Previously on Tilda ve diğerleri: 

Kaptan Barbaros Hayrettinoğlu komutasındaki genel yük gemisi HOANG PUONG, Tayland Körfezi’ni terk edip Singapur açıklarından dolanıp Hint Okyanusu’na açıldığı zaman gemiye binmelerinin üzerinden üç gün geçmişti. Dedektif Tilda nihayet ayıldı. 

Karşısında gördüğü ilk yüzün kime ait olduğunu algılayabilmesi bir-iki saniyesini aldı. 

“Barbaros Kaptan!” 

Boğazı susuzluktan tahriş olmuş Tilda, bunu bağırabildikten sonra öksürüğe boğuldu. 

“Sakin olun Tilda Hanım. Evet gözlerinize inanamadınız ama yine ben! İlk seferde yaptığım hataları size affettirmek isterim. Hem zaten 8 Oktan Necla’dan kaçarken Avrupa kıtasından benim yüzümden ayrılmadınız mı? Ve ben sizi Hindistan’da indirmeseydim bir şekilde Bangkok hapishanelerine düşmeyecektiniz muhtemelen. O yüzden hacker arkadaşınız Siber Can’dan gelen buralardan kaçabilmeniz için yardım isteyen mesaja hemen cevap verdim ve rotamı değiştirip sizi almaya geldim. Ne güzel değil mi?” 

Tilda öksürük krizini atlattı. Baş ucunda bekleyen ve dedektif kadının bu haline çok üzülmüş olan Hintli dedektif Vish Puri’nin elini tutarak gülümsemeye çalıştı. Bu “Merak etmeyin, Bangkok hapishanelerinde asılmadım veya açlık ve susuzluktan ölmedim…” demekti. “Henüz ölmedim ya! 8 Oktan Necla’nın başlattığı oyunda ona göstereceğim son bir kozum daha olmalı.” diye düşündükten sonra gemi doktorunun serumun içine kattığı antialerjik iğne sebebiyle huzursuz bir uykuya daha daldı. 

*** 

Suadiye Hamiyet Yüceses sokağın köşesindeki dedektiflik bürosu sahibi Tilda Ahırkapı ve arkadaşları, İstanbul’dan başladıkları kaçış yolculuklarının son durağı olan Bangkok’tan gemi ile ayrılmışlardı. Tilda, can düşmanı 8 Oktan Necla tarafından Bangkok Hilton ismiyle meşhur Bang Kwan Merkez Hapishanesi’nin kadınlar koğuşu binasında patlatılarak öldürülmesine ramak kala Komiser Okan ve hacker Siber Can tarafından sıra dışı bir planla kurtarılmıştı. Hiçbir teknolojinin erişemediği eski hapishane binasından Tilda’yı kurtarmak için çizgi-roman kahramanı Red Kit’teki kötü adamlar olan Dalton kardeşlerin taktiğini kullanmışlar ve duvarı yıkarak Tilda’yı kurtarmışlardı. 

Korkunun ecele faydası olmadığını anlayan Tilda çareyi Tijen Hanım, Komiser Okan, Siber Can, Adonis Kazım, Hintli dedektif Vish Puri, büronun siyah-beyaz erkek kedisi Basti, anne kedi ve iki yavrusu ile İstanbul’a dönmekte buldu. İnsanın en güvende olduğu kalesi evidir diyerek dedektiflik bürosunun haftalardır kilitli duran kapısından içeri girdi. 

*** 

Bu duruma en çok sevinen Vish Puri olmuştu. Yıllar önce bir kere ziyaret edebilme fırsatı bulduğu İstanbul’a yılladır gelmek isteyip işlerinin yoğunluğu yüzünden hep ertelemişti. Ama işte Türkiye’nin ilk Ermeni kadın dedektifi olan meslektaşı sayesinde şu anda İstanbul’daydı. Pandemi yüzünden İstanbul kazan Vish Puri kepçe gezemese de yıllar sonra geldiği şehri haddinden fazla betonlaşmış bulup üzülmüştü bile. 

