One night in Bangkok and the tough guys tumble
Can’t be too careful with your company
I can feel the devil walking next to me

/ Bangkok’ta bir gece sert adamları bitirirse

Yanında kim var diye dikkat edemezse

Şeytanın yanımda yürüdüğünü hissedebiliyorum meğerse

Murray Head

Previously on Tilda ve Diğerleri:

İstanbul’un ve dahi Türkiye’nin ilk Ermeni kadın dedektifi Tilda Ahırkapı, can düşmanı 8 Oktan Necla’nın dark web’de başına ödül koyması yüzünden Türkiye’yi terk etmişti. Kaptan Barbaros Hayrettinoğlu komutasındaki CEMRE-1 isimli kuru yük gemisiyle yaptığı kaçak yolculuk sonucu Hindistan’a ulaştı. Orada Tilda ve diğerlerini Hintli dedektif Vish Puri karşıladı ve misafir etti. 8 Oktan Necla’nın adamlarını yeterince yanılttıklarını düşünerek Delhi’den İstanbul’a gitmek üzere bindikleri uçak korsanlarca kaçırıldı. Bunun üzerine arkadaşı Tijen Hanım Tilda’ya sormadan edemedi. “Dark web’den tehdit edildiğin o sabah sağından mı kalkmıştın solundan mı, hatırlıyor musun kuzum?”

Dedektif Vish Puri Tilda’ya 8 Oktan Necla’nın tehdidinden korkmasının yersiz olduğunu anlatmaya çalıştı.

“Anladığım kadarıyla can düşmanınız 8 Oktan Necla isimli bir kadından Bangkok hapishanelerinde asılmanız gibi bir tehdit geldi. Bunun gerçekleşmesi için öncelikle Bangkok’ta olmanız lazım bu bir. Orada bir suç işlememiz ya da suça iştirak etmeniz lazım bu iki. Sonra tutuklanıp bir hapishaneye düşmeniz lazım bu da üç.”

Korsanların kaçırdığı uçak Uzakdoğu’da onca şehir varken Bangkok’a indirilmişti. Bu da Tilda’nın hali hazırda Vish Puri’nin saydığı şartlardan birincisini yerine getirdiği anlamına geliyordu.

***

Bang Kwan Merkez Hapishanesi’nde:

Hapishanenin kadınlar koğuşu yıllardır kapalıydı. Ama Tilda’yı yine de buraya getirmeyi tercih etmişlerdi. Duvarlarından su sızan pis ve karanlık bu yerde Tilda yere çökmüş, başını da ellerinin arasına almış kara kara düşünmekteydi. Daha 5-6 saat önce Delhi’den uçağa binmiş ve o çok sevdiği şehrine, İstanbul’una kavuşmak üzere yola çıkmışken, bu Allah’ın cezası hapishaneye nasıl düşmüştü?

Vish Puri’nin üç öngörüsünden Bangkok’a gelmeyi tamamlamıştı. Diğer ikisinden burada suç işlemek ya da suça iştirak etmeyi atlamıştı ama ne yazık ki bir hapishaneye düşmek kısmının tam ortasındaydı.

***

Tilda, en yakın dostu ve makyözü Tijen Hanım, Tilda’nın yüzünden polislikten açığa alınmış olan Komiser Okan, Hintli dedektif Vish Puri, hacker Siber Can ve erkek arkadaşı Adonis Kazım Bangkok Suvarnabhumi Havalimanı’na inen uçakta hava korsanları tarafından rehin alınmışlardı. Fakat korsanların bilmediği şey, müthiş bir hacker olan Siber Can’ın uçak alçak irtifada iken ulaşabildiği tüm polis teşkilatlarına haber uçurabilmeyi başarmış olmasıydı.

Havalimanında korsanları Hindistan Hava Kuvvetleri özel birimi, Tayland’da resmi görevli bir Türk asker timi ve Tayland Havalimanı polis gücü karşıladılar. Uçakta İnterpol tarafından aranan Hindistan’ın bir numaralı tetikçisi Oskar Patel ile iş birliği yapan Komiser Okan, dışarıdaki polis ve asker gücü ile Siber Can vasıtasıyla iletişim kurabilince hava korsanlarını kıskıvrak yakaladılar. Bu arada Komiser Okan silahından faydalanarak iş birliği yaptığı tetikçiyi de yakalatmayı başarmıştı.

