Otelin önüne yanaşmış ve yolcularının tamamını indirmiş olan tur otobüsünden inen yaşları 8 ila 12 arasında değişen 42 İrlandalı izci çocuk, döner kapıdan kurtulup kapıdaki valeleri de atlatarak dışarı fırlayan Basti’yle karşı karşıya geldiler. En önde duran ve kedilerden aşırı korkan bir erkek çocuğunun çığlıklarına arkadaşları da çığlıkla karşılık verirlerken kaçacak yerleri olmayan 42 çocuğun hepsi henüz otobüsten indirilmiş olan bavullarının üzerine domino taşları misali yığıldılar. 

Woodstock 50. yıl etkinlikleri için gittikleri Woodstock / New York’ta: 

Tilda Mehmet’e şunları söylemişti. “Artık Ne olursan ol gel söylemi yerine Ben Mevlâna değilim adam ol da gel yazıyor gençler duvarlara. Mevlana’nın bu sözünün hoş görünün doruk noktası olduğunu idrak edecek kadar da zekiler ama hoşgörüsüz olmayı tercih ediyorlar. Mesele tercihse biz yetişkinlerin diyecek hiçbir sözü kalmıyor. Cesur yeni dünya sürekli dokunmatik bir ekrandan onu ya da bunu tercih etmemizi istemiyor mu zaten bizden?” 

Kahraman Kedi Basti ve kedi/köpek arkadaşları 8 Oktan Necla tarafından kaçırılıp soğuk bir depoya konduklarında, Silivri / İstanbul’da: 

O bağıran kişi muhtemelen patronlarıydı. Çünkü o ve adamları gittikten sonra üç adamı korku içinde kendi aralarında konuşurlarken duydum. Oktan Necla gibi bir şey dediler, buraya kadar geldiğine göre dediler, bu hayvanlardan biri çok önemli olmalıymış dediler. Fidye mi istenecekmiş ne? Hiç üzerime alınmadım. Kim n’apsın dedim benim gibi siyah-beyaz şişko bir kediyi? Hem oktan kelimesi, benim üzerinde uyuduğum ansiklopedilerden bildiğim kadarıyla formülü C8H18 olan sekiz karbonlu bir bileşik. Kadınla ne alakası olabilir ki? Belki de boktan Necla demişlerdir de bu yaşlıcık kulaklarım beni yanıltmıştır. 

Ve tarihte ilk post-credits sahnesi olan polisiye hikâye şöyle devam etmişti: 

(Post-credits scene / Kapanış sonrası sahne) Karanlık, soğuk ve nemli bir depo, Silivri, İstanbul’da: 

Vay vay vay! Kedisi de kendisi kadar akıllı demek! Fakat ne yazık ki baltayı taşa vurdun bu sefer şişko kedi! Atın şunları geri içeri!” 

“Arkadaşlar dinlemeyin bacak aralarından sıvışalım!” diye arkamdaki köpekleri cesaretlendirdiğim anda, yerlere kadar uzanan beyaz mink kürkünün içinden gürleyen kara kuru cılız kadının arkasında tekerlekli sandalyede baygın halde getirilen kadını burnum salisesinde tanıdı: Tilda! Canım sahibem baygındı ve elleri bağlı olarak bu kötü insanların ellerine tutsak düşmüştü. 

“Ben kalıyorum arkadaşlar. Sahibemi de kaçırmışlar!” 

“Ne demek yani! Seni sokaklardan alıp evlat edinen kadın mı bu ellerinde tutsak olan?” diye hırladı Katya. Daha ben cevabımı vermeden tüm köpek arkadaşların ağzından aynı havlama döküldü: 

“BİZ DE KALIYORUZ!!!” 

