Bu hikayem, Dedektif e-Dergi’nin 3. sayısında yayınlanmıştır…

A D L İ  T I P  A K R I H A

F İ T K E D E D L E Z Ö

Tabelası da sahibi gibi acayip olan, Suadiye, Hamiyet Yüceses sokağının köşesindeki dedektiflik bürosunda…

“Bu da demek ki 86 karatlık, yaklaşık beş santimetreküp boyutunda ve etrafı 49 adet küçük elmasla bezenmiş olan bu elmas, yine son sahibinde yani Topkapı Sarayı’nda kalmaya devam edecek,” dedi Tilda. Cümlesini bitirmemişti ki:

“48!” diye düzeltti bir kadın sesi. “48 küçük elmas var artık Kaşıkçı elmasının etrafında!”

“Siz nereden biliyorsunuz? Siz kimsiniz? İçeri nasıl girdiniz?” diye sinirden eli ayağı titrer hale gelen Tilda’yı Mehmet sakinleştirdi.

“Bana bak beni dinlen! Anginiz dedektifseniz bana baksın. Yüzü peçeli kendi çarşaflı bir kadın elime bu elması tutuşturdu ve bana ‘Bu elması Hamiyet Yüceses sokağın köşesindeki sarı binaya bırakmazsan, bundan sebep biri ölecek,’ dedi. “İnsanlık namına araştırıverin gari.”

“Çattık gari!” dedi Tilda. Seyfettin Bey’in araştırması tamamlandığına göre gitme zamanı gelmişti. Kapı aralığında, “Bu arada tabelanızın sırrını da hala öğrenemedik Matmazel. Ha bir de bu kıyafet benim kendi tarzım, o kadar mı kötü Mon Şeri?” diye fısıldadı, yumurta topuklu ayakkabılarını işaret ederek.

“Bir dahaki bölümde bu Çingene kardeşlerimin hikayesini ve elmasın gizemini çözelim söz tabelayı anlatacağım. Yumurta topuk işine gelince, sadece bu yüzyıla uygun giyinseniz yeter,” dedi Tilda ve kapıyı Seyfettin Bey’in suratına kapattı.

Previously on Tilda ve Diğerleri:

Dedektif Tilda Ahırkapı, veterinerlik öğrencisi Mehmet Cinozoğlu’nu yardımcısı olarak işe alırken, onun olayları kavrama ve çözüm getirme yeteneğinin bu denli gelişmiş olabileceğini hesap edememişti. Yardımcısının çözüme ulaştırdığı ilk davada, Topkapı Sarayı’ndaki Kaşıkçı Elması’nın, şaibeli bir vasiyetle ele geçirilmesine engel olmuşlardı. Konuyu tamamen çözmelerinde, pahalı takım elbisesi, yumurta topuklu ayakkabıları ve Cartier sigara kutusu ile birdenbire büroda biten Topkapı Sarayı’nın resmi avukatı Seyfetttin Efendioğlu’nun da payı büyüktü.

***

Elmasın dedektiflik bürosuna getirildiği günün akşamı Tilda, bir yandan büyükdedesinden kalma aletlerle elması incelerken, diğer yandan da Mehmet’in aşırı milliyetçiliğiyle didişiyordu:

“İzmir ve Ermenilerle ilgili ilk yazılı kayıt Bizans İmparatoru Mihail Paleogolos ile Cenovalılar arasında 1261’de İzmir’de imzalanan bir ticaret antlaşmasında yer almış. Bu da demektir ki, Türkler’in Orta Asya’dan gelişinden 190 yıl sonra. Fakat daha önemlisi, Türkler Anadolu’ya geldiğinde, buradaki halklar olarak Rumlar, Ermeniler, Süryaniler ve Araplar’ı sayıyor tarih. Eğer yüz yılları yıl olarak kabul edersek, biz yedi buçuk yıldır Anadolu’dayız, siz dokuz buçuk yıldır buradasınız. Bu, sırf İstanbul’a benden iki yıl önce geldin diye, kendini benden daha İstanbullu saymana benzer ki, bence sayamazsın. Biz de bu toprağın güneşi, inciri, zeytini, yağı ile büyüdük!”

“Kimse size büyümediniz demiyor ki! Madem bu topraklara aşıksınız, bu toprakların üzerinde dalgalanan bayrağa da aşık olmalısınız ve yaşadığınız özgürlüğün bu bayrak sayesinde olduğunu unutmamalısınız!” dedi Mehmet. Tijen Hanım, tenis maçı izler gibi kafasını bir Mehmet’e bir Tilda’ya çevirerek olan biteni izliyordu. Tilda’nın bu hassas konuları hiç kimseyle tartışmadığını bildiği için, az sonra kopacak kıyameti bekliyordu. Tilda devam etti: “O zaman şunla gelmeyeceksiniz bize, çünkü Naziler’den birebir alıntıdır; tek bayrak, tek millet, tek devl_BASTİ HAAAYIIIIIR!”

