Ön not: Bunların hiçbirini ben yazmadım. Ben sadece derledim, toparladım, düzenledim, önünüze getirdim. Bir daha analım, hiç unutmayalım diye. Çünkü destan klavyede yazılmaz. Destan, koynunda yılan beslerken sonradan o yılanı “terörist” ilan ederek uydurulmuş bir düşmana karşı değil, gerçek düşmana karşı çarpışılan savaş alanında yazılır.

Meğer ki, o koynunda yılan besleyenler, beslediklerinin düşman olduğunu bile bile beslemiş ve kendileri de o yılandan daha beter düşman olmasınlar.

***

Bu hikayenin geçmişteki bölümlerinde:

Geçmişten ders almadığımız sürece, geçmişimizde ne olduğunun pek de önemi yoktur. Zamanında üç kıtaya birden yayılmış bir imparatorluktan geriye, elimizde, bu üç kıtanın tam ortasında duran bir yarımada kalınca, hanedanlar ve imparatorluklar devrinin bittiğini bilerek, aynı bayrak altında, dinimiz, dilimiz, ırkımız, rengimiz ne olursa olsun, bir ulus-devlet mantığı içinde (çekik gözlü Çin asıllı Amerikalının Amerikan marşını söylerken duygulanması gibi) yaşamayı öğrenmiş olmamız gerekir(di). “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım!” diyerek, bizi sömürmeye çalışan, toprak ve kültürel zenginliklerimizi kendi çıkarları için kullanan yerel derebeylerinden kurtulalım diye savaşmışken, bu derebeylerinin kapitalizmle güçlenip, küresel markalarla istilaya yelteneceklerini kim tahmin edebilirdi ki?

Biz, en iyisi, bu toprakların şanlı hikayelerinden biri olan bu hikayenin başlangıç noktalarından birine gidelim. Gölge isminde bir genç kadın, ilk zamanda yolculuğu gerçekleştirerek, Küçük Asya da denen bu üç kıtanın ortasındaki meşhur yarımadaya yerleşik ülkesinin tarihindeki dönüm noktalarından birine yollanmıştı. 26 Ağustos 1922 akşamı Anadolu’da Afyon denen şehrin Kocatepe mevkiine… Ama biz birkaç gün daha geriye gidelim. Memleket dahili ve harici bedhahların işgali altında iken, silah, cephane, asker, para, pul bile yokken nasıl destan yazılıyormuş, bir bakalım.

***

1922 Haziran ayı.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Batı Anadolu’yu işgal etmiş olan Yunan ordusuna karşı taarruza geçme kararını aldı. Bu kararı Batı Cephesi Komutanı Mirliva İsmet Paşa, Genelkurmay Başkanı Birinci Ferik Fevzi Paşa ve Milli Savunma Bakanı Mirliva Kazım Paşa ile paylaştı.

19 Haziran 1922, İzmit.

Fransız Diplomat Claude Farrère Gazi Mustafa Kemal’i ziyaret için İzmit’e geldi.

Paşam: Efendiler, Türk halkı asırlardan beri hür ve bağımsız yaşamış ve bağımsızlığı hayati gereklilik kabul etmiş bir ırkın kahraman evlatlarıdır. Bu millet istiklalsiz yaşamamıştır. Yaşayamaz ve yaşamayacaktır.

17 Ağustos 1922, Konya.

Mustafa Kemal Paşa, taarruz hazırlıklarını izlemek için 17 Ağustos gecesi Ankara’dan ayrılarak Konya’ya gitti. Ankara’dan ayrıldığını bilen yalnız bir kaç kişi vardı. Hatta 21 Ağustos’ta Çankaya’da bir balo tertiplendiği bile ilan edildi. Halbuki Mustafa Kemal, 20 Ağustos’ta Akşehir’de idi.

20 Ağustos 1922 Akşehir.

Başkomutan, Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa’ya 26 Ağustos’ta taarruza geçilmesi emrini verdi. Aynı gece yapılan komutanlar toplantısında durumu bütün komutanlara harita üzerinde açıklayan Başkomutan, taarruz emrini yineledi.

Türk ordusu 25-26 Ağustos gecesi bütün hazırlıklarını yapıp, düşman cephesine iyice yaklaştı. Taarruz süresince, ordunun ihtiyacı olan cephane, malzemenin taşınması için yine halktan yardım istendi. Erkekleri cephede olan kadınlar, yüzlerce kağnı ile geldiler. 