“Hapishanenin o soğuk ve pis hücresinde yatarken aklınızdan kimler ve neler geçmişti Matmazel Tilda?” diye sordu Vish Puri. Tilda ve Tijen Hanım’la beraber Pierre Loti Tepesinden İstanbul’a bakarak çaylarını yudumluyorlardı.  

“Kimler geçmedi ki Sayın Vish Puri! Dumas’nın haksız yere hapis yatan kahramanı Monte Kristo Kontu geldi aklıma önce. Henri Charrière’in Şeytan Adası’ndan kaçışı geldi sonra.” dedi Tilda. 

“Charrière’in romanının da filmin de ismi olan Kelebek ne kadar anlamlıdır değil mi neredeyse bu bir ömür süren mahpusluk için?” diye ortaya sordu Tijen Hanım. 

“Sonra aklıma Sabahattin Ali’den Aldırma Gönül şiiri mi gelmedi, Steven Spielberg’in Güneş İmparatorluğu filmi mi gelmedi! Alkatraz’dan kaçışlar mı, Dannemora’dan kaçışlar mı gelmedi! Sonra One Night in Bangkok şarkısı takıldı aklıma 80’lerden. 80’lerin pop müziğine ilgi duyar mısınız Vish Puri?” 

Vish Puri kahkahalarla güldü. “Özgürlüğünüze kavuşunca freedom/özgürlük isimli şarkılar gelmedi mi aklınıza? Mesela rahmetli George Michael’ın daha Wham! grubu dağılmadan önce Çin’de verdiği konser için çekilen görüntülerden oluşmuş klibi vardır. Şarkının adı Freedom’dur. Sene 1985.” 

Tilda şaşkınlıkla sordu. “Hadi canım! Wham grubu Çin’de konser mi vermiş?” 

Tijen Hanım ise daha şaşkındı. “Siz de benim gibi sıkı bir George Michael hayranı mısınız yoksa Sayın Vish Puri?” 

“Madam Tijen şaşırmanıza şaşırdım. Bir Hindistan vatandaşı da dünya müziği ile yakından ilgilenemez mi? İsterseniz benim Wham! ve George Michael hayranlığımın hikayesini size en baştan anlatayım. Ama önce bu özel bardaktaki çaylardan birer tane daha ısmarlayalım. Nasıl deniyordu? Hah, ince belli bardakta tavşan kanı çay!” 

7 Nisan 1985 Worker’s Gymnasium konser salonu, Pekin, Çin: 

“20 yaşındayım. Pekin’de iş bulup çalışmaya giden kuzenimin yanına gitmiş idim. Gencim ve dünyadan bihaberim tabii ki o zamanlar. Hindistan’da iş bulmak zor. Çin’de de zor ama kuzenimin yeni kurulmuş bir çamaşır fabrikasında iş bulduğunu ve adamların daha fazla eleman alacağını bildiren mektubu elime geçince zor şartlarda da olsa Çin’e gitmeyi başardım. O kadar genciz ve o kadar fakiriz ki sormayın. İkimiz küçücük bir odada kalıyoruz. Daracık bir şiltemiz var yatak bile denemez belki. Allah’tan vardiyalı çalışıyoruz da bir birimiz uyuyoruz odada, bir diğerimiz. Elimize nereden geçti ise bir kaset geçti. O zamanlar Çin’de batılı her şeyin yasak olduğunu belirtmeme gerek yok sanırım. Böyle şeylerin hepsi karaborsadan bulunuyor ya da hiç bulunmuyor. Garantisi yok. Hadi kaset elimize geçti ama çalacak bir şeyimiz yok ki! Bir şekilde kuzenim Ajit, Sony marka bir walkman’le çıkageldi. Ama gözlerime inanamıyorum. O kadar teknolojik bir alet ki!  O zamana göre bir düşünün. Hem müzik dinleyebiliyorsunuz hem de o müziği dinleyerek her yere gidebiliyorsunuz! Dünyanın en müthiş buluşu dedik birbirimize sarılıp. Koyduk kaseti dinliyoruz. Kaset de neymiş? Wham! grubunun “Make It Big” albümü.  

