TİLDA VE DİĞERLERİ 17: ELVİS’LE BİR YILBAŞI – BU GECE YALNIZ MISIN?

Uyarı: İçin işinde Elvis, aşk, Las Vegas ve Basti’yi kaçıran kötü adamlar olunca bir hikayede neler olabilir? +18 cümleler olabilir. Dikkat ediniz ve aklınıza mukayyet olunuz…

Previously on Tilda ve diğerleri:

Dedektif Tilda, yardımcısı Mehmet ve makyöz arkadaşı Tijen Hanım bir konser için İstanbul’dan New York’a gittiklerinde konserin iptal edildiği çoktan anons edilmişti. Bu 1969 yılında yapılmış Efsane rock konseri Woodstock’ın 50. yılına ithafen yapılacak anma konseriydi. Konser iptal oldu ama Tilda, anne ve babasının ilk kez karşılaşıp aşık olduğu o konserin şimdi koruma altına alınmış olan alanının havasını soluyarak geçmişi gözünde canlandırmayı başardı. Annesinden aktardığı anılar sayesinde Tijen Hanım ve Mehmet de geçmişin satır aralarında şimdinin yüzleşmekte zorlandığımız neden-niçin’lerini bulmuşlardı.

“Festivale iki gün kalmıştı ve film şirketi Warner Bros reddedilemeyecek bir teklifle karşı karşıya idi. Woodstock’çular film sözleşmesi öneriyorlardı. İstedikleri yalnızca 100 bin dolardı. Oyuncular, ışıklandırma, senaryo, soundtrack, sahne hazırdı. Michael Wadleigh ve Martin Scorsese Warner Bros’u temsilen Woodstock’a geldiler. Organizatörlerle görüştüler: ‘Yüz binlerce insan gelecek buraya, 100 bin dolar verip milyarlar kazanacaksınız. Eğer bir hadise, bir isyan çıkarsa da gelmiş geçmi̧ş en iyi belgeseli yapmış olacaksınız.’ bu sözlerin tartışılacak bir tarafı yoktu. Warner Bros sözleşmeyi derhal imzaladı. Çektikleri belgesel film 26 Mart 1970 yılında gösterime girdi. Film şirketi, 3 saat 40 dakika süren belgesel filmden Woodstock’çılara ödediği 100 bin doları fazlasıyla çıkarmıştır herhalde,

Baban o senelerde, Amerika’ya hukuk okumaya gelmiş gencecik bir adam, orada ise sahne ışıklandırma işinde harçlığını çıkartmak için çalışan bir çıraktı.

O zamanlar barkod diye bir teknoloji olmadığı için şimdiki gibi bilet kapısından geçerken bileti nerden aldın, ne zaman aldın, kimin kredi kartıyla aldın, o kredi kartıyla en son ne aldın gibi bilgilere ulaşılamıyordu. İnsanlar ve devlet birbirleri hakkında daha az bilgiye sahipti belki. Ama herkes daha mutluydu. Bilmemek mutluluktu. Bilmemek özgürlüktü.

Bilmemek ön yargılarından kurtularak karşındakine her anlamda eşit davranmanı sağlıyordu.”

***

Woodstock gezilerinin sonlarına doğru Tilda’nın telefonuna, dedektiflik bürosuna ve büronun kahraman erkek kedisi Basti’ye göz kulak olan Komiser Okan’dan bir mesaj geldi:

“Büronun dışındaki kamera görüntülerinden iki köpekle beraber Basti’yi de bir kedi kutusuna koyup götüren bir genç adam tespit ettik. Şu an onun adresine doğru yoldayız. TELAŞLANMA TİLDA İZ ÜZERİNDEYİM.”

Tilda sinirinden elindeki telefonu nasıl tuttuğunu ve Komiser Okan’ı nasıl aradığını bilemeden bağırmaya başladı:

“NE DEMEK GÖRÜNTÜLER?”

“NE DEMEK KEDİ KUTUSU?”

“NE DEMEK GENÇ ADAM?”

“NEREYE GİDİYORSUNUZ SİZ YAHU!”

Komiser Okan İstanbul’dan cevap verdi:

BASTİ KAÇIRILDI!

