Bu hikayem Gölge Dergi’nin Temmuz 2017 tarihli 118. sayısında yer almıştır. Derginin kapak illüstrasyonu; Işın Özel…

Previously on Gölge:

Kazım Kızıl: Bizi intikam hissi değil, haksızlıklara karşı sessiz kalamama içgüdümüz birleştirdi Ybani. O muhteşem öfkenin gücünü intikamdan daha güzel amaçlar için kullanabilsen keşke.

Gölge: Kötüleri adalete teslim edip, adil bir şekilde yargılanmalarını sağlamazsak kötülerden ne farkımız kalır ki?

Ybani: Hahaahah! Kötüler kötülüklerini gizlemek ya da her türlü kirli işlerini, işlerine geldiği gibi yürütebilmek için adaleti alüminyum levha gibi eğip bükerlerken, adil yargılanma diye bir şeye inanacağımı mı sanıyorsun? Hem seçim dediğiniz şey, siz koyunların önüne sunulan iki seçenekten ibaret: “Ölüm mü, sıtma mı?” Sanıyor musunuz ki sandığa gittiniz, seçim yaptınız. Sizi bu masallarla uyuturlarken, kapalı kapıların ardında büyük büyük paralı amcaların istediği oluyor her zaman. Başta Amerika olmak üzere tüm dünyada bu böyle.
***
Abraham Lincoln: Tüm adanmışlığımızı, adanmışlığın en son örneğini gösteren bu onurlu ölülerimizden örnek alarak, bu kayıplarımızın hayatlarını beyhude yere vermemiş olduklarını ispat için, bizler bu askerlerimizden kalan büyük bir görev yüklenmiş olarak buradayız ki, bu ülke, Tanrı’nın huzurunda özgürlüğün yeniden doğuşuna sahne olmalıdır ve halkın kurduğu, halk tarafından seçilen ve halk için çalışan bu devlet dünya üzerinde sonsuza dek var olmalıdır. (Meşhur Gettysburg konuşmasının son bölümüdür, çeviren Tuğba Turan.)
***
1789 Fransız Devrimi’nden 76 yıl sonra Amerika’da Abraham Lincoln, eşitlik, özgürlük kelimelerini kullanarak halka hitap edecekti. Fransızların sloganının aksine burada “kardeşlik” kelimesi yer almayacaktı. Çünkü Amerika pek çok farklı ırk ve renkten insanı aynı bayrak altında kardeşlikten daha farklı bir yalanla bir araya getirmeyi planlıyordu: Herkesin zengin ve meşhur olabileceğini düşündüğü o Amerikan rüyası ile…
***
Bu ay avukat aracılığıyla resmi bir evrak geldi. Gölge Dergi’nin 100. sayısı olan Ocak 2016’dan beri 17 aydır bizi maceradan maceraya, ülkeden ülkeye, yüzyıldan yüzyıla sürükleyen anti-kahramanımız Gölge Kız ve İsveçli yazar Steig Larsson’dan devşirme bilgisayar korsanımız Lisbeth Salander, karşılıklı hikaye kahramanlığı-yazarlık sözleşmemizin sonuna yaklaştıklarını hatırlattılar. Haklılardı. Sezen Aksu’nun dediği gibi “hiçbir acı sonsuza dek sürmez”di, tıpkı hiçbir güzelliğin, hiçbir hikayenin, hiçbir aşkın sonsuza dek sürmeyeceği gibi. Benim Gölge ve Lisbeth’le olan eğlenceli fakat “ne idüğü belirsiz” türdeki fantastik maceracı yazılarım da sonsuza dek sürmemeliydi.
***
Gölge: İlk maceramızı hatırlıyor musun Lisbeth? Batman’le tanışmıştık!

Lisbeth: Hatırlamaz olur muyum? Ne demiştik: “Bir kadına yapılan eziyetin, maddi değeri olmadığı için, bu erkek egemen suç ve ceza liginde cezalandırılmasına gerek yoktu. Ama işin içine banka dolandırıcılığı, petrol kaçakçılığı, sahte para, kadın ve uyuşturucu ticaretiyle ilgili su götürmez belgeler girince, bu kadın düşmanları birer birer uzun yıllar çıkamayacakları tecrit hücrelerini boyladı. Bazı hapishanelerde kaçakçılık yapanlar, bunları haber edip yazanlarla aynı hücreye düştü. Çünkü bu adalet sisteminde eşeği dürtmek serbest, “eşek dürtüldü” yazmak suçtu. Kör olması gereken adalet sağır ve dilsizdi. Anlaşılan o ki okuma yazma da bilmiyordu.”
Gölge: Sonrasında Batman’in bizi Safranbolu’ya bırakmasını rica ettik. Hatırla ona hala iyilik borcumuz var.