Türk taarruz planının esası, düşmana, geride yeni bir cephe kurmasına olanak vermeyecek bir biçimde bir tek darbede yenmek ve düşman silahlı kuvvetlerini imha etmek idi. Bin bir güçlük ile sağlanmış bulunan cephanenin uzun bir savaşa yetmesi mümkün değildi.

26 Ağustos 1922 sabahı, saat 04.00; Afyon, Kocatepe.

Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi komutanı İsmet Paşa ile birlikte taarruzu yönetmek üzere Kocatepe’deydi.

***

Gölge Kız: Paşam! Memleket yangın yeri! Hemen benim zamanıma, yani 2017  senesine gelip yardım etmelisiniz!

Paşam: Yangın yeri tabii ki! Göz bebeğimiz İstanbul 13 Kasım 1918’den beri, güzel İzmirimiz 15 Mayıs 1919’dan beri işgal altında!

Gölge Kız: Paşam muhalif olan herkesi tutuklayıp, kendilerinden olmayan herkesin sesini kesmek istiyorlar!

Paşam: Tutukladılar elbette! Jön Türklerle beraber aralarında Fethi Bey’in de olduğu 63 arkadaşımızı tutuklayıp önce Limni’ye sonra Malta’ya götürdüler.

Gölge Kız: Paşam orduyu itibarsızlaştırmak için ellerinden geleni yapıyorlar!

Paşam: Biz Türk ordusunu, içinde görev almakla gurur duyulan, yurt savunması zamanı gelince kaçmak için değil, görev almak için can atılan bir kurum haline öyle bir gecede getirmedik Küçük Hanım! Bu yüzden şanlı Türk Ordusu’nun itibarı da öyle bir gecede yerle bir olamaz! Bunu yapmayı akıllarından geçirenler dahi, tarih önünde hesap vermeye mahkumdurlar!

***

1922 yılı, Anadolu’da durum.

Yiyecek, giyecek, cephane yoktu. İstanbul’daki yönetim zorunlu askerliği kaldırdığını duyurunca firar olayları artmıştı. İstiklal Mahkemeleri kuruldu. Bu mahkemeler, asker kaçakları, bozguncular, casuslar, soygunculara karşı sert bir şekilde çalışırlarken, Tekalif-i Milliye Emirleri’nin yerine getirilmesini sağladılar. Bu emirlere uymayıp, istenen malzemeyi vermeyenleri cezalandırdıkları gibi, Tekalif-i Milliye Emirleri dışında, halkın elindeki ulaşım araçlarını ve yiyecek maddelerini ve hayvanlarını zorla alan devlet görevlilerine karşı da sert önlemler almaktan çekinmediler.

Kastamonu İstiklal Mahkemesi Başkanı Mustafa Necati Bey, Bolu’da 200 asker kaçağını yargıladı. Firariler önce idam cezasına çarptırıldılar. Fakat eşrafın suçluları uyarması ve T.B.M.M.’nin ve Milli Mücadele’nin manasının anlatılması sonucu hatalarını anladılar ve cepheye sevk edildiler. Bunlar gibi pek çok eli silah tutan insanlar, Padişah askerliği kaldırdığı ve T.B.M.M.’nin ulusal amacı hakkında bilgileri olmadığı için kaçıyorlardı. İstiklal Mahkemeleri’nin, bir yandan cezalandırmak, diğer yandan inandırarak bu insanları kazanmak yöntemleri ile binlerce firari teslim oldu ve cepheye yollandı.

Anadolu’nun işgal altında olduğunu, tam bağımsızlığın bize zorla dayatılan antlaşmalarla değil de ancak kesin bir zaferle kazanılabileceğini kime, başka hangi yollarla duyurabilirlerdi ki?

***

Gölge Kız: Paşam sene 2017 oldu ama haber alma özgürlüğümüzü kısıtlıyorlar, interneti yavaşlatıyorlar!

Paşam: Bu İngilizler yok mu bu İngilizler! Hele o Lloyd George! İtilaf devletleri, Mondros’ta bize imzalattıkları mütareke ile önemli gördükleri yerleri işgal etme haklarını Anadolu’yu kuzeyden, doğudan ve batıdan işgal ederek kullandılar. İngilizlere güvendik, İstanbul’dan vazgeçtiğimiz düşünülmesin diye Meclis 18 Mart 1920’de İstanbul’da toplandı. Sonuç ne oldu? 11 Nisan’da Milliyetçiler için ve bir ay sonra ben ve silah arkadaşlarım için Hilafet’e karşı çıkmak suçundan idamımız istendi!