***

Hotel Bellagio, Las Vegas Bulvarı, Las Vegas, Nevada:

Tijen Hanım: Havada aşk kokusu var. Ya da yalnızca duman. Belki her ikisi de. Markalar dolusu sigara, pipo, püro veya tütün yerine her ne sarıldıysa, aslında iç mekanda sigara içme yasağı olduğu halde kumarhane yöneticilerinin o geceki göz yumması sonucu baş döndürücü bu duman yoğunluğunu baş döndürücü bir hızla içine çekip temizleyen klima sisteminin; gece sabaha kavuşurken uykusu gelmiş kumarbazların gözü açılsın ve ceplerindeki son kuruşlarını da bu lüks içindeki salonlarda hayatından bezmiş bir ifade ile insanları yasal olarak soyan krupiyelerin avuçlarına saysınlar diye havalandırma mazgallarından oksijen pompalandığı gerçeğini, Mario Puzo’nun Fools Die /Aptallar Erken Ölür kitabında okumuştum yıllar önce. Kitabın ismini Türkçeye çevirirken neden o ‘erken’ kelimesini eklemişler bilmiyorum.

Neden bu kadar uzun cümleler kuruyorum, onu da bilmiyorum. Las Vegas’tayım, Amerikalıların hiçliğin ortasındaki Mojave çölünde yoktan var ettikleri, paradan para kazanan ışıklar ve şaşaa şehrinde. Kendimi gençlik aşkımın kollarına atmaya bir metre kadar yakınım. Ama üzgün ve mutsuzum. Bir zamanlar İngiltere’de National Theatre’ın sahne arkasında omuz omuza çalıştığım aktör, makyöz, dansçı, pandomimci ve çok yetenekli gençlik aşkım Isaac’in davetlisi olarak buraya geldim. “Artık yaşlanıyorum ve ölmeden önce gerçekleştirmek istediğim tek performans Elvis performansı.” dedi bana Isaac. Beş gün sonra 2020’yi karşılayacağımız gece bu isteğini gerçekleştirecek.

42. A New Year’s Eve with Elvis- Are You Lonesome Tonight?/ Elvis’le Bir Yılbaşı Gecesi-Bu Gece Yalnız Mısın? etkinliği için eski aslında hiç eskimeyen sevgilimi izlemeye geldim. Elvis 1977’de Memphis’te öldüğünden beridir yapılıyor bu etkinlik ve benim gibi yeni yıla yalnız girmek istemeyenler ya da çift olarak Elvis şarkıları ile mest olmak isteyenlerin yıllardır aksatmadığı bir olay. Yılbaşı gecesi verilecek konser için her sene Elvis taklitçileri özenle seçilerek davet ediliyor. Isaac de siyahi bir Elvis benzeri olarak onların arasında.

Tüm bu enerji ve heyecan patlamasının arasında üzgün olmamın sebebi bana yıllardır, çoğu zaman en iyi arkadaşım, kimi zaman kızım, kimi zaman kız kardeşim, zaman zaman da ablam gibi davranarak hiç yanımdan ayrılmamış olan Tilda’yı zor gününde İstanbul’a yalnız göndermiş olmam. “Las Vegas’a gitmelisin Tijen Hanımcığım” dedi bana. Bu ömürde bir kez gelebilecek bir fırsat. Ama elimde değil n’apıyım. Düşünmeden edemiyorum. Kim bilir nerede tutuluyor, ne yediriliyor, ne içiriliyor minik prensimize? Ah Basti ah!

***

Karanlık, soğuk ve nemli bir depo, Silivri, İstanbul:

Kahraman kedi Basti: Yahu beni niye buraya getirdiler anlamadım. Yan kafeslerdeki köpek arkadaşlar da şaşkın. Bir ikisi satılsa biraz para eder ama kalanı yaşlı ve yalnızca gerçek hayvan severlerin sevip okşayacağı evlat edinilmiş köpekler bunlar. Markalı hayvan severler hazzetmez onlardan. Dolayısıyla yeraltı kedi-köpek piyasasında değerleri yoktur. Bana gelince Tilda beni sokaktan evlat edinmese ve dedektiflik bürosu açmasa, bir ede aklıevvel bir yazar, Tilda ve Diğerleri isimli hikayede, “Kahraman siyah-beyaz erkek kedi” diye benim ikide bir reklamımı yapmasa kimsenin dönüp bakmadığı beyazları is pis içindeki bir sokak kedisi olarak hayatımı sürdürecektim. Kaçırılmış olmam kendimi daha önemli hissettirmiyor tabii ki. Benim gibi bir kediyi kaçırıp kimden fidye isteyecekler ki bunlar? Tamam İngiltere Başbakanlık konutunu görmüş kediyim ama İngiltere’de de erken seçim var bu aralar, Boris Johnson’ın başı benden fazla belada.

Beni kaçıranlar sonunda akıl edip bir kum leğeni getirdiler de köşe bucak pislemekten kurtuldum hele şükür. Yan kafeslerdeki arkadaşların şikayetlerine de bakılacak olursa ne kedi ne köpek psikolojisinden anlamıyor bu salaklar!