Albümdeki şarkılardan örnek vereyim ki anlayın. Şöyle söyleyeyim, “Wake me up before you go go” ve “Careless Whisper” bu albümdedir. Şarkılar da ilişkiler gibidir Madam Tijen. İlk dinlemeden veya sevişmeden sonra bir daha dinlemek veya görmek isterseniz onu sevmişsinizdir. Yoksa sonsuza kadar ilişki/şarkı çöplüğündeki yerini almaya mahkumdurlar. 

Kendi ulusal müziğimiz ve Çin’in geleneksel müziğinden başka bir şey duymamış, radyodan başka bir şeyle büyümemiş, batı müziği ile karşılaşmamış iki gençten bahsediyorum sizlere. Biz o kaseti kaç kere dinledik bilemem. Bozulana kadar dinlemiştik oradan hesap edin. 

Sonra bir haber geldi ki o bizim dinlemelere doyamadığımız ama daha yüzlerini bile görmediğimiz iki kişilik bu Wham! isimli İngiliz grup Pekin’e konser vermeye gelecekmiş. Kimse inanmadı önce. Grubun menajeri on sekiz aydır Çinli yetkililer ile konsere izin almak için görüşme sürdürüyormuş dendi. Komünist Çin’de konser verecek ilk batılı grup olacaktı Wham. 

Sonra yavaş yavaş biletler filan satılmaya başlandı. 1,75 dolar tutarındaydı biletler hiç unutmam. Önce bir söylenti yayıldı dolarla alacaksınız biletleri diye. Doları nereden bulacağız komünist Çin’deyiz. Neyse sonra anlaşıldı dedikodular yalanmış. Gittik bilet aldık. Ve hayatımın en heyecanlı anlarını o konserde yaşadım diyebilirim.  

Hatta konser ve grubun Çin seyahatinin belgesel filmi bile çekilmiştir. Wham in China: Foreign Skies adındaki belgesel bir yıl sonra grubun kendi memleketinde yani Londra Wembley stadyumunda 72.000 kişiye birden gösterilmişti. Bir filmin prömiyerinin aynı anda en fazla kişiye gösterilme rekorunu kırmışlardı.” 

Vish Puri anlattığı anıların heyecanını tekrar tekrar yaşadığı için duygulanarak ağlamaya başladı.  

1 Aralık 2008 Zayed Sports Şehir Stadyumu, Abu Dabi, Birleşik Arap Emirlikleri: 

“Wham’in Pekin konserinin üzerinden yıllar geçti. Ben Delhi’ye dönüp dedektiflik büromu açtım. Kuzenim Ajit Pekin’de kalmayı tercih etti. Bir araba sahibi olup taksi şoförlüğüne başladı.  

George Michael ortağı Andrew Ridgeley’den ayrılıp müzik hayatına solo olarak devam etti. Kendisine ve müziğine olan hayranlığım hiç bitmedi. 1989 yılı American Music Awards’da arka arkaya en iyi pop/rock erkek sanatçı ve Michael Jackson ile yarıştığı en iyi soul ve R&B erkek sanatçı ödüllerini aldığını duyduğumda bugünkü gibi heyecanlanıp ağlamışımdır. Düşünsenize batı müziğiyle özgürlük kelimesiyle dans edebilmekten utanmamakla tanıştırmıştı bu adam bizi. Bizim için özgürlüğün yeni tanımı Çin’de George Michael şarkıları dinlemekti. 