Büronun gediklisi siyah-beyaz kocaman erkek kedi Basti, Tilda elması daha iyi inceleyebilmek için kuvvetli ışığın altına tuttuğu anda, uyuduğu gümüşlüğün üzerinden inerken basamak olarak her zamanki gibi Tilda’nın çalışma masasını kullanınca, genç kadının elinden kurtulan elmas yere düştü. Üçünün de koltuklarından fırlayarak gözleriyle takip ettikleri elmas, taklalar atarak durduğu yerde ikiye ayrılıverdi. Parçaları yerden toplayan Tilda “Yere düşünce ikiye ayrılan bir elmas mı?” dedi hayretle. “Veya ikiye ayrılması istenen bir elmas?” dedi Tijen Hanım şüpheyle. “Rahmetli büyükdeden Dikran Bey, Kaşıkçı’nın 49 elmasından birinin ikiye yarıldığını görse mezarında ters dönerdi!”

Kuvvetli ışıklar ve büyüteç altında elmasın parçalarını inceleyen Tilda cevap verdi: “Şimdi anlaşıldı!”

Elmasın iki yarısı, yine kendi menşeyinden bir pim vasıtasıyla açılır-kapanır bir mekanizma birbirine bağlanmıştı. Eğer Basti müsaade etseydi, Tilda tek pimli mekanizmayı keşfedip iki yarıyı birbirinden ayırdığı anda, elmasın iki yarısının kesim yüzeylerine sırayla kazınmış hiyeroglifleri görecekti:

1) İçinde D ve A harfleri olan bir elmas logosu.

2) Saat kulesi.

3) İç içe geçmiş iki kemersiz A harfi.

4) Yanan bir ev.

5) Bir gemi.

6) Göğsünde G harfi olan bir aziz betimlemesi.

7) Büyük 5 katlı bir bina silüeti.

8) İçinde G ve K harfleri olan bir elmas logosu.

* * *

Bundan yaklaşık seksen yedi yıl önce İstanbul’da bir semtte…

Dikran Ahırkapıcıyan, 1930’da resmi saray mücevheratçısı olarak atandığında, 1922’deki Büyük İzmir Yangını’ndan İstanbul’a göç ettikleri gemiden inerlerken kalabalıkta kaybettikleri ikiz çocuklarından erkek olan Krikor, sekiz yıldır kayıptı. İstanbul kazan Dikran Bey kepçe oğlunu aramıştı, ama hiçbir iz bulamamıştı.

***

Hiyerogliflerdeki saat kulesinin, İzmir’i, yanan evin, 1922 Büyük İzmir Yangını’nı, geminin, Tilda’nın ailesini İstanbul’a getiren gemi olduğunu tahmin etmeleri uzun sürmedi. “İç içe geçmiş iki tane kemersiz A harfi ne ola ki?” diye sordu Mehmet. “A harfi değil, Ağrı Dağı’dır o,” diye düzeltti Tijen Hanım. “Kutsaldır Ermeniler için.”

Üç dilde birkaç dakika süren Google araştırmaları sonucu göğsünde G harfi taşıyan Aziz’in Aziz Gregor olduğunu da buldular. Grafiker bir arkadaşından, 5 katlı ev siluetinin şeklini dijital ortama aktarmasını rica eden Tilda, şekli Mimarlar Odası’ndaki arkadaşlarıyla paylaştıktan sonra binayı da tespit etti. “Yıllarca Rum yetimhanesi olarak kullanılmış ama günümüzde yıkılmak üzere olan bir binadan nasıl bilgi edinebilirsiniz ki?” diye sordu Tijen Hanım.

“Doğru Büyükada’ya gidip 1903’ten günümüze yıkılmadan ayakta kalmış birilerini bulup soruşturacağız!” diye yılmadan cevap verdi Tilda.

“Ağrı dağı ile başlayıp bir Rum yetimhanesiyle biten hiyeroglifler, saraydaki yerinden edilmiş bir elmasta çizili! Bakalım nedir bu elmasın sırrı?” dedi Mehmet.

Büyükada’ya vardıklarında, kırmızı panjurları, hala 1908’de inşa edildiği günkü gibi beyazın üzerinde nakış gibi duran Splendid Oteli’nin ikinci kuşaktan sahibi Müberra Hanım’ın yanında aldılar soluğu.

Elmastaki hiyerogliflerden biri olan bina silueti, Büyükada’daki Rum Ortodoks Yetimhanesi’ne aitti. “1898’de mimar Alexander Vallaury tarafından Societe des Grand Hotels Eurepeens şirketi için kumarhane olarak inşa edilmişti. O zamanlar da Avrupa’nın en büyük ahşap binasıydı, şimdi de öyle,” diye iç geçirdi Müberra Hanım.

“Dünyanın en büyük ahşap binası yani Todai-ji, Japonya’da bir Budist tapınağıymış,” diye dedi Mehmet. “Ne ilginç, dünyada en büyük diye adlandırılan iki binadan biri Tanrı’ya, diğeri paraya tapmak için inşa edilmiş.”

Kumarhane için II. Abdülhamit’ten izin alınamayınca bina, Madam Eleni Zarifi tarafından satın alınıp Rum Ortodoks Patrikliği’ne bağışlanmıştı. Bina 21 Mayıs 1903 günü yapılan açılıştan itibaren yetimhane olarak görev yapmıştı. 21 Nisan 1964’te Kıbrıs’taki olaylar gerginleşince Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından kapatılmıştı.