***

Cenevre Havalimanı, Cenevre, İsviçre:

Tilda Basti’nin kaçırılma haberini aldıktan sonra, New York’tan İstanbul’a yaptıkları o bitmek tükenmek bilmez gibi gelen yolculuğun yarısında gözyaşlarını tüketti. Ne zaman ki ağlaması bitti o zaman mantıklı düşünmeye başladı. Cenevre’deki aktarma sırasında Komiser Okan tarafından gönderilen bilgiler sayesinde kaçırılan tüm sahipli hayvanların eşkali elindeydi ve sahipleriyle en az iki kez telefonda konuşarak olayın nasıl geliştiği hakkında bilgi almıştı.

Suadiye’deki Hamiyet Yüceses sokaktan çıkınca iki dakika yürüyüş ile Bağdat Caddesi’ne çıkılıyordu. Köpeklerin dördü, caddedeki lokantaların önünden sahipleri yemek yerken kaçırılmışlardı. Gri erkek kaniş olan Herkül, 11 yaşında uyuz tedavisi görmekte olan siyah Labrador Retriever olan Paçoz, tek gözü mavi tek gözü kahverengi tüyleri krem epey yaşlı olan dişi bir Sibirya kurdu kırması Katya, siyah-beyaz ön sağ ayağı olmayan bir erkek teriyer olan Hulk.

Son derece mülayim huylu genç erkek bir pitbull olan Zeus isimli köpek ise onu caddede gezdiren bir ortaokul öğrencisi kıza darp edilerek kaçırılmıştı. Kızın babası Eski Bağdat Caddesi’nde ikametgahı bulunan Letonya Fahri Başkonsolosu idi. Olay direkt diplomatik kriz halini almıştı ve Komiser Okan’ın başı henüz Tilda Türkiye’ye ayak basmadan da dertteydi.

Tilda’ya göre tüm bu kaçırılan hayvanların arasında Basti’nin de bulunması onları kaçıranların ya gerizekalı olduğunu ya da başka bir amaçları olduğunu gösteriyordu.

İstanbul Havalimanı’nda uçaktan yere ayak bastığında bu iki seçenekten mantıklı olan ve olmayan her ikisi üzerinde de saatlerdir kafa yormuştu. Sonuçta kararını verdi: hem gerizekalı idiler hem de başka bir amaçları vardı. Tilda artık nereye bakacağını biliyordu.

***

Hotel Bellagio, Las Vegas Bulvarı, Las Vegas, Nevada:

Tijen Hanım: Nereye baksam Elvis’i görüyorum burada. Elvis ve Las Vegas. Bu iki marka ne zaman birlikte anılır oldu ki? Elvis marka haline gelen ilk sanatçıydı zaten.

Sun Records’un sahibi Sam Philips Elvis’in ilk plağını yapan adamdı:  That’a All Right Mama, 100.000’den fazla sattı. Yıl 1954. Philips, Afro-Amerikan müziğinin ülkedeki ırkçılığı aşacağına inanıyordu. Müzik o kadar güçlüydü ki ana akım seyirci kitlesi yani beyazlar buna dayanamayacaktı. Hatta bunu BB King’de görmüştü ama kitleleri aşmanın tek yolu siyahi bir ses taşıyan ve siyahi müziği yapabilen beyaz bir adam bulmaktı. Philips Amerika’ya ne pazarlayacağını iyi biliyordu. O kişi Elvis’ti.

Elvis’in İlk kez Las Vegas’a gelişi, 1956 yılında henüz 21 yaşında gencecik toy bir şarkıcıyken burada vereceği konser nedeniyleydi. Film 1964 yılında gösterime girmeden bir yıl önce Viva Las Vegas isimli filmi çekmek üzere şehre bir daha geldi. Filmde başroldeki kadın aktrisle senaryo icabı evleniyorlardı. Mayıs 1967’de 32 yaşında iken sanki filmdeki senaryoyu gerçekleştirmek istercesine Las Vegas’taki Prell’s Aladdin Hotel’de Priscilla Anne Beaulieu ile evlendi.

En son ve kalıcı gelişi ise Elvis’in Las Vegas’la birlikte anılmasını sağlayan konserler zinciriydi. 1969-1976 yılları arasında International Otel’de tahmini iki buçuk milyon insan Elvis’i canlı izlemişti. Elvis sahneye çıkarken Las Vegas’ı ziyaret eden her iki kişiden biri Elvis’i seyretmişti. O zamanlar akşam yemekli konser bileti 17,5 dolarmış. Bizdeki eski gazinolar gibi demek ki. Şu anda bu 1,7,5 rakamlarının sonuna Elvis’i son kez daha canlı dinleyebilmek için kaç sıfır eklemek isterdiniz acaba?