O da o kadar gençti ki o yıllarda. 1985 yılında 22 yaşındaymış. Onca batı ülkesi varken nasıl bir öngörü ile akıl etmişti de Çin’de konser vermeye karar kılmıştı acaba? Üstelik gençlerin onları iyi karşılayıp karşılamayacağını bile bilmeden veya emin olamadan. Kalabalıkların dans etmeye, el çırpmaya bile çekindiği yıllardı o zamanlar. Eğlendiğimizi göstermek ayıp gibiydi. Komünist rejim eğlenmeden sadece çalışmanızı emrediyordu o kadar. 

George Michael için ‘blue-eyed-soul’ yapan şarkıcılardan biri olduğu söylenir bilir misiniz? Bu mavi-gözlü-ama-siyahi-ruhlu genç de olgunlaştı, ben de olgunlaştım tabii ki. 1998 yılında gay olduğunu açıkladıktan sonra kafasını kurcalayan bir şey de kalmadı sanırım. 1990 yılında yazdığı Freedom! ‘90 isimli şarkısının klibinde beyaz mankenlerin yanı sıra siyahi mankenlerle de çalışmış ve kendisi hiç görünmemişti. Bu o yıllarda Michael tarafından bilerek ve isteyerek yapılmış bir seçimdi ve müzik endüstrisinin beyaz-beyaza çektiği kliplere karşı bir meydan okuma idi. 

İnsanları rendine göre ayırmamayı akıl eden biri olarak da ödülünü insanların ona olan sevgisiyle aldı bence. Michael Jackson dururken neden George Michael’ın en iyi soul şarkıcı seçildiğini sanıyorsunuz? 

2016 yılında ölmeden önce, 2008 yılında yaptığı 25 Live isimli dünya turnesinin son ayağı olan Abu Dabi konserinde onu tekrar ayakta alkışlamak şansım oldu. 1985’te heyecanımızdan oturamadığımız için ayakta alkışlamıştım. Ama 2008’deki konserde, yıllar önce gay olduğunu açıkladıktan sonra kendine olan saygısı artan, giyimi, kuşamı değişen ama sesi hiç değişmeyen ve her daim yaptığı güzel şarkılarla anılacak olan o karizmatik adamı bilerek ve isteyerek ayağa kalkıp alkışlamıştım. İnanın muhteşem bir konserdi.” 

O sırada garsonlardan biri daha çömez olduğu belli olan diğerine “Acele et lan karı gibi oran buran oynamasın!” diye bağırdı. 

Vish Puri’nin sözü kesilince tadı kaçtı. Adamın patavatsızlığına ve ettiği aşağılayıcı lafa Tilda da sinirlendi. 

Tilda “Erkek egemen dil bu işte! Karı gibi oran buran oynamasın, der. Bu işte bir ibnelik var, der. Allah kahretsin ki der de der!” 

Tijen Hanım da dayanamadı. “Ama asıl oraları buraları oynayanlar erkeklerdir maalesef!” 

Vish Puri hanımların tepkilerini anlayışla karşıladı ve her zamanki olgun tavrı ile cevap verdi. 

“Tam olarak öyle de diyemeyiz. Dünyanın neredeyse tüm toplumlarında finansal ve tabii ki fiziksel güç erkeklerin elinde bulunuyor. Ve istisnasız her dinde erkek olmanın erdemli düzgün insan olmak, kadın veya LGBTİ olmanın da eziklik, zayıflık, zavallılık, eğrilik büğrülük olduğunu kabul eden inanış ve söylemler var. Tıpkı her dindar inanışlı kimsenin otomatik olarak ahlaklı olmasının ve her dinden uzak kişinin ahlaksız olmasının kabul gördüğü toplumların var olduğu gibi. Tıpkı her Müslümanın bu dinin yasakladığı zararlı maddelerden kendini azade ettiğine inanmak gibi bir şey bu. Oysa yasalar karşısında din ve ırk veya cinsel tercih açısından tüm insanlar eşittir. Çünkü yasalarda öyle yazar, uygulamada farklı da olsa öyle olmaları beklenir. Biz insanlar mükemmel olmasak da her insana bu bakış açısıyla bakmaya çalışmalıyız. En azından denemeliyiz. Bir kadına orospu diye küfredebilirsiniz mesela ama orospuluğun bile bir raconu vardır.” 