80’li yıllarda Almanya’da büyümüş 8 Oktan Necla’nın hayat hikayesi anlatılırken, Düsseldorf / Batı Almanya’da: 

Alman adıyla Angela, öz annesinin verdiği isimle Necla büyürken o her sene gelip 2 güncük kalıp giden bu kadında bir iş olduğunu anlamakta gecikmedi. Annesi kadar hatta annesinden daha zekiydi çünkü. Eve gelen sözde akrabaların ve komşuların fısıltılarının da Nuriye’nin gerçek annesi olduğunu anlamasında payı büyüktü. 11 yaşında kendine bakan Alman çiftin evini terk etti. 14 yaşına kadar sokaklarda bir kız çocuğunun başına gelebilecek her türlü melaneti tecrübe etti. 15 yaşında bulunduğu semtin tüm torbacıları ondan soruluyordu. Kimi zaman erkek kimi zaman kadın kılığında gezdiği için gerçek kimliği ve cinsiyeti polis tarafından asla tespit edilemedi. 

Arabuluculuk yetenekleri ile Çinlileri Singapurlulara, Singapurluları Kolombiyalılara, Kolombiyalıları da Ruslara bağladı. 20 yaşına geldiğinde ‘8 Oktan’ lakabıyla Hollanda, Danimarka, Belçika, Almanya, İngiltere, İtalya, İspanya ve Portekiz’de İnterpol tarafından arananlar listesinde hızla üst sıralara yükselmişti. 21 yaşında sahte kimlik ve erkek kılığında İstanbul’a gelip annesini buldu. Aralarında hiçbir duygusal an yaşanmadı. ‘Sadece getirdiğim 1 milyon markı gömecek iyi bir yer bulmak için uğradım.’ dedi annesine. 8 rakamı arandığı ülke sayısı için isminin önüne katılmış olabilirdi ama ağızdan ağıza dolanan bir rivayete göre alkol krizine girdiği bir dağ evinde içecek hiçbir şey bulamayınca arabanın benzin deposundan 8 litre benzin çekip içmiş, hastanelik olmuş ama ertesi gün yoğun bakım ünitesinden çıplak ayaklarla kaçmıştı. 

Tilda, 8 Oktan Necla tarafından en büyük piramidin zirvesine zincirlendiğinde, Kahire, Mısır’da: 

“Kapa çeneni pis dedektif bozuntusu! Orospu olmayan orospu derken annem az bile demiş sana! Şansı yaver gitmiş bir kevaşesin altı üstü! Burası İstanbul değil senin borun ötmez burada! Nerede o her seferinde seni kurtaran polis arkadaşın Komiser Okan? Komada mı! Ah yazık! Emniyet binasındaki patlamada mı yaralandı yoksa! Hahahaha! Erkeklere fazla güvenmeyeceksin Tilda! Bazı erkekler Ferrari gibidir bilir misin? İşte o erkeklerle Monte Carlo’nun kumarhane girişlerinde valelere sükse yaparsın. Berlin’in kapısında kuyrukta beklenen girmesi neredeyse imkânsız gece kulüplerinde kapıdaki kel ve gözlüklü korumaya takılmadan giriş yaparsın. Kışın Paris’in dondurucu soğuğunda kafe-latte içerken koluna takar, anşante diyerek Fransızca konuşursun. Kendine öyle sağlam bir erkek bulamazsan, yaban ellerde eli kelepçeli kalırsın böyle!’ 

“Benim de sana iki çift lafım olacak Necla! Bilir misin, bazı erkekler Doğan SLX gibidir adı havalı ama içi tıs. Önüne dik bir yokuş geldi mi ikinci vitesten birinciye takmazsan yığılır kalırsın. Benzin desen harcadığının haddi hesabı yok, gittiğin yol desen bir arpa boyu. Tıpkı senin C4 patlayıcılarını satan adamlar gibi. Önemli olan kime güveneceğini bilmektir Necla. Bak Komiser Okan’a. Ben ona ve Türk polisine güvendim. Sen ilah da adalet de benim dedin ama yarı yolda kaldın Necla! Bir zamanlar altın içinde yüzmüş olan bu şehrin altını üstüne getireyim istedin ama altından kalkamadın Necla! 