***

“Mehmet Vahidüddin, Onay,

‘Kuvayı Milliye’ adı altında çıkardıkları fitne ve fesatla, anayasaya aykırı olarak halktan zorla para toplamak, asker almak, bunun aksine hareket edenlere işkence ve eziyet ederek şehirleri yakıp yıkmaya kalkışmak suretiyle iç güvenliği bozanların tertipçisi oldukları iddiasıyla haklarında dava açılan, üçüncü ordu müfettişliğinden alınarak askerlik mesleğinden çıkartılmış bulunan Selanikli Mustafa Kemal efendi, eski yirmi yedinci fırka kumandanı miralaylıktan emekli İstanbullu Kara Vasıf Bey, eski yirminci kolordu kumandanı Mirliva Salacaklı Fuat Paşa ile eski Vaşington elçisi ve Ankara milletvekili Midillili Alfred Rüstem ve sıhhiye eski müdürü İstanbullu Doktor Adnan Bey ile üniversite batı edebiyatı eski öğretmeni Halide Edip Hanım’ın, ayrıntıları 11 Mayıs 1336 (1920) tarihli ve 20 numaralı karar tutanağında yazılı olduğu üzre, Mülkiye Ceza Kanunu’nun kırk beşinci maddesinin birinci fıkrası delaletiyle elli beşinci maddesinin dördüncü fıkrası ve elli altıncı maddesi uyarınca, sahip oldukları askeri ve mülki rütbe ve nişanlarla, her türlü resmi ünvanlarının kaldırılmasına ve idamlarına, halen firarda bulunmaları dolayısıyla kanun hükümleri gereğince mallarının haczedilerek, usulüne göre idare ettirilmesine dair İstanbul bir numaralı sıkıyönetim mahkemesi tarafından gıyaben verilen hüküm ve karar, ele geçirildiklerinde tekrar yargılanmak üzere tasdik edilmiştir. Bu Padişah Buyruğu’nu yürütmeye Harbiye Nazırı görevlidir. 24 Mayıs 1336 (1920).”

26 Ağustos 1922 sabahı saat 04.30; Afyon, Kocatepe.

26 Ağustos gecesi 5. Süvari Kolordusu, Ahır Dağları üzerindeki Yunanların gece savunmadığı Ballıkaya mevkiinden sızma yaparak Yunan hatlarının gerisine intikale başladı. İntikal bütün gece sabaha kadar sürdü. Yine 26 Ağustos sabahı Başkomutan Mustafa Kemal Paşa, yanında Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile birlikte muharebeyi idare etmek üzere Kocatepe’deki yerini aldı. Taarruz, saat 04.30’da topçuların taciz ateşi ile başladı.

26 Ağustos 1922 sabahı, saat 05.30. Afyon, Kocatepe.

Etem Tem, Afyon Kocatepe’de çektiği Mustafa Kemal’in o meşhur fotoğrafının hikayesini, Fikret Otyam ile 1960 yılında yaptığı söyleşide şöyle anlattı:

Etem Tem: O sabah Kocatepe’de bulunuyorduk. Taaruz, şafak vakti saat beşte başlamıştı. Mustafa Kemal Paşa, günler ve geceler süren yorgunluğuna rağmen ayakta, vaziyeti adım adım takip ediyor, direktifler veriyordu. Bir ara kumandanlardan ayrıldı. Tek başına, kayalıklar arasında dalgın ve düşünceli dolaşmaya başladı. Zaman zaman sahra dürbünleriyle düşman cephesine bakıyordu… Bir aralık o kayalık tepenin ucuna geldi. Hafifçe eğilmişti. Başparmağı dudaklarının arasındaydı… Hemen objektifimi çevirdim, adeta nefes almayacak kadar bir sessizlik içinde deklanşöre bastım, resmini çektim. Saat on birdi. O gün 7×11 boyunda sekiz on rulo film çektim. Bir kaç tane 10×15 cam. Mustafa Kemal Paşa, bütün gün ağzına bir lokma koymamıştı. Gece ric’ate (geri çekilme) başladılar. 2 Eylül’de Uşak’a girdik. Vakit yoktu. Ahır bozması bir yerde bir kaç film yıkadım. Fotoğraflar birbirinden güzeldi. Hemen dört tane yaptım, ertesi sabah götürdüm. İçeri aldılar. Berberi traş ediyordu. Odada portatif bir masa, bir portatif karyola, iki iskemle vardı. Bir aralık odayı işaret etti: “A be…. Bu bir başkumandan odasına yakışmaz” dedi. Salih (Bozok) odayı halılarla süsleyeceğini söyledi. Zira o gün Trikopis getirilecekti. Gazi, fotoğrafları aldı, baktı. Parmaklarını fotoğrafların üzerinde  gezdirdi ve çekti: “Çok güzel,” dedi.