“O tarihe kadar toplam 5744 yetime hizmet vermiş,” diye devam etti Müberra Hanım. “Arada bir, sizin gibi bir akrabasının bu yetimhanede büyümüş olabileceğiyle ilgili bir ipucu bulmuş insanlar gelir buraya.”

Kendilerini Büyükada’nın tarihiyle ilgili araştırma yapan iki akademisyen olarak tanıtan Tilda ve Mehmet şaşırdılar: “Ama biz kimseyi aramıyoruz ki! Hem ben Ermeniyim, bu bir Rum yetimhanesi. Kimimizle alakalı olabilir ki?” dedi Tilda. Müberra Hanım iç çekerek devam etti: “Hep öyle derler kızım, hep öyle derler… Savaş bu… Ermeni, Rum, Türk dinler mi? Ölümden sonra, din-dil-ırk ayıt etmeyen ikinci şeydir savaş. Sizi buraya getiren şiir, yazı, mücevher her ne ise orada bir isim zikredilmiştir mutlaka. O ismi araştırmanız için sizi bir fotoğrafçı arşivine göndereceğim.”

***

Tilda ve Mehmet, 1952 yılında kapanmadan önceki ismi Foto Sabah olan 95 yıllık Sebah ve Joaillier fotoğraf stüdyosunun İstiklal Caddesi 289 numaradaki müze-dükkanına girdikleri anda kendilerini zamanda yolculuğun o toz kokulu koridorlarında buldular. Müzeye bakan beyefendi, “Sizin aradığınız arşiv burada değildir. Madam sizi yalısında sizi bekliyor olacak,” diyerek Müberra Hanım’dan sonra Tilda’yı bir kez daha şaşırttı.

Ruzigar Sultan Yalısı’nın bakımsızlıktan gülleri çalıya dönmüş bahçesinden içeri girdiklerinde onları karşılayan Kahya Kadın, kim bilir kaç yıldır boya yüzü görmemiş beyaz ferforje cümle kapısını açarken, “Hanımefendi salonda sizi bekliyor,” dedi. Holün loşluğuna gözleri alıştığında, zeminin, ayak izlerini adım adım bırakabilecekleri kadar yoğun bir toz tabakasıyla kaplı olduğunu keşfettiler. “Hanımefendi geçmişine çok bağlıdır, yerdeki tozlar da dahil,” diye gözlerini devirdi Kahya Kadın. Açılmak istemediğini gıcırdayarak belli eden masif ahşap kapıdan geçerek salonda girdiler. Salonun ortasındaki yüksek arkalıklı berjerde neredeyse kaybolacak kadar küçülmüş bedeni ile fosil hareketsizliğinde oturan kadın “Buyurun,” dedi gırtlaktan gelen bir sesle. Odanın ortasında üzerinde bir parmak toz birikmemiş tek mobilya olan ceviz yemek masasının etrafındaki sandalyelere büzüştüler Tilda ve Mehmet.

***

Bundan elli iki yıl kadar önce Topkapı Sarayı’nın mücevherat dairesinde…

Soyadını ‘Ahırkapı’ olarak değiştirmiş olan Dikran Bey, otuz beş yıldır aralıksız verdiği saray mücevheratçısı mesleğinden emekliliğini istediğinde sene 1965’ti. Yerine Pera’daki meşhur mücevher ustalarının da tavsiyesiyle Mösyö Gregor Konstantinidis atandı. İstanbul sosyetesi, Osmanlı’dan beridir Ermeni ustaların tekelinde bulunan bu mesleğin Rumlar’a devredilmesi meselesiyle günlerce meşgul olacaktı. Ne diyecekti yıllar sonra Madam Sofi; “Çok çalışkandı diye anlatırlar ama bence bu yetenek genlerinde vardı delikanlının…”

***

Kahya Kadın evin eski püskülüğüne ters düşecek kadar taze kurabiyelerle çaylarını gümüş bir tepsi ile ikram ederken Madam Sofi anlatmaya başladı:

“Yetimhanede 206 oda, büyük mutfak, görkemli kütüphane ve sesli sinema makinesi ve büyük bir tiyatro salonu varmış. Kışın haftada iki, yazın bir defa film gösterilirmiş.”

“Arka bahçede 2 katlı altı sınıflı bir ilkokul ile marangozhane, kundurahane, terzihane, demirci atölyesi varmış. Çocuklar önce ilkokula gidiyorlarmış. Sonra yetimhane içindeki sanat okulunda iş bulacak kadar meslek ediniyorlarmış.”

Madam Sofi yetmiş yılı aşkın zamandır günde üç paketten az içmediği sigara ve bu yüzden boğazına yapışan gırtlak kanseri illeti yüzünden ses tonunu ayarlayamadan konuşurken kimse sözünü bölemedi. Antika kelimesinden bile yaşlı görünen kadın anlatmaya devam etti:

“1915-1925 arası binaya, savaş nedeniyle önce Kuleli Askeri öğrencileri, sonra Alman askerleri, sonra I. Dünya savaşındaki Bolşevik İhtilali’nden kaçan Beyaz Ruslar yerleşmişler. Ruslar binanın parke döşemelerini söküp yakmışlar sobada.”