Suadiye Hamiyet Yüceses sokaktaki dedektiflik bürosunda Tilda karantinadan ölümüne sıkıldığında, İstanbul’da: 

Tilda: Sosyal medya hesaplarımı ve sosyal olmayan diğer her şeyi dondurdum Tijen Hanımcığım. İnsanlarla yapmacık olarak görüşeceğime hiç görüşmeyeyim dedim. 

Tijen Hanım: İyi yapmışsın hoş yapmışsın da senden haber alamayınca seni merak edecek sevdiklerini hiç mi düşünmedin ayol? 

Tilda: Bilmiyorum. Artık düşünmeyi bıraktım sanırım. Bak sıkıntıdan internette gezinirken ne buldum? 

Tijen Hanım: Ne buldun kuzum? 

Tilda: Dedektif Dergi diye bir sayfa buldum. Güzel hikayeler var içinde. Neden bunca zamandır görmemişim hayret. Bir kadın üşenmemiş bizim dedektiflik maceralarımızı yazmış. Bak. Adı da Tilda ve Diğerleri. Nereden öğrendi ki bizim nerelere gidip hangi olayları araştırdığımızı? Demek içimizde bir köstebek var! 

Tijen Hanım: Köstebek diyebilir miyiz bilmem ama fena mı işte? Reklam yaptırsan dünya para isterlerdi. Şimdi herkes seni tanıyor şekerim. Türkiye’nin ilk Ermeni kadın dedektifi olarak! 

Hintli dedektif Vish Puri ile Türkiye’ye döndükten sonra bir kafede çaylarını yudumlarlarken, Piyer Loti / İstanbul’da: 

O sırada garsonlardan biri daha çömez olduğu belli olan diğerine “Acele et lan karı gibi oran buran oynamasın!” diye bağırdı. 

Vish Puri’nin sözü kesilince tadı kaçtı. Adamın patavatsızlığına ve ettiği aşağılayıcı lafa Tilda da sinirlendi. 

Tilda “Erkek egemen dil bu işte! Karı gibi oran buran oynamasın, der. Bu işte bir ibnelik var, der. Allah kahretsin ki der de der!” 

Tijen Hanım da dayanamadı. “Ama asıl oraları buraları oynayanlar erkeklerdir maalesef!” 

Vish Puri hanımların tepkilerini anlayışla karşıladı ve her zamanki olgun tavrı ile cevap verdi. 

“Tam olarak öyle de diyemeyiz. Dünyanın neredeyse tüm toplumlarında finansal ve tabii ki fiziksel güç erkeklerin elinde bulunuyor. Ve istisnasız her dinde erkek olmanın erdemli düzgün insan olmak, kadın veya LGBTİ olmanın da eziklik, zayıflık, zavallılık, eğrilik büğrülük olduğunu kabul eden inanış ve söylemler var. Tıpkı her dindar inanışlı kimsenin otomatik olarak ahlaklı olmasının ve her dinden uzak kişinin ahlaksız olmasının kabul gördüğü toplumların var olduğu gibi. Tıpkı her Müslümanın bu dinin yasakladığı zararlı maddelerden kendini azade ettiğine inanmak gibi bir şey bu. Oysa yasalar karşısında din ve ırk veya cinsel tercih açısından tüm insanlar eşittir. Çünkü yasalarda öyle yazar, uygulamada farklı da olsa öyle olmaları beklenir. Biz insanlar mükemmel olmasak da her insana bu bakış açısıyla bakmaya çalışmalıyız. En azından denemeliyiz. Bir kadına orospu diye küfredebilirsiniz mesela ama orospuluğun bile bir raconu vardır.” 