Tayland Havalimanı polis gücü diğer rehinelerle birlikte Tilda ve arkadaşlarını da araçlara bindirip önce devlet bir hastanesine götürdüler. Orada doktor kontrolünden geçtikten sonra misafir edilecekleri binaya doğru yola çıkmak için tekrar araçlara dağıtıldılar. Herkesin bindiği araçta yer kalmayınca Tilda’yı en arkada bekleyen araca bindirdiklerinde Tilda dahil hiç kimsenin aklına kötü bir şey gelmedi. Fakat Tilda’nın içinde bulunduğu araç polis eskortuyla yolculuk eden konvoydan ayrıldığında genç dedektif şüphelenmekte gecikmedi. “Beni nereye götürüyorsunuz?” diye sorduğunda polislerin kahkahalarla verdiği cevap ilginçti:

“Bangkok Hilton’a madam!”

***

Bang Kwan Merkez Hapishanesi diğer adıyla Bangkok Hilton’da:

Tilda polisin verdiği cevap üzerine Vietnam’ın Hanoi şehrindeki Hoa Lo Hapishanesi’ne Amerikan askerleri tarafından ‘Hanoi Hilton’ dendiğini hatırladı. O anda büyük bir aydınlanma yaşadıysa da etrafında ne sesini duyurabileceği kimsesi ne de yardım istemek için elinde bir telefonu vardı. Arka koltukta ızbandut gibi iki Tayland polisin arasına oturttukları için kapıları açıp da arabadan atlayamazdı. Anlaşılan yanıltabildiğini sandığı 8 Oktan Necla’nın adamları ellerini Bangkok’a kadar uzatmış ve Tilda’nın başına konan ödül karşılığında Tayland polisinin bir kısmını satın almayı başarmışlardı. Tilda yıllardır kullanılmayan bu terk edilmiş kadınlar koğuşunun tüm kapıları demirden, kilitleri asma kilit olan hiç kamerası olmadığı gibi teknolojiyle de yakından uzaktan alakası olmayan binasında kaderiyle ve lağım fareleri ile baş başa kalmıştı.

***

Bangkok Türkiye Büyükelçiliği’nde:

“Kilitleri uzaktan kumanda edemiyor muymuşuz?” diye sordu Tijen Hanım, Siber Can’la komiser Okan’ın lafının arasına girerek.

“Asma kilitleri mi?” diyerek sinirli sinirli güldü Siber Can. “Kolları olan ve demir makası kullanabilen drone var mı acaba bir sorun bakalım?”

“Tünel kazalım!”

“Ocean’s Eleven filminde miyiz Tijen Hanım? Hem hapishane nehir kıyısında. Tünel kazsak bile sularla dolar hemen.”

“Kraliyet polis müdürü ile görüşmek isteyelim. İçeri girelim. Tilda’yla görüşme talep edelim. Kaçırdılar kızı yahu! Bir şeyler yapalım!” diye ağlamaya başladı Tijen Hanım.

Komiser Okan Tijen Hanım’ı sakinleştirmeye çalışırken açıkladı. “Resmi nedenlerle içeride tutuyorlar. 8 Oktan Necla’nın hacker’larının biz uçaktayken elleri armut toplamamış. Tilda’yı İnterpol’ün arananlar listesine sokmuşlar bir şekilde. Yüksek meblağlarda vergi kaçakçılığı ile uluslararası bir taşımacılık gemisinde kaçak yolculuk yapmaktan aranıyor. Adamlar mahkeme yapacağız diyorlar. Mahkemeye kadar gözetim altına aldık diyorlar. Elimiz kolumuz bağlı.”

“Ama neden o Allah’ın belası terk edilmiş binada tuttuklarını söylemiyorlar değil mi!”

“Yabancı bir ülkedeyiz Tijen Hanımcığım. Canımız istedi hapishanenin kadınlar bölümünü devreye soktuk diyorlar. Karşı argüman üretecek pozisyonda değiliz maalesef.”

“O zaman pozisyonumuzu değiştiririz!” dedi Siber Can. Gözleri parlıyordu.

“Nasıl yani?”

“Yürüyün benim bir fikrim var.”