“1942’de Heybeliada’daki kız yetimhanesinin kapanması ile öğrencileri Büyükada’ya gelmiş, eğitim karma olmuş.”

“1964’te yetimhane boşaltıldığında 163 çocuktan, 117 erkek Aya Nikola Kilisesi’ne, 46 kız çocuk Hristos Manastırı’na sevk edilmiş.”

“Büyükdedemiz Suriyeli Katolik, büyükannemiz Ermeni idi. Ailemiz bu yetimhanenin hikayesinden ve çocuklarından çok etkilenmiş ve pek çok çocuğun fotoğraflar yardımıyla ailesini ya da akrabalarını bulmasında rol oynamıştır. 1925’ten sonra oraya gelen ve hali hazırda oradaki çocukların hepsini ikişer yıl arayla fotoğraflamışlardır.”

Madam Sofi “Elinizde bir isim veya baş harfleri olmalı. Oradan araştırmaya başlayabiliriz,” deyince Mehmet ve Tilda birbirlerine baktılar. Bu tozlu zemin, bu tozlu raflardan sonra nasıl bir arşivde araştırma yapabilirlerdi ki? Kahya Kadın onları, bilgisayarların bulunduğu ayrı bir salona yönlendirince gözlerine inanamadılar. “Madam Sofi eski kafalıdır ama mesele fotoğraflarına gelince onları nasıl saklayacağını bilir,” dedi Kahya Kadın gülümseyerek.

Bilgisayarda Gregor’un fotoğraflarını bulmaları uzun sürmedi. Tekerlekli sandalyesiyle yanlarına gelen Madam Sofi, bilgisayar ekranında Gregor’u görünce “Zavallı çocuk! Yetimhaneye getirildiği gün baldırından yaralıymış. Hiç konuşamıyormuş. Boynundaki Ortodoks kolyesini gören biri getirmiş onu. Yıllarca da konuşmamış. Sonunda konuşunca ismini söylemiş Gregor diye. Hepsi kayıt defterlerinde yazar, zamanında fotoğraflamıştık defteri de. Gözlerim görürken okurdum bir bir,” diye anlattı Madam Sofi. “Çok da vefalıydı. Demircilikte en ince işlere girişince ustasının yönlendirmesiyle mücevher ustası bir aileye evlatlık verilmişti. Neydi soyadı? Konstantin’li bir şeydi? Öyle başarılı oldu ki, sonradan saray mücevheratçısı yaptılar onu. O yıllarda İstanbul sosyetesi, Osmanlı’dan beridir Ermeni ustaların tekelinde bulunan bu mesleğin Rumlar’a devredilmesi meselesiyle çalkalandı adeta. Çok çalışkandı diye anlatırlar ama bence bu yetenek genlerinde vardı delikanlının…”

Eğer Gregor’un baldırındaki yara izi olmasaydı, iç içe geçmiş iki A şeklindeki dövmeyi seçebilecekti Mehmet. Ama Tilda, “Teşekkür ederiz Madam Sofi. Bizi çok aydınlattınız, minnettarız,” diyerek bilgisayarı kapatıverdi. Madam Sofi “Sizin dilinizde Krikor’dur Tilda kızım, biz Rumlar Gregor deriz. Hatta halk arasında Kirkor derler,” diye açıklama yapınca Tilda’nın gözleri dolu dolu oldu. Mehmet bunu fark etti, ama o anda bir şey soramadı.

***

On bir yıl kadar önce Topkapı Sarayı’nın mücevherat dairesinde…

Mösyö Gregor Konstantinidis’in 1965’ten beri yürüttüğü saray mücevheratçısı görevi, ani bir kalp krizi ile hayatını kaybetmesi sonucu son buldu. Mösyö Gregor 2005 yılında Rum Ortodoks Patrikhanesi’nin Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne karşı AİHM’de açtığı davanın lehlerine sonuçlanacağını umut ederek 2006’da hayata gözlerini yumdu. Söz konusu dava, Gregor’un evlendiği kadın olan torununa ismini vermiş Eleni Zarifi tarafından 1903’te Rum Ortodoks Patrikhane’sine hibe edilen Büyükada’daki yetimhane binasının mülkiyet davası idi.

***

“Ah elleriniz ne kadar beyaz. Kağıt gibi,” dedi Tilda, sesi yumuşacıktı. Koltuğa kaykılmış adamın elleri kadının yüzünde gezerken, Tilda onun kucağına yüzü dönük olarak oturmuş, adamın uzun siyah saçlarının bağını arkadan çözerek iki eliyle kavramıştı.

“Kağıt zaten… Dedem çizgi-roman kahramanıydı benim… Pardonne-mua, çizgi-roman kahramanlarını çok severdi,” diye fısıldadı Seyfettin Bey.