Lisbeth: Ve yanmış bir konaktaki bir kadın cesedine ait muammayı çözebilmek için mavi gözlü köpek Çakır’la beraber tüm dedektif alemini başımıza toplamıştık. Seyfettin Efendi, Sherlock Holmes, Dr. Watson, Mösyö Poirot ve hatta Dedektif Ornitorenk Perry!

Gölge: Taliban tarafından kafasına bir kurşun sıkıldıktan sonra hayatta kalmayı başarabilen Malala Yusufzay ile tanışmamız da müthişti. Yazar Mona Melthaway ve gazeteci Merk Macarer’ de buradan teşekkür etmemiz lazım. PISIS’ın elinden 100 tutsak kadını kurtarmıştık.

“Kadınlar mahpus… Kadınlar mazlum… Kadınlar mahkum… Kadınlar mahrem… Kadınlar mahrum… Gidecek yerleri yok. Medeni ülkeler vergi alamayacağı, gebeliğini kontrol edemeyeceği, çocuğunu eğitemeyeceği göçmenleri ülkesine sokmak istemiyor. Eğitim seviyesi düşer sonra. Benim ülkem gibi ülkeler ise, 100 kişilik metrobüsün karnına tıkışa tıkışa 150 kişi sığışmamız gibi şiştikçe şişiyor savaş mültecileriyle. Ne bir çözüm, ne bir eğitim, ne bir sağlık, ne bir çalışma politikası var.”

Lisbeth: “Bir kadını yakacakalar ve biz bunu önlemek için zorundayız” diyerek geldiğin günü çok net hatırlıyorum Gölge. 1 Nisan 2016 şakası gibiydi.

Gölge: Ve 30 Mayıs 1431’e gitmemiz de öyle! 1412’de Fransa’da doğmuş olan, erkek kıyafeti giyip İngilizlere karşı ülkesi için savaşıyor diye İngiliz yanlısı bir psikopos tarafından 19 yaşında yakılarak öldürülen Jeanne D’Arc’ı kurtarma planımız suya düşmüştü. Asıl mesele önce yakılıp 400 sene sonra aynı kilise tarafından Azize ilan edilmesiydi.

Lisbeth: Jeanne D’Arc’ın yakılmasına müdahale edemeyeceğimizi adın gibi biliyordun!

Gölge: Sen de Cyrano de Bergerac’ın zaman makinesi ile estetik operasyon yaptırarak burnunu düzeltmesinin tarihte nelere mal olabileceğini!

“Yirmi birinci yüzyıl kadınının on beşinci yüzyıl kadını için yapabileceği hiç bir şey yok. Yanacaksa yanacak, asılacaksa asılacak, taşlanacaksa taşlanacak. Karanlıklar aydınlığa çıksın diye yanacak tüm bedenlerin yanına tek tek gömemeyiz kendimizi. Bazıları gibi kafamızı kuma da gömemeyiz. Din uğruna öldürülmüşler için hiç bir şey yapamasak bile, geleceğe dönüp, bu uğurda öldürülecekler için bir şeyler yapmalıyız. En azından susmamalıyız. Başörtülü ya da başörtüsüz kadınların yerde sürüklenmesi hadisesinde oh olsun’cular gibi taraf tutmamalıyız.”

Lisbeth: Sadece kadınlar mı! Çocuklar da tehdit altındaydı her yerde! Ensarlarda, vakıflarda!

“Yetişkin erkek ve kadınları evrensel ahlak kuralları dışında kendi uydurdukları boş hurafelerle sürekli kontrol altına almaya çalışıp, çocukları, bu kontrol ettiklerini sandıkları sel gibi coşmuş kadın/erkeklere teslim ettikleri sürece bu dünyada daha neler görür işitiriz kim bilir…”

Gölge: Biraz nefes almaya kalkmıştım, o nefes tenime aşk olarak değmişti. Paris’te:
“Sargısını çözdüğüm sağ eliyle dudağıma dokunuyor: ‘Silans’ diyor, sessizlik… Yüzündeki sargıları çözmeme izin veriyor. Biraz da omzundakileri. Ama sonra elimi tutuyor, durduruyor beni. Elimi kalbinin üzerine koyuyor. Kalbi hala atan bir mumya. Benim kalbim ise heyecandan durmak üzere…”

Lisbeth: Marilyn Monroe ve Tom Hardy’yi bir araya getirmek de pek iyi bir fikir değildi sanırım!