Bang Kwan Merkez Hapishanesi diğer adıyla Bangkok Hilton’da:

“İnsan beyni karanlık ve açlığa maruz kalınca neden böyle şeyler düşünür ki?” diye geçirdi içinden Tilda. İf Şatosu’nu merak ediyordu şimdi. Yazar Alexander Dumas’nın Monte Kristo Kontu romanının kahramanı olan Edmond Dantes’nin haksız yere hapsedildiği hapishaneyi. Karanlıkta aç biilaç düşününce insanın aklına gelen ne çok hapishane filmi vardı değil mi? Henri Charrière, Fransız Guyanası’nda bulunan Şeytan Adası’ndaki hapishaneden nasıl kaçtığını anlatmıştı Papillon isimli romanında. Fakat filmi ve filmde iki mahkûmu canlandıran Steve Mcqueen ve Dustin Hoffman daha çok kazınmıştı herkesin hafızasına. Şeytan isimli bir adada bile olsalar en azından denize atlayıp kaçmak ya da ölümüne yüzmek ihtimalleri vardı o mahpusların. Tilda’nın içinde bulunduğu terk edilmiş kadınlar hapishanesi Çao Phraya nehrinin kenarında idi ama dışarıya hiç penceresi olmayan bu mekândan kaçarak nehre ulaşması imkânsızdı.

80’li yıllardan kalma One Night in Bangkok şarkısı dönmeye başladı sonra kafasında kırık plak gibi. “Hay ben böyle şansın!” diye savurdu küfrü Tilda. “Ne işin vardı dedektiflikle filan. Oturup evde baklanı yeseydin ya!”*

Shangi-La Otel odası, Bangkok:

Masaya yatırılmış Bang Gwan hapishanesi binasının şeması üzerinden düşünerek kafasını kaşıyan Siber Can ağzındaki baklayı çıkardı. “Bana tek gereken içeriye yemek götüren görevlilere ulaşabilmek. Sadece Tilda’ya minik bir verici çip ulaştırabilirsek bu iş tamamdır.”

“Emin misin? Bu kadar basit mi yani?” diye kaygıyla sordu Komiser Okan.

“Şu çıkmaz durumumuzda daha iyi bir planın var mı?”

Komiser başını öne eğdi. Maalesef yoktu.

Bang Kwan Merkez Hapishanesi diğer adıyla Bangkok Hilton’da:

Başın öne eğilmesin, aldırma gönül aldırma!

Böyle yazmıştı Sabahattin Ali Sinop Cezaevi’nde yatarken. Hani aynalı bir komodin ve yatağın bulunduğu hücresinde resmi ve bu şiiri ve şairin fotoğrafı asılıdır ya. Hani yıllarca insanlara eziyet çektiren binaları sonradan müze yaparlar da ağzında sakız çiğneyerek gençler hiçbir şey bilmeden hissetmeden selfie çeker gezerken.

Hani Göklerde kartal gibiydim, kanatlarımdan vuruldum diye başlar Sabahattin Ali ‘Hapishane Şarkıları’ isimli şiirlerinden ilkine. Sonra beşinci şiire şu satırları yazar ki Edip Akbayram’ın sesinden bilir herkes.

Ağladığın duyulmasın, aldırma gönül aldırma!

Neredeeen nereye geldik! Şu başrolünde Clint Eastwood’un oynadığı, isminde kaçış olan meşhur film neydi? Hah! Alkatraz’dan Kaçış. San Fransisco Körfezi’ndeki meşhur adadan kaçtığını iddia eden mahkûmlar vardı ama bir de hiç kimsenin kaçamadığını iddia eden hapishane yönetimi.

Tüm bunları düşünürken Tilda’nın açlıktan ve susuzluktan başı dönmeye başlamıştı. Bu sefer de aklına Spielberg’in Güneş İmparatorluğu filmi geldi. Filmde 13 yaşındaki  Christian Bale, Shanghai şehri 1941’de Japonlar tarafından işgal edildiği zaman toplama kampına düşen bir İngiliz çocuğu canlandırmıştı. Kamptaki doktorun tavsiyesi üzerine ölmemelerine yetecek kadar verdikleri yemeklerden çıkan kurtçukları yemişti protein ihtiyacını karşılamak için.