Tam o sırada büronun kapısından giren Mehmet şaşkınlıkla “Özel bir anınızda gelip rahatsız ettiysem özür dilerim!” diye kekeledi. “Mehmet Bey! Ailenizden kapıyı çalmak nezaketi nedir öğrenmediniz mi?” diye çıkıştı Tilda. “Aksine, umumi yerlerde nasıl davranacağımı öğretecek kadar nazik bir ailem vardı!” dedi Mehmet kendini attığı banyodan.

Tilda ve Seyfettin’i masanın önündeki konuk koltuklarından birinde kucak kucağa yakalamıştı. Göz hafızasına kazınan o kısa anda, Seyfettin’in kucağında oturmakta olan Tilda’nın upuzun eteğinin derin yırtmacından, sağ bacağının kalçasıyla birleştiği yerde iç içe iki kemersiz A harfini görünce beyninden vurulmuşa döndü. Çünkü elmastaki hiyerogliflerden sonra bu dövmenin hiç bahsi geçmemişti!

Mehmet banyoya gidince, Tilda Seyfettin Bey’i apar topar gönderdi. O sırada alt katındaki büro-evden gelen seslerden neler olup bittiğini merak eden Tijen Hanım kapıda bitti: “Hayırdır kuzum?”

Tilda “Burası benim evim!” diye bağırdı, henüz yaktığı sigarasından sinirli sinirli bir nefes çekmişken. Mehmet “Unuttunuz mu? Burası aynı zamanda da büro! Hem de bana anahtarını verdiğiniz bir büro!” dedi ve kapıyı çarparak çıktı.

“Bu nasıl bir kıskançlıktır yahu! Benim işe aldığım elemanım, beni başka bir erkekten kıskanıyor! Saçmalığın daniskası!” dedi Tilda.

“Bu kıskançlık değil. Ortadoğu coğrafyasındaki erkeklerin etraflarındaki kadınları kollama içgüdüsü.”

“Ben kendimi koruyup kollayacak kapasitede değilim yani öyle mi? Bu cümleyi sizden duymayı hiç beklemezdim Tijen Hanım!”

“Kim bilir, belki de çocuğun içine kötü bir his doğmuştur bu Seyfettin’le ilgili!”

“Nereden çıkardınız bunu?”

“Benim de içime öyle bir his doğdu da ondan!”

“Hissinizi gömseniz iyi olur çünkü Seyfettin Bey, Ritz Oteli kadar büyük bir elmas yüzükle az önce bana evlenme teklif etti!”

“Ritz oteliymiş! Ne anlar o avukat bozuntusu Fitzgerald’dan!” diye homurdandı Tijen Hanım.

***

Mehmet bürodan kapıyı çarpıp çıkınca, doğru Tilda’nın anneannesiyle görüşmeye gitti. Sinirinden motorunu rüzgar gibi sürerken, ‘Bu işin içinde bir iş var,’ dedi kendi kendine. “Baldırındaki dövmeden neden bahsetmedi? Üstelik o avukat bozuntusu Fransız budalası Seyfettin’le ne işi olabilir ki Tilda gibi akıllı bir kadının?’

Tilda’nın anneannesinin aklı gel-gitler içinde de olsa Mehmet ondan bir şeyler öğrenmeyi başardı. Bu iç içe geçmiş kemersiz iki A harfi, eski soyadıyla Ahırkapıcıyan ailesinin dövmesiydi. Savaş yıllarında çok öksüz, yetim ve kayıp çocuk olduğu için büyükdedeleri Dikran Bey’in başlattığı gelenek günümüze kadar süregelmişti. Sülalede doğan her bebek iki yaşına gelince bu dövme ile adeta tescilleniyordu. Hafızasını yoklayan Mehmet Ruzigar Sultan Yalısı’ndaki bilgisayar ekranındaki görüntüyü gözünün önüne getirdi. Eğer yara izi olmasaydı, Gregor’un baldırındaki iç içe geçmiş iki kemersiz A harfini net olarak seçebilecekti. O fark etmemişti o anda ama Tilda görmüştü. Asıl soru, Rum yetimhanesinde büyümüş bir çocuğun baldırında bu dövme ne arıyordu?

Mehmet ertesi gün, sinirleri yatışmış ama merakı iyice körüklenmiş olarak büroya geldi. Salondaki gümüşlüğün üzerinde uyuklamakta olan Basti’den başka kimsecikler yoktu ortalıkta. Banyoya gidecek oldu. Kapıyı araladığı anda duştan çıkmış Tilda ile burun buruna geldi. Hiç beklemediği bir anda Mehmet’i karşısında görünce telaştan havlusunu duşakabine sıkıştıran genç kadın, havlu üzerinden kayarken kapıya ayağıyla bir tekme savurmadan az önce Mehmet’in gözüne yine bir görüntü takıldı: Tilda’nın baldırında gördüğü o dövme yok olmuştu! Mehmet büroda bir ileri bir geri turlamaya başladı. ‘Bir dövme nereye gidebilirdi ki? Sildirseydi yerinde izi olurdu. Fondötenle kapatmış olmalı her nedense!’ diye kafasından düşünceler silsilesi geçerken, giyinip gelen Tilda hiç konuşmadan masasının başına geçti. Bilgisayarı açıp bir şeyler yazmaya başlamıştı ki Basti, “Hışşşşş!” diye bir ses çıkararak gümüşlükten Tilda’nın masasına atladı. Kedinin bu hareketine alışkın olması gereken kadın, kediye bir mecmua rulosu ile hamle yapınca, kedi Tilda’nın elini ısırıp kendini masadan aşağı attı. Elinde kanamakta olan iki adet diş iziyle Tilda, “Tijen Hanımcığım bana batikon getir!” diyerek yukarı kata koştu. Mehmet, elmasın büroya ilk getirildiği akşamdan beridir aklında olanı yapmak için kilitli çekmeceden aldığı elması cebine koydu. Kedisiyle, dedektifiyle, Tijen’iyle hepsinin ayrı acayip olduğunu düşündüğü bu deliler evinden kendini dışarı attı. ‘Hala bu işle meşgul olduğuma göre ben de bir nevi deli olmalıyım!’ diyordu içinden Topkapı Sarayı’na doğru giderken.