30 Ağustos 1922.

Meydan savaşından sonra, çevreyi gezen Mustafa Kemal Paşa, düşmanın ağır yenilgisini, savaş alanında bıraktığı silah, cephane ve savaş malzemesini, ölülerini, sürü sürü esirin kafilelerle geriye götürülmesini gördükten sonra çok duygulanmıştı.

Paşam: Bu manzara insanlık için utanç vericidir. Ama biz burada vatanımızı savunuyoruz. Sorumluluk bize ait değildir.

30 Ağustos 1922.

Başkumandanlık Meydan Muharebesi’nin bittiği gün ilan edilen tarih 30 Ağustos 1922 günü idi. Aynı gün Türk kuvvetleri Kütahya’yı da geri aldılar.

1 Eylül 1922.

Anadolu’daki Yunan kuvvetlerinin yarısı esir veya imha edildi. Çalköy’de yıkık bir evin avlusunda buluşan Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa ve İsmet Paşa, geri çekilen Yunan ordusunun takip edilmesi için Türk ordusunun büyük bir kısmının İzmir istikametinde ilerlemesini kararlaştırdılar. Mustafa Kemal Paşa tarihi emrini orada verdi:

ORDULAR!

İLK HEDEFİNİZ

AKDENİZ’DİR,

İLERİ!

9 Eylül 1922 sabahı.

Türk ordusu, 15 günde 450 kilometre yol kat etmiş olarak 9 Eylül sabahı İzmir’e girdi. Yüzbaşı Zeki Bey kumandanlık dairesine, Yüzbaşı Şerafettin Bey Hükümet Konağına, 4. Alay komutanı Reşat bey de Kadifekale’ye Türk bayrağını çektiler.

Etem Tem İzmir’e dair anılarını anlatmaya devam ediyor: 9 Eylül’dü… Kadifekale’ye çıkmıştık. Zaman güneş batımına yakındı. Deniz pırıl pırıldı… Şehir ayaklar altındaydı… Körfezde bazı vapurlar vardı… Dumanlıydı vapurlar… Bir rapor geldi. Süvarilerimiz İzmir’e girmişti….”Ordular ilk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri..” emri yerine getirilmişti. İzmir bizimdi yine… Sonra mı?.. Ha, evet… Sonra otomobillerle şehre girdik. İlk işim bir fotoğrafçı bulmak oldu. Kocatepe’de çektiğim sekiz on rulo filmi bir Rum fotoğrafçıya verdim. Zaman geçirmek için etrafta biraz döndük, dolaştık… Sonra yeniden geldik. Fotoğrafçı geldiğimizi, içeri girdiğimizi görünce ‘Fotoğraflarınız bir harika!’ diye bağırdı. Baktım fotoğraflar daha yaş yaştı… Doya doya baktım… Hakikaten birer harikaydı… Taa Uşak’tan İzmir’e kadar bu anı bekliyordum. Fotoğrafların kuruyup, hazır olması için  birkaç gün daha lazımdı. Ertesi günü gelip almak üzere karargaha, Bornova’ya döndük. Ertesi sabah otomobille indik İzmir’e… Millet yollara dökülmüştü… Bayram vardı… ‘Biraz sonra Mustafa Kemal gelecek’ dedik…

10 Eylül 1922, İzmir.

Mustafa Kemal Paşa 10 Eylül’de İzmir’e girdi. 10 Eylül’de bile yer yer çarpışmalar sürmekteydi. 3.000 kişilik bir Yunan kuvveti esir alınmıştı. Mustafa Kemal’in kalması için Karşıyaka’da bir köşk hazırlandı. Yunan Kralı Konstantin de bu köşkte kalmıştı. Evin kapısında kendisini karşılayanlar merdivenlere bir Yunan Bayrağı sermişlerdi. Yunan Kralı’nın Türk Bayrağı’nı çiğneyerek eve girdiğini belirtip kendinin de misilleme olarak Yunan bayrağını çiğnemesi gerektiğini söylediler.