Fatman’ın Tilda ve diğerlerini hapsettiği yıkık bir binanın çatı katında, Dolapdere / İstanbul’da: 

“Haydut diyerek kalbimi kırdınız Vish Puriciğim. Ben konutuma gelen konuklarımın nasıl bir kişi ile pazarlığa oturacaklarını bilmeleri için her şeyi en üst kalitede tutmayı yeğlerim. Tom Hardy kadar yakışıklı bir erkek sizi Simit Sarayı’nda karton bardakta çaylar eşliğinde simit yemeye davet etse, onu bir daha görmek istemezsiniz. Ama Christian Bale’in zayıf hali çirkinliğinde bir erkek sizi Ferrari’si ile alıp Sortie’deki özel locasına götürüp Swarovski bardaklarda su bile ikram etse dibiniz düşer. O çirkin adamın kolundaki 100.000 avroluk Rolex’e dokunabilmek için can atarsınız. Prestij sadece bir film adı değildir. Prestij böyle bir şeydir Tildacığım. Ama prestijli olabilmek için bok gibi paran olması yetmez. O bok gibi parayı neye ve ne zaman harcayacağını çok iyi bilmen lazım. O yüzden sadece çok parası olanlar ancak İbrahim Tatlıses seviyesinde kalırlar bizim memlekette. Bir Leonard Cohen seviyesine gelebilmek herkese nasip olmaz! Ahahahahah!” 

Dedektif Dergi’nin Babıâli Yokuşu’ndaki bürosunda: 

Tilda, hikayelerinin yazarı olan Tuğba Turan’la vedalaşmaya sıra gelince hıçkırarak ağlamaya başladı ve derginin terasına çıktı. Genel Yayın Yönetmeni Gencoy Sümer ve yardımcısı Turgut Şişman Tilda’nın peşinden gittiler. 

“Böyle zorunlu bir ayrılık yaşamasak daha iyiydi ama ayrılıklar da sevdaya dahil. Çünkü ayrılanlar hala sevgili…” dedi Turgut Şişman. 

“Bir gün dönecek olursan kapımız sana hep açık…” dedi Gencoy Sümer. 

Tilda göz yaşlarını sildi. “Koltuğundan asla kalkmak istemeyen bir muhalefet partisi lideri gibi hep aynı yerimde sayarsam ben de ayıp etmiş olmaz mıyım Gencoy Beyciğim? Bizler gitmeliyiz ki gelecektekiler için yer açılsın her yerde.” 

*** 

Herkesin masasına birer demet gül, Funda Menekşe’nin masasına bir saksı mor menekşe bırakan Tilda, Basti’yi kucağına aldı. Komiser Okan’ın koluna girdi ve ardına bakmadan derginin bürosundan çıktı. 

Dedektif Dergi yazarları yolcu ettikleri kahramanların arkasından su döküp işlerine koyulmuşlardı ki tam tepelerinden gelen bir helikopter sesi ile pencerelere üşüştüler. Gördükleri manzara karşısında herkesin dili tutuldu. Basti helikopterin gürültüsünden korkup Tilda’nın kucağından fırlayarak gerisin geriye Dedektif Dergi’nin ofisine girip Tuğba Turan’ın masasının altına saklandı. 

Binanın üzerinde yalpalamakta olan kapısı açık bir helikopterden sarkan komando giysili Tijen Hanım aşağıdan aval aval bakan ekibine bağırıyordu: 

“Üçünüz de benimle geliyorsunuz. Yapacak işlerimiz var. Dedektiflik yapamayacaksın diye evlenip evimin kadını oldum ayaklarına yatabileceğini sanıyorsan beni tanımıyorsun demektir!” 

Tilda şaşkınlıktan ağzı bir karış açık bakakaldı: 

“Ne evlenmesi? Ne evimin kadınlığı? Bu helikopter kimin? Sen nereden çıktın Allah aşkına Tijen Hanımcığım? 

Komiser Okan Tijen Hanım’ın fırlattığı ip merdiveni tek eliyle yakalarken Tilda’yı cevapladı: 

“Bundan bahsediyor sanırım!” diyerek öteki eliyle açtığı minik siyah kutudaki yüzüğü gösterdi. 