Tilda ne kadar zamandır nemli ve soğuk zeminde uzanıyordu bilmiyordu. “Ölmemek için kurtçukları ya da çıtır çıtır seslerini duyduğu farecikleri yemek mi?!” diye düşündü. Bomboş olsa da midesi bulandı. Midesindeki son safra suyunu da oracığa kustu.

Asla kaçamayacağı için hep kaçış hikayeleri geliyordu aklına. Escape at Dannemora’da iki mahkûm, kadın gardiyanın dışarıdan yardımı ile hapishanenin altını aletlerle boydan boya delip geçerek kaçıyorlardı. Üstelik gerçek bir hikayeydi bu. Sonu mutlu bitmiyordu tıpkı Tilda’nın hikayesi gibi. Eğer 8 Oktan Necla’nın istediği gibi tavandan sarkan demirlere asıp öldürmeyeceklerse, bir iki gün içinde açlık ve susuzluktan ölüp gidecekti zaten.

Tam kendinden geçmek üzereyken üç gündür hiç açılıp kapanmayan kapıda bir tıkırtı duydu. Plastik bir tepside bir bulamaç ve karton bir bardağın dibinde bir parmak kadar su vardı. Bunların yanında da bir adet Nestle gofret. Yemek diye iğrenç bir bulamaç veren zihniyet gofreti niye vermişti ki?

Gözleri alacakaranlığa alıştığı için gofreti eline aldı, evirdi çevirdi. Sonra arkasında diğer yazılardan farklı bir şey gördü.

BUNU YEME

Gofreti elinden fırlattı. Bulamacı kokladı. Yenecek gibi değildi. Bir parmak suyu bir yudumda içti.

Gofretin zehirli olabileceği ya da patlayabileceği gelmişti aklına ilk olarak. Fakat o bir yudum su hücrelerindeki oksijenin glikozla reaksiyona girmesini sağlamış olmalıydı. “Buradaki gardiyanlar gofretin üzerine nasıl Türkçe yazabilirler ki?” diye düşünmeye başladı. Fazla düşünmesine gerek kalmadı. Büyük bir gümbürtü koptu.

Çao Phraya Nehri’nin Bang Kwan diğer adıyla Bangkok Hilton hapishanesine bakan kıyısında:

Hapishanenin nehre bakan duvarına dev kancalarla zapt edilmiş iki zincir, gemileri nehirden geçiren güçlü kılavuz tekneye bağlanmıştı. Siber Can’ın işareti ile kılavuz tekne zincirleri asıldığı anda hapishanenin nehre bakan duvarı yerle bir oldu. Duvarın iki yanında siyah Ninja kıyafetine benzer kıyafetleri ve ekipmanları ile beklemekte olan Adonis Kazım ve Komiser Okan hapishanenin yıkık duvarından içeri daldılar. Ellerindeki kocaman duvar delici aletle iki iç duvarı daha deldiler. Tilda’yı gümbürtü seslerinden ürkmüş, hapishane hücresinin bir köşesine sinmiş ve çığlık çığlığa ağlarken buldular. Komiser Okan üç gündür açlık ve susuzluktan kuş kadar kalmış olan genç kadını kucağına aldı. Adonis Kazım’la beraber duvarı yıkan zincirlerini atmış kılavuz gemisine bindiler.

Onlar gemiye bindikleri anda Bang Kwan Hapishanesi’nin yıllardır kapalı olan kadınlar koğuşu inanılmaz bir patlamayla yerle bir oldu. Kaptan tam zamanında tekneyi kıyıdan açığa almıştı. Binadan kopan parçalar arkalarından nehre düşse de kılavuz tekneye çarpmayı başaramadılar.

“Vay vay vaaay! 8 Oktan Necla!” dedi Komiser Okan. Demek onun B planı da buymuş. Tilda’yı asmak yerine Bangkok hapishanelerinde havaya uçuracakmış şerefsiz kadın!”

***

Siber Can Tilda’yı kurtarmak amaçlı B planını yaparken şöyle düşünmüştü: Nehir kenarındaki hapishaneye Ocean’s Eleven filmindeki gibi tünel kazamazlardı. Peki, gölgesinden daha hızlı silah çeken kovboy namlı Red Kit’in sürekli yakalayıp hapse attığı ama her seferinde hapisten kaçmayı başaran Daltonlar Kardeşler’in kaçış hikayelerini de mi bilmiyorlardı? Dünyanın ilk ve en kolay hapishaneden kaçma yolu, içerde yatan kişinin yattığı yerin duvarının dışarıdaki elemanları tarafından beygir gücü ile yıkılmasıydı!