***

Bir ay kadar önce Topkapı Sarayı’nın idare ofisinde…

Sarayın resmi avukatı Seyfettin Efendioğlu, son saray mücevheratçısının vefatından sonra on bir yıldır boş olan göreve yeni alınacak kişi için başvuruları incelemeye almıştı. Tam o gün, 2005 yılında başvurulduğundan beri yıllar süren dava sonucu AİHM’nin, 2010 yılında Patrikhane’ye devredilmesi kararını verdiği Büyükada’daki Avrupa’nın en büyük ahşap binasının, Patrikhane tarafından, ilk inşa edildikten sonra satın alıp bağışlayan sahibine, yani Eleni Zarifi’nin ailesine geri verildiği haberi duyuldu. Seyfettin Bey önündeki CV’ye baktı. Başvuran kişilerden birinin soyadı idi bu Zarifi. Oturduğu koltuktan kalktı. Bıyığını sıvazladı.

***

Mehmet Mösyö Gregor’un Ermeni dövmesini öğrenmişti öğrenmesine ama, elmasa neden bu şekilleri çizdiğini bulmak için Topkapı Saray’ında biraz araştırma yapması gerekiyordu. Sarayın mücevherat dairesinde, bu meşhur 49. elmasın Kaşıkçı Elması’ndan ne zaman düştüğü ve kim tarafından tamir edildiğinin kaydına ulaştı. Dikran Bey bir türlü dikiş tutmayan bu elması en son 1964 yılının sonunda işlemişti. Fakat yerleştirildiği yerden tekrar düşünce dönemin müze müdürü tarafından kaybolabilir korkusuyla müzenin mühürlü kasasına kilitlenmişti. Senelerce kimsenin umurunda olmayan 49. elmas, 2017 yılında yeni saray mücevheratçısı İren Zarifi Konstantinidis’in atanmasıyla gündeme geldi. Fakat mühürlü kasanın açılabilmesi için doğrudan Başbakanlıktan yazılı emir gerekmekteydi. Sonunda müze müdürü, mühürlü kasa için gerekli izin almayı başardı. Fakat talihsizlik 49. elmasın peşini bırakmayacaktı. Elmas, daha saray mücevheratçısının eline geçemeden, kasadan çıkarıldığı anda görevli memurlardan birinin elinden düşünce ikiye ayrıldı. İşte burada Seyfettin Efendioğlu devreye girdi.

‘Bütün bu meselenin Tilda ile ne alakası var?’ diyerek araştırmayı derinleştiren Mehmet 2017 yılında dedesinin vefatından on bir yıl sonra aynı göreve atanan saray mücevheratçısının soyadlarından birinin tanıdık geldiğini fark etti. İren Zarifi Konstantinidis’in geçmişini araştırınca, onun Eleni Zarifi’nin ikinci kuşaktan torunu olduğuna hiç şaşırmadı.

Zarifi ailesinin avukatında soluğu alan Mehmet, zaten cümle alemin haberdar olduğu vasiyet meselesini öğrenmekte gecikmedi. İren, aileden kalan gayrimenkullere ancak evlendikten sonra sahip olabilecekti. Mehmet vasiyeti araştırırken “Sizden önce bu vasiyeti araştıran beyefendi de konuyla çok ilgilenmişti,” dedi Zarifiler’in aile avukatı. “Benden önceki beyefendi mi?” diye sordu Mehmet şüpheyle. “Bir avukattı. Acayip giyimliydi. İsmi de_”

“Seyfettin Efendioğlu!” diye yapıştırdı Mehmet. Kaldırdığı her taşın altından bu adam çıkıyordu. Peki bu Seyfettin’in Tilda’nın bürosunda aniden belirmesinde de bir bit yeniği vardı mıydı?