“Film çekmeyi elimize yüzümüze bulaştırdık ama sonunda işleri yoluna koyduk. Paris’e götürdüğümüz herkesi senesi senesine evine bıraktık. Her ne kadar Tom gerçek Tom değilmişse de Marilyn Tom’a aşık olmuştu. Onu kendi yılına bırakmak biraz zamanımızı aldı. İnan bana hayatım, dedi Lizbeth, 2000’li yıllar sana göre değil. Senin bu doğal güzelliğini bir iki estetik operasyonla elde etmiş pek çok kadın var. Hele ki Kardashian’larla karşılaşmanı hayatta istemem.”

Gölge: On yedi ayda bir de olsa bize izin verdiğinde kendini Hitler’in memleketinde bulan yazarımıza ne demeli?

“1933’te Reichstag’da, yani Almanlar’ın millet meclisi binasında yangın çıkardığı için bir işçi tutuklanmış. Hitler bunu ‘Komünistler Almanya’ya, hem de kalbine saldırdılar bakın’ diyerek propaganda malzemesi yapmış. Derken Almanlar, Drittes Reich yani Üçüncü Reich ismi verilen Nazi Almanyası’na yumuşak geçiş yapmışlar. 2 Ağustos 1934’te Cumhurbaşkanı Hindenburg da ölünce, 19 Ağustos’taki referandumdan sonra, Şansölye ve Cumhurbaşkanı’nın tüm yetkilerini bünyesinde toplayan Hitler, Führer – Lider seçilmiş. Seçilmiş yani. Millet bildiğin sandığa gidip oy vermiş. Çünkü sloganı buymuş: Ein Volk, ein Reich, ein Führer – Tek Halk, tek İmparatorluk, tek Lider!”

Lisbeth: Arada kendi duygularını da yazdığı olmuştu ama yazarımızın: “Sonra teşbihte hata olduğunu öğrendim. Beni hep yanlış kadınlara benzettiler. Seksenli yıllarda, otuzların kadınlarına benzettiler. Doksanlı yıllarda, seksenler civarında takılı kalmıştım. İkibinlerde ise fena benzettiler beni. O gün, bugündür gömülmeyi bekliyorum.”

Gölge: Bak ben ne demişim kendimden bahsederken: “Güçlü olmam gerekiyordu ama ne Hulk gibi kaslarım, ne de Ironman gibi kasklarım vardı. Ben de, yoklukla güçlendim. Hiçlikten doğdum. Bir kadının içine düşerken istenen, düştükten sonra istenmeyen bir bebek gibi, boşluğu doldurdum. Ben oldum.”

Lisbeth: O esnada ezeli düşmanımız kendine dergi bulamamış Ybani çıkıp ortalığı kasıp kavurmuştu. Neymiş “Karadul sertifikasını aldığı gün Zincirlikuyu mezarlığını ona tahsis etmişler”miş! Bak sen! Ukalaya bak!

Ybani: Süper kahramanlarla bir derdim mi varmış? Bak sen! Soruya bak! “Süper, demir, örümcek filan olmalarına gerek yok adam olsunlar, haklıdan Ezilmişlerden yana olsunlar yeter” demiştim. Yine olsa yine aynı şeyi derim!

Gölge: Ah Ybani ah! Çok başarılı bir “villain” oldun maceralarımızda! hem olabildiğince insafsız, hem olabildiğince insan! Sömürüldüğümüzü düşündüğün zaman bizi grev yapmaya sen teşvik etmiştin!

Ybani: İyi etmişim! Kimler gelmedi ki grev alanımızdaki ateşin etrafına: Lech Walesa, Savaş Ay, Tina Turner, Quentin Tarantino, Hillary Clinton, Noel Baba, Marquez, Fidel Castro, Che Guevera, Bulutsuzluk Özlemi, Papa Fransis, Tito, Enver Hoca, Salvador Allende, Demirel, Ecevit, Frida Kahlo, Diego Rivera, Pablo Neruda!

Lisbeth: Ortalık yine senin sinirden delirmen ve herkese saldırman sonucu karışmıştı:

“Yeter be! Sardınız sağımızı solumuzu! Ne yaptınız bugüne kadar dünyayı güzelleştirmek için! Siz politikacılar! Siz şairler, yazarlar! Siz şarkıcılar, türkücüler! Ne düzeldi ha? Ne düzeldi? Hangi ölümler azaldı? Hangi kadınlar tecavüze uğramaktan kurtuldu? Hangi küçük çocuklar gelin olup kocaman adamların koynuna girmek yerine sınıfına okuluna gidebildi? Hangi işçiler eşit ve adil çalışma saatleri elde etti? Hangi madencilerin ölümleri istatistiklerde 301 sayısını doldurmaktan başka anlamlar ifade etti? Hangi kalkan polisi korudu? Hangi miğfer askeri korudu? Hangi barış süreci ezeli aynı ülkede yaşayan halkları ebedi kardeş yapabildi? Kesin artık zırvalarınızı! Şiirinizi de, şarkınızı da, resminizi de ananızı da alın gidin! Ben, bu dünya düzenini sağlayanların anladıkları dilden konuşan on iki babayiğit asker buldum kendime! Şimdi korkun gazabımdan!”