Tilda bir anda eskileri hatırladı.  “Aaah ah bilmem mi? Orospu olmayan orospu demişti bana 8 Oktan Necla’nın annesi rahmetli Çakarlı Nuriye!” 

Bu keyifli sohbet böyle uzayıp gidebilirdi fakat Tilda’nın telefonu şaldı. Arayan Komiser Okan’dı. 

“Neredesiniz? Son bir saattir telefonun çekmiyor!” 

“Nerede olalım Pierre Loti_” 

“Tamam tamam. Çabuk büroya gelin!” 

“Hayırdır ne oldu?” 

“Soru sorma, çabuk gelin!” 

Tilda, Tijen Hanım ve Vish Puri jet hızıyla Suadiye’ye geldiklerinde mahallenin girişinde Hamiyet Yüceses sokağı kordon altına almış polislerin başındaki Komiser Okan tarafından durduruldular. Komiser Bangkok’ta bir uluslararası teröristin yakalanmasına kahramanca yardım ettiği için görevine iade edilmişti. Komiser hemen konuya girdi. 

“8 Oktan Necla dedektiflik büronun dört bir etrafındaki 8’er apartmana c4 patlayıcılar yerleştirmiş. Polis telsizinden bunu bildirdi ve binaların boşaltılmasına müsaade etti çünkü derdi seninleymiş. Hepsi son bir saat içinde oldu ve hiçbirinizin telefonuna ulaşılmıyordu.” 

“Nerede olduğumu tespit ederek jammer yerleştirmiş anlaşılan!” dedi Tilda öfkeyle. “Ne istiyormuş peki?” 

“Ona teslim olmanı…” diyerek boynunu eğdi Komiser Okan. “Şimdilik binalarda hiçbir canlı kalmadı. Fakat evlerinden edilen vatandaşlar çok öfkeliler. Bizi bu işe Tilda bulaştırdı diyorlar da başka bir şey demiyorlar.” 

“Yapılacak başka bir şey kaldı mı?” diye sordu Tilda üzüntü ve öfkeden akan gözyaşlarını elinin tersiyle yanağından silerken. 

“Kaldı!” dedi arkalarından bir ses. 

“Siz de kimsiniz?” Tilda irkilmişti. 

“Ben size bir mesaj getirmekle yükümlü kişiyim.” dedi siyah geniş kenarlıklı şapkalı, siyah yere kadar deri trençkotlu, topuklu siyah çizmeli, ince belli, geniş omuzlu, neredeyse bir manken fiziğine sahip uzun bacaklı ve uzun siyah saçlı, siyah güneş gözlüklü kadın.  

Tilda “Ne demek oluyor bu? Kamera şakası mı? Ne mesajı? Kimin mesajı?” diye bağırırken kadın, siyah deri eldivenli elinin bir hareketi ile Tilda’yı susturdu. 

“Patronumun adı Fatman. Benim adım Robin. Fatman ve Robin. Anladınız mı? Şimdi bu 8 Oktan Necla’dan son kez kurtulmak için patronumun size sunacağı tek şartı duymak ister misiniz?” dediği anda Tilda daha fazla sinirlerine hâkim olamayınca kadının boğazına sarılmak istedi. Kadın başarılı bir karate-do hamlesi ile Tilda’yı durdurdu ve gırtlağına indirdiği darbe ile genç dedektifi soluksuz bırakarak yere serdi. Tam Komiser Okan’ın siyahlar içindeki genç kadına hamle yapacağı sırada gökyüzünden tepelerine yanaşan bir SİHA’dan robotik bir ses yükseldi: 

“Yerinizde olsam Robin’e dokunmazdım Komiser! Çünkü şu anda tek kurtuluş yolunuz benim! Benim adım FatmanAhahahahahahaha!”