Tilda haftalardır ulaşamadığı en yakın arkadaşı Tijen Hanım’ın helikopterle kendisini almaya gelmesine mi şaşırsın, tam o helikopterden atılan bir ip merdivenden tırmanmak üzereyken kendine evlenme teklif eden Komiser Okan yüzünden şok mu geçirsin bilemedi. 

Merdivenden tırmanırken her ikisine de bağırdı. 

“Aşk olsun. Ben ne güzel emekli olacak, bahçeli bir eve taşınıp köpek filan alıp göbek yapacaktım. Biriniz helikopterden ip merdiven fırlatıyorsunuz, diğeriniz o ipten tırmanırken evlenme teklifi ediyorsunuz! İkinizden de kurtuluş yok mu yahu?” 

“Bu evet mi demek?” diye sordu Komiser Okan, genç kadının ince belinden kavramış, ip merdivenden tırmanmasına yardım ederken. 

“Hele şu ip merdivene sağ salim bir tırmanayım ne cevap vereceğime ondan sonra karar vereceğim!” diyerek komisere göz kırpan Tilda, binanın pencerelerinden olan biteni izlemekte olan Dedektif Dergi yazarlarına doğru bağırdı: 

“BASTİ’YE İYİ BAKIIIIIIN!” 

*** 

(Post-credits scene / Kapanış sonrası sahne) Dedektif Dergi’nin Babıâli Yokuşu’ndaki bürosunun girişinde: 

Helikopterin ip merdiveninden tırmanırken Tilda’nın ayaklarından fırlattığı 15 pont’luk topuklu siyah çizmeleri tam o sırada derginin bürosundan içeri girmekte olan gencin kafasına düştü. 

Üzerine üç beden büyük gelen siyah kot pantolonu ve eski püskü siyah deri ceketi üzerinden dökülen, pantolonu düşmesin diye beline sıkı bir kemer takıp, zaten kısacık olan simsiyah saçlarına siyah bir kasket geçirmiş, kadın mı erkek mi olduğu belli olmayan genç, yukarı bakıp kafasına düşen çizme için önce bir küfür savurdu. Sonra yanında mavi gözlü krem rengi tüylü bir köpek olduğu halde dergiden içeri girdi. Kapıdan girerken güvenliğin “Binaya evcil hayvanla giremezsiniz beyefendi!” uyarısına zerre kulak asmadan, üstelik bir de güvenlik görevlisine bir orta parmak işareti ile karşılık vererek derginin ofisine doğru yöneldi. Güvenlik, bu tekinsiz kişiyi durdurmak için hamle yaptığı anda Gencoy Bey bir el işareti ile görevliyi durdurdu.  

Turgut Şişman’ın, bürosundan içeri selamsız sabahsız giren deri montlu kişiye sorduğu şu soru ve aldığı cevap tüm dergiden duyuldu. 

“Hoş geldiniz.  CV’niz yanınızda mı acaba?” 

“Hoş bulduk. CV’m yok ama sivri bir dilim var. İşinize yarar mı acaba? 

*** 
Değişik görünümlü gençle kısa bir görüşmeden sonra ikna olan Turgut Şişman yazarlara dönüp “Bu genç arkadaşın hikayesini kim yazmak ister arkadaşlar?” diye bağırdı. Açtığı büro kapısından fırlayan mavi gözlü krem renkli köpek doğru Tuğba Turan’ın masasına koştu. Masanın altından ürkek adımlarla çıkan Basti köpekten korkmayarak ona sürtünmeye başladığında yazarın kediye fısıldayışını ise kimsecikler duymadı: “Basti, sanırım bu güzel bir arkadaşlığın başlangıcı...”* 

*I think this is the beginning of a beautiful friendship.” Casablanca (1942) filminde Rick Blaine’in (Hummphrey Bogart) son cümlesi.