Ybani: Oh elime, ağzıma sağlık! Pek de güzel demişim ve yapmışım!

Gölge: Ama sonradan Türkçe öğrenmesine rağmen Lisbeth’in grevle ilgili esprisi müthişti: “El şeyiyle greve gidersen olacağı budur!”

Lisbeth: Benim de ağzıma sağlık! Sonra Rusya’da Rasputin’e rastladık, Görevimiz Tehlike ekibi ve James Bond ile tehlikeli görevlere yelken açtık. Beni kötü kötü söylettiniz yine:

“Prangaları hasetten değil, hasretten eskiten adamlara aşık olsaydınız. Siz bunca söz söyleyen, gücünü halktan alan adam varken memleketinizde, gücünü halka rağmen, halka karşı kullanan adamlara aşık olmuşsunuz! Kula kulluk etmen diyenlere değil, sonuna kadar biat edin diyenlere aşık olmuşsunuz! Sonra bu körü körüne aşktan faydalanan adamlar sizi sömürünce, neden, neden, neden! Batıda elin adamı dedikleriniz, yani biz, kar-zarar olayına bakarız oy verirken, bir yere bir kişiyi seçerken. Ülkeme ne fayda getirecek, çocuklarımızın geleceğine ne katkıda bulunacak, mutfak masraflarından tutun da ülke ekonomisine kadar ne etkisi olacak, bu parti veya bu kişi bana ne verecek diye düşünürüz. Siz aynı Osmanlı’daki gibi ‘Ne olursa olsun, ben ona canımı veririm’ fikrini güdüyorsunuz. Hem de sene 2017 olmuş hala!”

Gölge: Rusya ile işimiz bitmemişti, Rus mücevher tasarımcısı Peter Carl Fabergé’ye ait mücevher firması tarafından, Rus Çarları III. Aleksandr Aleksandroviç Romanov ve onun oğlu II. Nikolay Aleksandroviç Romanov ailesi için her biri dünyada tek olarak tasarlanmış mücevher şenlindeki Fabergé yumurtalarından birinin peşine düştük.

Lisbeth: Peşine düştük ama çaptan düşmedik. Yalnız en yükseğe çıkarken oradan hızlıca düşüşe geçeceğini bilmeyenleri de seyre koyulduk.

“Kocaman bir ülkede, üstelik sevgisini değil ama vergisini söke söke aldığı halkın yarısının üzerine basa basa yükselen bir insan, kendine etrafındaki dalkavukların gözüyle bakmaya devam ettiği zaman ‘DÜŞÜŞ’e geçtiğini göremeyecek kadar körleşmiş olacak. Ölüye ve dahi diriye merhamet göstermeyecek kadar bencilleşmiş, yönettiği kocaman ülkedeki her ‘can’ı eşit derecede kıymetli saymayı öğrenememiş bu insan, düşüşe geçtiği zaman yere çakıldığında mezarına değil bir gül dikmeye, bir damla su vermeye giden olmayacak.”

Gölge: Amerikan İç Savaşı’na bile şahit olduk. Lincoln’ün Amerikan rüyası vaat etmesine tanıklık ettik, aradan 154 yıl geçmesine rağmen hala aynı rüyayı pişirip pişirip pazarlayan özgürlükler ülkesi Amerika’da!

Lisbeth: Gelmiş geçmiş dünya tarihini değiştiren insanların içinden, önemli bir anına tanıklık etmediğimiz önemli bir kişi var Gölge. “Ağustos ayı geldi diye hayatta kalmayı başardığınız bir savaşı anlatmaya kalkıyorsun,” demiştim sana geçen sene. “Oysa bir Ağustos ayının 6. ve 9. günleri koskoca iki şehir ve o şehirlerin insanları tarihten silindi” diyerek Japonya’ya gitmiştik. Şimdi seni gitmekten alıkoyduğum tarihe gideceğiz. Bunu sana borçluyum. Şu an 26 Ağustos 1922’deyiz. Bulunduğumuz yer Afyon Kocatepe. Bak bakalım kimin yanına gelmişiz?

Gölge (şaşkınlıktan dili tutulmuş bir halde): PA__PAŞAM!?

Devam edecek…