Paşam: Hata etmiş. Ben bu hatayı tekrar edemem. Bayrak, bir ulusun şerefidir. Ne olursa olsun yerlere serilemez ve çiğnenemez. Kaldırınız.

La Croix (12 Eylül 1922); L’Humanite (11 Eylül 1922); Journal Des Debats (10 Eylül 1922); Le Petit Journal (11 Eylül 1922); Le Temps (10 Eylül 1922) isimli Fransız gazetelerinin ortak haberi.

“General Zeki Bey komutasındaki 2. Süvari sabah İzmir’e girdi. İşgal sırasında kazanan tarafın abartılı zaferi söz konusu olmadı. Adana’dan gelen telgrafa göre Yunan orduları herhangi bir direniş göstermedi. Yunan güçlerinin şu an itibariyle başka bir yere tahliyesi tamamlandı. Fakat İzmir ve çevresindeki 500.000 mülteci her şeyden yoksun durumdalar. Barınaksız ve gıdasız bir şekilde dolanıyorlar. Bankaların ve Avrupa menşeli kuruluşların, müttefiklerin deniz kuvvetleri tarafından korunduğu olası bir ihtimaldir.”

13 Eylül 1922.

Gölge Kız: Paşam İzmir yanıyor! Yangını Türkler mi, Ermeniler mi, Rumlar mı çıkarmış bilinmiyor Her yerden farklı bilgiler geliyor!

Paşam: Bunu yapanın milliyeti mühim değildir. Lakin bunu her kim bilerek yaptı ise, cibilliyetsiz bir insanın gayri-ahlaki bir faaliyeti yüzünden binlerce masum insan evsiz ve canım şehir insansız kalacaktır!

Etem Tem devam ediyor: Görmeliydiniz o anı… İzmir yanıyordu… Ne dost ne düşman belliydi… Cayır cayır yanıyordu İzmir… Fotoğrafçı dükkanının olduğu yere güçlükle varabildik. Fakat ne görelim? Dükkan yanmıştı… Uşak’ta o ahır bozması yerde yıkaya bildiğim birkaç film kalmıştı elimde… Ötekilerin hepsi fotoğrafçı dükkanıyla birlikte yandı kül oldu…

***

Gölge Kız: Paşam, milleti asker darbe yapacak diye korkutup korkutup sonra da kendi masum halkına ateş açan insafsızların Türk ordusunda yer bulabileceği gibi korkunç bir gerçeği savunarak, tarih yazdıklarını sanıyorlar!

Paşam: Türk askeri masum kadına, çocuğa, yaralı askere ateş açmadı. Tarihin hiçbir döneminde de açmayacaktır!

İngilizler’in Türk esirlerin üzerinde buldukları 31 Ağustos 1915 tarihli belge:

“ASKERLER!

Haşmetli Efendimiz, Sevgili Hükümdarımız size, sivil halkla değil, düşmanlarla savaşmanız gerektiğini bildiriyor. Silahlarınızı asla savaşmayan sivil halka doğrultmayınız.

Teslim olanları ve silahlarını bırakanları koruyunuz.

Din adamlarına, kızıl haç görevlilerine, sağlık ekiplerine ve askeri hastanelere saldırmayınız. Aynı şekilde yaralıları taşıyanlara ve onların başında bulunan silahlı askerlere de saldırmayınız.

Yaralıların bulundukları yerlere, şiddet kullanarak, zorla girmeyiniz. Kim düşman askerine, onun bayrağına ve üniformasına saygılı davranmaktan kaçınırsa, ya da onlara karşı zehir kullanırsa o şerefli bir insan değildir. Çünkü bu şekildeki davranışlar Allah’ın emirlerine karşıdır, Türk hoşgörüsüne ve de haysiyetine aykırıdır.

Bizim ülkemizde huzur içerisinde yaşayan düşman askerlerine ve vatandaşlarına saygı gösteriniz. Düşmanların kiliselerini tahrip etmeyiniz, çünkü Allah bize bütün dinlere hürmet etmemizi emrediyor.