***

Mehmet kayıp 49. küçük elmasın yerine yerleştirilmesi için sarayın mücevher dairesinin kapısını tıkladı. İçeriden gelen “Girin,” sesi üzerine kapıyı aralayınca gözlerine inanamadı! Otuz yaşlarında gösteren, uzun boylu, ince yapılı, uzun bacaklı, yeşil renkte badem gözleri deli deli bakan bir kadın vardı karşısında. Bu kaşlar, bu gözler, bu boy-pos? Üzerinde taze kedi ısırığı izi olan bu eller! Hele ki bu parfüm!? Tilda’dan tek farkı saçlarının sarı olmasıydı! ‘Bu kadar da olamaz,’ diye geçirdi Mehmet içinden. ‘Bir peruk takmakla beni kandırabileceğini mi sanıyorsun acaba Tilda Hanım? Hadi bakalım neymiş derdin?’ diye hiç tanışıklık vermeden konuk sandalyesine ilişti Mehmet.

***

“Elmas sırra kadem basmış!” diye çığlık attı Tilda çekmeceyi açıp aradığını bulamayınca.

“Hiçbir şey sırra kadem basmaz Mon Şeri. Maddenin kanunudur, hiçbir şey yoktan var, vardan yok edilemez!” dedi Seyfettin Bey, peşi sıra kapıdan giren Çingene kadınlar için Tilda’ya kaş göz ederken.

“İmdi de bana ırsız mı dersin be adam? Ben Allahıma, kitabıma, peygamberime inanan biriyim!”

“Angi kitap, angi peygamber anacım?” diye soruverdi Çingene kadının yanında ayırmadığı kızı.

“Azreti İsa, Musa, Muhammed, Ali, Mustafa! Kitaplardan Tevrat, Zebur, İncil, Kuran. Ben peygamberleri din, dil, ırk ayırmadan severim sayarım gacılar.”

“Peki neden geldin büroma?” diye bağırdı Tilda. “A be merak etmişimdir ben, ne olmuştur o elmasçığa. Çalaydım buraya geri gelir miydim iç güzel gacım bir düşünsene?”

“Satabilseydin bana getirmezdin zaten,” diye söylendi Tilda kendi kendine.

“Şu delikanlı almış olmasın Mon Şeri? Adı Ahmet miydi ne?” diye atıldı Seyfettin Bey.

“Mehmet!” diyerek içeri girdi Mehmet. “İnsan karşısındakini kendi gibi sanırmış. Hırsız size denir Seyfettin Bey! Hem insanların ceplerinden gelip geçenleri değil de akıllarından geçenleri görebilseydiniz, şimdi sizi nasıl tuşe edeceğimi anlardınız!”

“Vuala! Meydan sizin Mehmet! Fakat paha biçilmez bir elmas çalınmışken siz gereğinden uzun cümleler kuruyorsunuz bence Mon Ami!”

“Siz o uzun cümleleri hapiste okursunuz artık Seyfettin Efendioğlu! Komiser bey, devlet müzesine ait mücevheratta sahtecilik ve evrakta tahrifat yapmak suçlarına istinaden tutuklayınız bu Seyfettin Bey’i!” dedi peşinde polislerle büroya gelen bir kadın sesi.

Mehmet: Bir taklit?

Seyfettin Bey: Bir hırsız?

Tilda: Bir kuzen!

Mehmet: “Elinde kedi ısırığı olan bir kuzen? Na_ nasıl yani?”

İren Zarifi Konstantinidis yanında polis komiseri ve memurlarıyla Hamiyet Yüceses sokaktaki büroya tam zamanında gelmişti. Tilda ile tek yumurta ikizleri kadar birbirlerine benziyorlardı.

“Mehmetçiğim bu sefer ben seni tebrik ederim,” diye kahkahayı bastı Tilda. “Ama bu şekilsiz pabuçlu hırsıza pabuç bırakacağımı mı sandın! Asla! Krikor Dayı’nın dövmesini görünce beynimden vurulmuşa dönmüştüm. Hemen sarayda aldım soluğu tabii. Bir de ne göreyim! Yeni saray mücevheratçısı bu kadın olmasın!”

“Krikor Dayı sağ mıymış?” derken gözyaşlarını tutamadı Tijen Hanım. “Maalesef,” dedi İren. Gregor Dedem on bir yıl önce vefat etti.” “Deden mi?” dedi Tijen Hanım gözlerini silerken. “Dayın mı?” diye sordu Mehmet, meraktan çıldıracaktı. “Aslında büyük dayım,” dedi Tilda koltuğa otururken bir oh nefesi çekti. “Siz şu işi en baştan anlatsanıza!” dedi Mehmet.

“Hepinizin bildiği gibi 1922’de Büyükdedem Dikran Bey ve Büyükbüyükannem gemiyle İstanbul’a geliyorlar. İkiz çocuklarından biri anneannem. Onun erkek ikizi gemiden inişte kalabalıkta kayboluyor. O sırada her nasılsa bacağından yaralanmış ve dövmenin üzerine yara izi gelmiş. Talihsizlik talihsizlik üstüne! Korkudan dili tutulan çocuk, boynundaki Ortodoks kolyesinden yola çıkılarak apar topar Heybeliada Ruhban Okulu’ndaki yetimhaneye gönderiliyor, oradan da Büyükada’ya geçiyor. Dili çözülünce, ismi olan Krikor’u telaffuz etse de, ismini Rumcaya çevirip Gregor olarak kaydediyorlar. Babası oğlunu Ermeni cemaatine bağlı yetimhanelerde aramaktan asla vazgeçmiyor. Gregor, bir Rum genci olarak yetiştiriliyor, atadan gelme yeteneğiyle yetimhanenin demirci atölyesinde piştikten sonra daha ince işlere yeteneği olduğu keşfedilip Pera’daki Ermeni kuyumcu Konstantinidis’in yanına çırak veriliyor. Adam Gregor’u evlat ediniyor ve Gregor, yetimhaneyi Rum Patrikhanesi’ne bağışlayan Madam Eleni’nin torunu ile evleniyor. Kendi mücevher dükkanını açıyor ve babası olduğunu bilmediği Dikran Bey’in ardından Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından ‘saray mücevheratçısı’ olarak atanıyor,” diye anlattı Tilda..