Ticari açından baktığınız zaman hareketli şarkılarla beraber kalbinize dokunan duygusal şarkıları da bir o kadar başarı ile seslendiren mükemmel fiziği olan beyaz bir delikanlının tüm dünyanın kalbinde taht kurmuş olduğu yanılgısına kapılabilirsiniz. Fakat siyahi şarkıları adeta siyah insanların elinden çalarak söylediği iddia edilen bu beyaz insanın püripak gibi lanse edilip piyasaya sürülmesi pek çok siyahi insanın sinirine dokunmaktaydı.

Rapçi ve aktivist Immortal Technique özgürlük ve eşitlik kelimeleriyle süslendirilmiş Amerikan Rüyası’nı şöyle özetliyordu: “Amerika’nın insanların dediği gibi bir ülke olduğunu düşünün. Almanya, Tanzanya, Rusya veya Brezilya fark etmez, nereden gelirseniz gelin eşit muamele gördüğünüz ve değerinizi sadece karakterinizin belirleyeceği bir ülke. Ama bu diğer ülkelerden gelen insanlar gemiden karaya ayak bastıkları an kıtadaki yerli halkın soykırımı ile karşılaştılar. Sonra kölelik yöntemi ile bir ulus inşa ettiler. Bence Amerikan rüyası her zaman birilerinin fantezisiydi. Veya birilerinin sarhoşluk kabusu.”

Tüm bu, siyahi müziğini, hırsızlık yapmak manasında çaldığı idda edilen beyaz şarkıcı durumları ve siyahiler arasında Elvis’e olan giderek büyüyen nefret dalgası varken tiyatrocu arkadaşım Isaac’in Elvis olmayı istemesini ilginç buluyorum. Memphis’teki üç kraldan biri denerek göklere çıkarılmış bir şarkıcı olmasına rağmen bir kısım insan tarafından nefret ediliyor olmasına da şaşırdım doğrusu. Üç kral kim derseniz blues kralı B.B. King, Martin Luther King ve rock’n’roll kralı Elvis Presley.

Bugün yani 25 Aralık 2019 akşamı ben bu üç kraldan birini canlandıracak 58 Elvis cos-play’i ve diğer davetlilerle beraber otelin balo salonundaki Christmas yemeğine katılacağım. 58 Elvis benzerinden benim Isaac’im de dahil olmak üzere dokuzu siyahi. Kıyafet, saç ve makyaj açısından ise benzerliklerine diyecek yok. Tüm bu ırkçılık ve ayrımcılık rüzgarları içinde yemeğimizi tadıyla yiyebileceğimizi umuyorum.

Fakat o da ne? Isaac yemekten önce o müthiş kostümünü giymiş olarak odama uğradı. Kar beyazı deriden tulum kostümünün bedeni envaiçeşit pırıltılı taş ile süslü. Geniş omuzlarına müthiş yakışan ve kaslı bacaklarını saran bu kıyafet ve içindeki hayat dolu bedeni devinimleriyle başımı döndürmeye yetti. Hayır sarhoş değilim. Ama az sonra olacağım çünkü tam kapıdan çıkacakken dayanamayıp Isaac’i öpmeye başladım. Ve o kulağıma şunu fısıldadı: “Biliyor musun Tijen? Yıllar sana hiçbir şey kaybettirmemiş. Hala o otuz yıl önceki halin gibi beni heyecanlandırabiliyorsun!” Siyahi adamları çok iri oldukları için seviyoruz sanır herkes. Diğerlerini bilmem ama benim Isaac’im o kocaman gövdesinin içinde o kadar nazik bir aşık barındırıyordu ki ne zaman elbisemin fermuarını indirdi, ne zaman beni kapının dibindeki duvara dayadıktan sonra yüz seksen derece çevirip yerdeki halıda son bulan bir dansa kaldırdı farkına bile varmadım. Aslında her şeyin farkındaydım. Kulağımda Isaac’le ilk dans ettiğimiz şarkı olan Careless Whisper’ın saksafon nağmeleri ve “Tonight the music seems so loud / I wish that we could lose this crowd // Bu gece müziğin sesi çok yüksek / keşke bu kalabalıktan kurtulabilsek” diyen George Michael’ın davetkar sesi vardı. Bu şarkı acılı bir ayrılık şarkısıydı ama o ses bizi acıya en yakın noktadaki bir zevki tatmaya davet ediyordu. Sonra ne mi oldu? Filmlerdeki gibi ‘yemeğin canı cehenneme’ dedik. Kendimizi yerde, o pahalı Elvis kostümünün üzerinde debelenirken bulduk.

Devamı Dedektif Dergi’de…

https://dedektifdergi.com/tilda-ve-digerleri-17/

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s