Allah zulmü ve zalimliği sevmez. Onun laneti bunun ikisinin üzerinedir. Baskı altında bulunan Müslüman din kardeşlerimizi, düşmanca davranarak tehlike altına atmayalım. Baskı, ancak düşmanlığın  şiddetini ve gücünü artırır. Galibiyet demek zalimlik demek değildir, bu sebeple barışçıl olanlarla düşmanca tavır takınan halk ayırt edilmelidir. Onların mallarını gasp etmeyiniz. Düşman köylerini, evlerini ya da barakalarını yakıp yıkmayınız, komutanın talimatı olduğu zannedilebilir. Her zaman başınızdaki liderinizi bilgilendiriniz.

Arkadaşlarınızı zorbalık yapmaları durumunda engelleyiniz. Kendi kadınlarınıza ve kız kardeşlerinize nasıl saygı gösteriyorsanız, düşman kadınlarına ve kızlarına da öyle saygı gösteriniz.

Muharebeden sonra yaralılara doğrudan yardım ediniz. Himayeniz altındaki yaralılara kendi yaralılarınız gibi davranın çünkü bir yaralı artık sizin düşmanınız değildir. O size Allah’ın ve komutanlarınızın bir emanetidir. Düşman yaralılarının başında nöbet görevi verilirse, onlardan hiç bir yardımı esirgemeyiniz.

Esirlere insanca davranınız ve onlarla dini meselelerde tartışmayınız. Onların eşyalarına ellerinizi uzatmayınız.

Kızılhaç taşıyıcılarına el uzatmayınız. Beyaz bayrak, anlaşma yapma isteği anlamına gelmektedir. Bu yüzden onlara ateş edilemez.

Karşınızda bulunan düşmana da muhtemelen aynı şekilde talimat vermiştir. Verilen talimatlara uyarak savaşta ölürseniz, böylece vatanperverlik, şehitlik mertebesine erişmiş olursunuz. Memleketinize sağ salim dönerseniz, o zaman Osmanlı milletinin onurunu ve itibarını koruduğunuz için, siz de itibar görürsünüz.

Allah sizi korusun…”

***

Gölge Kız: Paşam yönetimde görev değişikliği yapıyorlar, şıracı gidiyor, bozacı geliyor göreve!

Paşam: Memleket yönetmek çoluk çocuğun eline verilmiş silah gibidir, hiç ummadığın anda elinde patlar ve herkesi beise boğabilir. O yüzden bu işler azami derecede dikkat ve ciddiyet ister Gölge Kızım. Kararları verecek kişilerin akil olması kadar ehil olması da gerekir.

Gölge Kız: Paşam, bütün komşularımızla kavga halindeyiz. Eline klavyeyi alan şimdiye kadar huzur içinde geçindiğimiz, onca insanımızı işçi olarak gönderdiğimiz komşu ülkelere haddini bildirmeye kalkışıyor!

Paşam: Biz 30 Ağustos zaferini klavye dediğiniz icatla yazmadık. Bu destanı, binlerce şehit Türk evladı kanıyla yazdı. Aynı anda komşu Yunanistan’ın on binlerce evladı da kendilerine ait olmayan topraklarda hak iddia eden komutanları yüzünden canlarını verdiler. O yüzden destan yazdık diyenler bunu derken bir değil iki kere düşünecekler!

Gölge Kız: Paşam, bir dini topluluğu devletin için sızmakla suçlayıp, diğerlerinin devletin valisini tekbirlerle göreve getirebilmesine çanak tutuyorlar. Memleket din tacirlerine arena oldu adeta!

Paşam: Size her gün televizyon ya da internet dediğiniz o melun icattan hakikatle alakasız malumatları verenler, masum vatandaşa ateş açtı diye bildirdikleri gençlerin vatan sevgisi ve haysiyetten yoksun olarak yetiştirilmeleri için “ne istediler de vermedik” dedikleri tarikatlara dönüp bir bakmalıdırlar! Türk genci al bayrağını alnına koyup nimetini yerden alıp öpüp başına koyarak yetiştirilir. Bundan ötesi teferruattır!

***

30 Ağustos 1924, Kocatepe…

Paşam:  Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk Devleti’nin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri burada atıldı. Ebedî hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada uçuşan şehit ruhları, devlet ve cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır.

Ocak 1925, Türkiye Büyük Millet Meclisi.