“Dikran Bey, Gregor’un oğlu olduğunu keşfediyor fakat toplum içindeki yerinden olmasın diye ona bir türlü Kaşıkçı Elması’nın üzerinde dikiş tutmayan 49. elmasla bir mesaj göndermek istiyor. Ne zeka! Demek zekanızı dedenize borçlusunuz Tilda Hanım!” dedi Mehmet.

“Ve talihsizliğimi de! Onca koca adayı içinden Seyfettin Bey gelsin, bana evlenme teklif etsin! Hem de neden? Kaşıma gözüme hayran olduğu için değil!” diye sinirlendi Tilda. “Aslında tam da kaşın gözün yüzünden! Yani bana olan benzerliğin için! Bana kalan mirasta gözü olduğu için!” diye düzeltti İren.

“Şimdi anlaşıldı,” dedi Mehmet. “Dönemin müze müdürü elması kaybolmasın diye mühürlü kasaya koydurunca Mösyö Gregor babasının şifrelerinin kazınmış olduğu elması asla göremiyor,” dedi Mehmet. Bildikleri şimdi bir anlam kazanmıştı.

“Talihsizlikler peşlerini bırakmıyor ve Dikran Bey oğluna kavuşamadan rahmetli oluyor!” İren devam etti: “Oğlu da babasına kavuşamıyor maalesef! Sonra ben devreye giriyorum. Ben saraya mücevheratçı olarak atanınca eksik elması yerine koymak istedim. Fakat kasadan çıkan elmas sahte idi. Seyfettin Bey, elmasın sırrını keşfedebilmek için bir replika yaptırıp kasaya koydurmuş.”

“Önce İren’e kalan mirası keşfedip, sonra da ondan ret cevabı alınca, elmasın sırrını tersten çözerek bana ulaşıyor: GK harfleri, yetimhane, Aziz Gregor, gemi, yangın, Ağrı dağı dövmesi, İzmir ve DA harfleri… İren’le olan benzerliğimizi keşfedince de benimle daha fazla vakit geçirebilmek için elması bana gönderiyor. Muhtemelen kendi kumpasında yer almamı isteyecek, kabul etmezsem de çirkin yollara başvuracaktı!” diye sinirli sinirli güldü Tilda.

“Buna beni ortadan kaldırmak da dahildi ama ben buna gülemeyeceğim sevgili kuzenim! Seyfettin’in elması sahtesiyle yer değiştirdiğini ve evrakta sahtecilik yaptığını anlayınca gözümü dört açtım. Suçu tespit etmek için emin olmamız gerekiyordu. Güvenlik şefini uyardım. Seyfettin bana asılıp reddedildikten bir hafta sonra Tilda saraya geldi ve en sonunda tüm taşlar yerine oturdu!”

“Ele şükürcük. Em bu Trump bu taşlardan duvar örcekmiş. Biri ona İtler’in ördüğü duvarın Merlin duvarı mıydı neydi_?” “Berlin duvarı o anne! Merlin büyücüydü!” diye düzeltti Çingene’nin kızı.

“Amaan er ne altsa! Yıktılar Amerikalılar. Em Amerika ile Almanya arasına duvar örmek de neyin nesiymiş? Atırlarım, ben beşinciye amileydim_”

“Hamileyim ama bu çocuğu doğuramam Mehmet Bey! Lütfen bana yardımcı olunuz! Sümela manastırında rahibeydim ben_” diyerek içeri aniden dalan tuhaf giyimli genç bir kadın Mehmet’in kollarında bayılıverdi. “Oppala gülüm yaz geldi!” dedi Çingene kadın, Tilda analı-kızlı yeterince laf dinleyen bu iki kadını bürodan yollamak üzere ayağa kalktığında kadının kızı sordu: “Deyivermedin bize be ablam bu tabelanın sırrı nedir?”

“Er şeyi de bilmeyiverin a be! Bir dahaki bölümde bu kadıncağızın meselesini çözelim bakalım, ayde sağlıcakla kalın!” dedi Tilda ve kapıyı kadınların suratına kapattı.

***

Yazarın notu: Hikayedeki binalar ve şirketler hariç her şey hayal ürünüdür. AİHM kararıyla 29 Kasım 2010’da Rum Yetimhanesi’nin tapusu resmi olarak Fener Rum Patrikhanesi’ne devredilmiştir.