Tilda’yı son teknolojiyle korunan bir hapishaneye koymamalarının sebebini şimdi anlamıştı Siber Can. Hacker’lık yetenekleri ile tüm kapı, pencere, kamera, çalışan kayıtları ve kimlikleri gibi şeylere erişebileceğini tahmin etmişti 8 Oktan Necla. Ancak bu kadar sıradan kara düzen bir binaya bir hacker olarak asla erişemezdi. Ne var ki saf kötülükten ibaret olan kadın, Siber Can’ın içindeki sayfalarca çizgi-roman okumuş ve saatlerce çizgi-film izlemiş çocuk ruhunu hesaba katmamıştı. Teknolojik olarak erişilemeyen bir binaya kaba kuvvetle pekâlâ erişilebilirdi.

Tabii ki önce Tilda’nın binanın neresinde olduğunu tespit etmeleri gerekiyordu. Bunun için de üç gündür aç susuz bırakılan kadına ölmeyecek kadar yiyecek götürülmesini sağlamaları ve yiyecek götüren gardiyana rüşvet karşılığı, içine yer belirleyici minnacık bir çip yerleştirdikleri gofreti Tilda’ya vermesini sağlamaları gerekti. Gofretin üzerine de BUNU YEME yazdıktan sonra da gerisi, Tilda’nın o küçücük yazıyı görüp okuyup gofreti yememesi için dua etmelerine kalmıştı.

Pattaya açıkları, Tayland Körfezi:

Kılavuz tekne HOANG PUONG isimli genel yük gemisi ile buluştuğunda Tilda hâlâ baygındı. Tijen hanım ve kediler ve İstanbul’a gitmeyi beklerken Bangkok’ta bu olmadık maceraya atılan Vish Puri de dahil olmak üzere teknedeki diğer yolcular yük gemisine aktarılırken Tilda serumla besleniyordu ve hâlâ baygındı.

Genel yük gemisi Tayland Körfezi’ni terk edip Singapur açıklarından dolanıp Hint Okyanusu’na açıldığı zaman gemiye binmelerinin üzerinden üç gün geçmişti. Tilda nihayet ayıldı.

Karşısında gördüğü ilk yüzün kime ait olduğunu algılayabilmesi bir-iki saniyesini aldı.

“Barbaros Kaptan!”

Boğazı susuzluktan tahriş olmuş Tilda, bunu bağırabildikten sonra öksürüğe boğuldu.

“Sakin olun Tilda Hanım. Evet gözlerinize inanamadınız ama yine ben! İlk seferde yaptığım hataları size affettirmek isterim. Hem zaten Avrupa kıtasından benim yüzümden ayrılmadınız mı? Ve ben sizi Hindistan’da indirmeseydim bir şekilde Bangkok hapishanelerine düşmeyecektiniz muhtemelen. O yüzden Siber Can’dan gelen buralardan kaçabilmeniz için yardım isteyen mesaja hemen cevap verdim ve rotamı değiştirip sizi almaya geldim. Ne güzel değil mi?”

Tilda öksürük krizini atlattı. Baş ucunda bekleyen ve dedektif kadının bu haline çok üzülmüş olan Vish Puri’nin elini tutarak gülümsemeye çalıştı. Bu “Merak etmeyin, Bangkok hapishanelerinde asılmadım veya açlık ve susuzluktan ölmedim…” demekti. “Henüz ölmedim ya! 8 Oktan Necla’nın başlattığı oyunda ona göstereceğim son bir kozum daha olmalı.” diye düşündükten sonra gemi doktorunun serumun içine kattığı antialerjik iğne sebebiyle huzursuz bir uykuya daha daldı.

*Devekuşu Kabare Tiyatrosu’nun Geceler isimli gösterisinin ilk skecinde Metin Akpınar’ın çapkınlığa çıktığından pişman olduğunu belirtir cümle: “Ulan evdeki karı esmer buradaki karı esmer hiç olmazsa oturur evdeki baklamı yerdim!”