1925 Ocak ayı sonlarında, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası Erzurum Milletvekili Ziyaeddin Efendi, TBMM kürsüsünde, iktidardaki Cumhuriyet Halk Fırkası’nın icraatlarına ağır eleştiriler yöneltti:

Ziyaeddin Efendi: Yeniliğin isret (içki içme), dans, plaj sefasından başka bir şey ifade etmemektedir. Fuhuş artmıştır, Müslüman kadınların edeplerini kaybetme yolundadırlar. Sarhoşluk himaye, hatta teşvik olunmaktadır. En önemlisi de dinî duygular rencide edilmektedir. Yeni rejim sadece ahlaksızlık getirmiştir. Bu rezil bir yönetim memleketi çamurların içine sürüklemektedir.

13 Şubat 1925, Piran (Dicle ilçesine bağlı bir köy) camii, Diyarbakır.

Şeyh Said, 13 Şubat 1925 Cuma günü, Piran camisinde verdiği vaazda halka şöyle sesleniyordu:

Şeyh Said: Medreseler kapatıldı. Din ve Vakıflar Bakanlığı kaldırıldı ve din mektepleri Millî Eğitim’e bağlandı. Gazetelerde birtakım dinsiz yazarlar dine hakaret etmeye, Peygamberimize dil uzatmaya cüret ediyorlar. Ben bugün elimden gelse, bizzat dövüşmeye başlar ve dinin yükseltilmesine gayret ederim.

Şeyh Said, Varto’daki Alevi Zaza olan Hormek aşireti reisleri Halil, Veli ve Haydar Ağalara gönderdiği mektupta da söyle yazıyordu:

Şeyh Said: İslam dinini, kafir olan Mustafa Kemal’in yedi zulmünden tahlis etmek (kurtarmak) gazası niyetiyle Susar’a hareket edildi. Bu gaza ve cihadın mezhep ve tarikat tefrik edilmeden, ‘Lailahe illallah Muhammedün Resulüllah’ diyen bütün İslam muvahhidleri üzerinde farz olduğundan, büyük bir gayret ve secaat sahibi olan Müslüman aşiretinizin de şeriat-ı garrayı Ahmediyye’ye ve bu cihad-ı ekbere itba’ edeceğinize itimadım berkemaldir. Ya eyyühel-ensar, dinimizi ve namusumuzu bu mülhidlerin(imansızların) elinden kurtaralım, size istediğiniz yerleri verelim. Bu dinsiz hükümet bizi de kendisi gibi dinsiz yapacaktır. Bunlarla cihad farzdır.

15 Nisan 1925.

Şeyh Şerif ve yanındaki bazı aşiret reisleri Palu’da yakalanırken, Şeyh Said de Varto yakınlarında ele geçirildi

Diyarbakır’’daki Şark İstiklal Mahkemesi Şeyh Said ve kırk yedi ayaklanma yöneticisi hakkında da ölüm cezası verdi.

***

Gölge Kız, böyle bir ayaklanmada bir vatan haini kurşunuyla, ya da Çanakkale’de havada birbiriyle çarpışan akıl almaz mermilerden biriyle yahut İzmir’de Yunanlılarla çarpışırken alnına isabet eden bir mermiyle yaralandı. Kurtuluş Savaşı sırasında cepheye sırtında mühimmat ve yiyecek taşıyan binlerce Gölge Kadın’dan biri gibi olduğu yere yıkıldı. Onardan sonra gelecek nesiller o ağaçların gölgesinde rahat rahat oturabilsin diye, Anadolu’daki binlerce ağacın gölgesi mezar oldu kadınlarımıza, erkeklerimize…

***

30 Ağustos 1925, Kastamonu.

Paşam: EFENDİLER VE EY MİLLET! İYİ BİLİNİZ Kİ TÜRKİYE CUMHURİYETİŞEYHLER, DERVİŞLER, MÜRİTLER, MENSUPLAR MEMLEKETİ OLAMAZ!

***

1 Ağustos 2017, Safranbolu.

Son not: Bunların hiçbirini ben yazmadım. Ben sadece derledim, toparladım, düzenledim, önünüze getirdim. Bir daha analım, hiç unutmayalım diye. Çünkü destan klavyede yazılmaz.

Temcit pilavı gibi pişirilip pişirilip önümüze sunulan ‘Din elden gidiyor’ cümlesini kullanarak dini pazarlayan Şeyh Said gibi nice vatan hainlerine karşı mücadele edilirken yazılır destan.

 

***

Bu hikayem Gölge Dergi’nin Ağustos 2017 tarihli  119. sayısında yer almıştır. İllüstrasyon, Yunus Kocatepe…